Mindhunter: David Fincher, Zodiac’ın İzinde

Mindhunter dizisi üzerine bir yazı...

Üç yıl oldu. Usta yönetmen David Fincher’ın bir film veya bir diziyle karşımıza çıkmayalı üç yıl oldu. Aslında Fincher bu üç yılda pek çok projeyle meşguldü. Önce Disney’in Brad Pitt’li Jules Verne uyarlaması Denizler Altında 20 Bin Fersah‘ı uyarlamaya yeltenmiş, ama bütçe yüzünden proje iptal edilmişti. Sonra HBO için Utopia ve Video Synchronicity dizilerini hazırlamaya başlamış, ama iki dizi de gene bütçe yüzünden iptal edilince soluğu bu kez Netflix’te almış, yeni dizisi Mindhunter‘ın hazırlıklarına başlamıştı. Neyse ki bu yapımda sorun çıkmadı da Fincher sonunda bir yapımla, hem de ustası olduğu polisiye türündeki bir yapımla karşımıza çıktı. Yönetmenin dizinin ilk iki ve son iki bölümlerini yönettiğini, 4. ve 5. bölümleri belgeselleriyle ünlü Asaf Kapadia’nın çektiğini belirteyim.

Aynı adlı kitaptan uyarlanan, 1970’lerde geçen dizinin merkezinde genç ajan Holden (Jonathan Groff) yer alıyor. Dizi, Holden’ın ve kısa bir süre sonra yollarının kesişeceği Bill’in (Holt McCallany) gelecekteki cinayetleri önleyebilmek için seri katillerle hapishanelerde görüşmelerini konu ediniyor. Tabii tek amaç cinayetleri önlemek değil, bu seri katilleri tanımak, kategorize etmek, profillerini çıkarmak. İlk bölümlerde iki ajanın seri katillerle görüşmeleri, beri yandan polisleri katiller konusunda eğitmeleri ve pek tabii iş dışındaki yaşamları anlatılıyor. Diziye üçüncü bölümden itibaren Anna Torv da Wendy rolüyle dahil oluyor. Mindhunter, ABD’nin ulusal kanallarındaki (ABC, NBC vs) polisiye dizilerden farklı pek tabii. O dizilerdeki iyi polis-kötü polis, her bölümde bir olayın işlenmesi kurgusu vs yok. Mindhunter daha ziyade Hannibal‘a, True Detective‘e ya da Fincher filmografisinden örnek verirsek Zodiac‘a daha yakın bir dizi. Zira olaylardan ziyade katillerin zihinleri, psikolojileri irdeleniyor.

Neden katil oldular, onları cinayete yönelten kişiler kimlerdi, cinayetleri neden bu şekilde işlediler? Bu gibi türlü sorularla kurbanlarına cehennemi yaşatan seri katillerin profilleri çıkarılıyor. Bu profil çıkarma aşamasına senaristler Joe Penhall’la John Douglas epey vakit ayırıyorlar. Seri katillerle görüşmeleri kısa kesip hemen sonuca ulaştırmıyorlar iki ajanı. Birbirlerinden farklı olan, pek çok kişinin ölümüne neden olan bu katilleri senaristler ellerinden geldiğince tanıtıyorlar. Özellikle ilk bölümlerdeki seri katil Ed Kemper’ın (Cameron Britton) oldukça iyi yazıldığını belirtmeliyim. İyi yazılmış bu seri katilin hakkını aktör Britton da veriyor. Senaristler tabii ki sadece bu profil belirleme işini anlatmıyorlar. Merkezdeki tüm karakterlerin -Holden, Bill, Wendy, Debby (Hannah Gross)- gündelik yaşamlarına da değiniliyor, Holden, Bill ve Wendy’nin profil belirleme yöntemleri üzerindeki tartışmalarına sıklıkla yer veriliyor, o dönemlerin şimdiki kadar gelişmeye açık olmayan FBI’ya da odaklanılıyor. Holden’la Debby’nin ilişkileri iyi işleniyor, lakin Wendy’nin gündelik yaşamı pek iyi yansıtılmıyor -gündelik yaşamına dair gösterilen iki şey lezbiyenliği ve kediyi beslemesi-. Bill’in ailesindeki sorunlaraysa fazla değinilmiyor. Fakat özellikle Holden’ın hakkı veriliyor. Senaristler Sherlock Holmes’a yakın bir karakter yaratmışlar -fazla sosyal olmaması, Debby’den önce yalnız yaşaması, işini çok iyi yapması, yetenekli oluşu vs-, ki dizide de Bill Holden’a sıklıkla Sherlock diyor.

Karakterlerin iş hayatındaki çatışmaları, gündelik yaşamları ve seri katiller dışında katillere de yer veriliyor. Senaristler tempoyu ve heyecanı yeni işlenen cinayetlerin çözümüne odaklanarak yükseltiyorlar. Ama yukarıda belirttiğim gibi cinayet soruşturmaları tek bölümde değil, en az iki-üç bölümde çözümleniyor. Aslında cinayetler tek bölümde de çözümlenebilirler ama senaristler katillerin bulunması safhasını en az iki bölüme yaymayı ve diğer yan öykülerle paralel işlemeyi tercih etmişler. Fakat bazı cinayetlerin o denli iyi yazılmadıklarını da, ara ara “On bölüm bu diziye de fazla geldi” diye düşündürttüğünü de söylemem gerekiyor. Dizinin diyalogları ise başarılı. Özellikle seri katiller üzerine dönen tartışmalarda ya da seri katillerle yapılan görüşmelerde diyaloglar akıcı, eğlenceli, sürükleyici, zeki. Oyunculuklar -özellikle Groff ve McCallany oldukça iyiler, ama seri katilleri oynayan oyuncular da başrollerden rol çalmayı başarmışlar-, müzikler -öykünün önüne geçmeyecek, hafif ama gerilimli müzikler tercih edilmiş- başarılı. Fincher dört bölümde döktürüyor ama Kapadia da kendisine teslim edilen iki bölümün hakkını veriyor.

Mindhunter yavaş tempolu, neredeyse gerilimsiz, bol diyaloglu bir dizi. Fincher’ın Se7en‘ından ziyade atmosfer olarak Zodiac‘ına daha yakın. Hatırlanırsa Fincher, Zodiac‘ta Se7en‘daki gibi gerilimli, sürükleyici, sürprizli polisiye bir öykü değil, tam tersi yavaş tempolu, mutsuz sonlu, sürprizsiz, çok uzun yıllara odaklanan bir öykü anlatmış, seri katil Zodiac‘ın bir türlü yakalanamamasına, onu yakalamak isteyenlerin psikolojilerine odaklanmıştı. Mindhunter‘da özellikle Holden’ın on bölümdeki yolculuğu fena işlenmedi. Ama okuduğum yorumlarda bu naif, asosyal, bazı konularda bilgisiz ajanı çoğu kişinin pek sevmediğini fark ettim. Holden sevilmeyince diziye katlanmak imkansız gelebilir bazı seyirciler için. Dizi iyi yazılmış, pek tabii iyi yönetilmiş, lakin mükemmel ya da Zodiac kadar etkileyici diyemem. Bazı bölümlerdeki sıradan cinayetler sürükleyiciliğe ket vuruyor. Hannibal‘a yakın demiştim seri katillere odaklandığı için ama Hannibal seri katil mefhumunu daha iyi irdelemişti.

kategori:
izlenim

ilgili