Mississippi Burning: Alan Parker’dan Irkçılığı Anlatırken Irkçı Bir Tutum Takınan Film

Alan Parker'dan yalanlarla örülü bir film...

Evita, Angela’s Ashes, The Life of David Gale, Angel Heart filmlerinin yönetmeni Alan Parker 1978’de vizyona giren ve Türkiye üzerine yalanlardan ibaret olan Midnight Express‘ten yıllar sonra 1988’de çektiği Mississippi Burning‘le epey olumlu eleştiriler almıştı. Hatta halen filmin değerli olduğu yazılır durur. Çoğunluğa göre Mississippi Burning, Parker’ın çektiği en kaliteli filmlerden. Bense öyle düşünmüyorum. 1960’larda geçip ırkçılığa ve siyahların katledilmelerine odaklanan film temel klişeleri birer birer kullanırken o dönemle ilgili olayları çarpıtıyor; ki bu ikincisi, yani gerçekleri çarpıtmak, klişeleri kullanmasından daha büyük bir sorun.

İlk büyük klişeyle film açılıyor: Birbirlerinden akla kara kadar farklı olan iki FBI ajanı, Mississippi’ye insan hakları savunucularının kayboluşunu araştırmak için yola çıkarlar. Ajan Alan (Willem Dafoe) kurallara harfiyen uyan, her şeyi kitabına göre yapmayı misyon edinmiş, son derece iyi niyetli, neredeyse Schindler gibi birisi. Ama Ajan Rupert (Gene Hackman) onun gibi değil. Rupert kuralları zerre umursamayan, sonuca ulaşmak için her yolu mubah gören, “Adamları yakalamak istiyorsan çamura batacaksın,” diyen, gerektiğinde (?) şiddet uygulayan birisi. Özellikle 80’lerin filmlerinde birbirlerinden epey farklı olan iki polisin (iyi polis-kötü polis klişesi) birbirleriyle didişip durmaları ama en nihayetinde takım olup Amerikayı kurtarmaları sıkça işlenmişti. Film ilk olarak bu klişeyi tekrar ediyor ve akla kara kadar zıt olan iki karakteri merkeze koyup film boyunca bu ikisinin farklılıklarını işliyor. Aslında bakıldığında Parker’ın Rupert’ın tarafını tuttuğunu da görüyoruz. İlk sorunu da bu zaten. Alan’ın metotları işe yaramayınca Rupert devreye giriyor ve şiddetle, şantajla sonuca ulaşıyor. Parker şiddet uygulayan karakteri sevimlileştirdiği yetmezmiş gibi bir de onun tarafını tutuyor. Öte yandan iki saatlik uzun sürede bu iki ana karakterini de zerre derinleştirmiyor. Rupert neden sürekli gülümsüyor, Rupert nasıl böyle birisi olmuş, anlatılmıyor. Alan neden bu denli kuralcı, bu da anlatılmıyor. Parker için önemli olan tek şey ikisinin de ajan olmaları. Gerisi önemsiz, gerisi anlatılmaya değerli değil belli ki.

Gelelim daha büyük sorunlara. İlk sorun halen siyahilerin canına kast eden ırkçı örgüt Klu Klux Klan’ı küçük bir örgüt gibi gösteriyor. Aslında epey büyük bir örgüt olan, pek çok siyasetçinin de içerisinde yer aldığı, pek çok siyahi vatandaşı öldüren bu örgüt filmde yirmi kişiden fazla büyük olmayan ve sadece bir siyasetçiyi içeren bir örgüt olarak gösteriliyor. Parker bir kez daha gerçeği çarpıtmış oluyor. Öte yandan siyahilerin evlerini kundaklayan, canlarına kast edenleri arayan iki ajan üzerinden FBI’yı parlattıkça parlatıyor, akladıkça aklıyor. Bir gerçeği daha çarpıtmış oluyor. Halbuki FBI o dönemde de temiz bir kurum değildi. O dönemde FBI’nın başkanlığını epey kirli olan J. Edgar Hoover üstlenmişti. Meraklısı Hoover’ı araştırabilir. O dönemde FBI filmde yansıtıldığı gibi bir kurum değildi. Özellikle konu siyahilere gelindiğinde fazlasıyla adaletsiz olan Amerika bu filmde tabii ki bu şekilde gösterilmiyor. Finalde suçlular bulunuyor, tertemiz FBI’nın kahraman ajanları siyahileri kurtarıyorlar. Beyazların siyahları kurtarma klişesini Parker da kullanıyor. Peki filmde siyahların evleri yakılırken, canlarına kast edilirken siyahlar ne yapıyorlar? Tabii ki kiliseye gidip mum dikiyorlar, ağlıyorlar, dua ediyorlar, İsa’dan kendilerini kurtarmalarını diliyorlar. Yani dua etmekten, korkmaktan ve ağlamaktan başka bir şey yapmıyorlar. Parker’a ve filmine göre öyle. Halbuki siyahiler kurbanlık koyun gibi kesilmeye beklememiş, temel hakları için mücadele etmişlerdi. Martin Luther King’in adı hiçbir şekilde anılmıyor. Parker beyazları (iki ajanı) daha da kahramanlaştırmak istediğinden midir nedir, siyahları etkisizleştiriyor.

Evet, yukarıdaki paragrafta yazdığım gibi Parker bir kez daha tarihi bir Steven Spielberg kadar çarpıtıyor. Denecek ki bu film, belgesel değil. Ara ara sahte belgeselin gücünden yararlanmaya çalışmasını bir an umursamayalım. Evet, bu film belgesel değil; ama bence “belgesel değil” cümlesi yaşananları bu denli çarpıtmanın bahanesi olamaz. Tabii ki bazı şeyler hikâyenin akışı için değiştirilebilir ama Parker neredeyse her şeyi değiştirmiş, alternatif bir tarih yazmaya yeltenmiş. Ayrıca filmin tek sorunu da bu çarpıtma değil. Karakterler yüzeysel bir şekilde işleniyor. Irkçılığı birbirinin aynı sahnelerle, siyahların evlerinin yakılması-patlatılması, anlatıyor. Irkçılığı anlatmaya yeltendiği sahnelerin aynı olmasıyla kendisini tekrar etmiş oluyor. Bir de finale at hızıyla ilerliyor, ki bu da olayların derinleşmemesine neden oluyor. En büyük sorunlarından bir tanesiyse ırkçılığı anlatırken ırkçı olması. İki ‘beyaz’ ajanı kahramanlaştırırken siyahları beceriksizleştirmesi, yani bu şekilde göstermesi ırkçılık değilse nedir? Finaldeyse siyahlarla beyazları kilisenin önünde şarkı (dua) söylettirmek ise tarihin en aciz ve kötü klişelerinden. Parker bu filminde kiliseyi kutsuyor, FBI’yı kutsuyor, Klu Klux Klan’ı birkaç serseriden oluşan bir örgüt gibi gösteriyor, beyazları kahramanlaştırırken siyahları etkisizleştiriyor, devletin ırkçı politikasını da gizliyor. Irkçılığı anlatan film ırkçı filmlerden oluyor.

Ama şaşırmamak lazım. Hollywood’tan çıkan filmlerin çok azı gerçekleri eğip bükmeden anlatır. Mississippi Burning dendiği gibi güçlü bir film değil. Son derece tembel bir film. Parker izleyiciyi etkilemek için fazla efor sarf etmiyor; 20 dakikada bir bir siyahi ailenin evini yakıldığını gösteriyor. Birbirini tekrar eden bu sekanslar izleyiciyi en basit yoldan, tembelce bir şekilde etkilemenin yolu. Öte yandan neredeyse her şey yüzeysel işleniyor. Mesela Alan’ın aşkı. Gerçekçilikten son derece uzak bir film neticede. Oyunculuklardaysa sıradışı bir şey yok. Hackman da, Dafoe da vasat bir performans ortaya koyuyorlar, ki bunun en önemli nedeni karakterlerinin yüzeysel bırakılması. Özetle Mississippi Burning, Parker’ın vasat filmlerinden…

kategori:
izlenim
yorum yok

cevap yaz

ilgili