Mockumentary: Belgeselde Sahtecilik

Hiç unutmam. Yıllardan 1895. Yakın dostum George (Melies) ile oturmuş muhabbet ediyoruz. George bir sihirbazdır, bana son numaralarını gösteriyor. Bir de Paris Grand Cafe’de gösterimler düzenleyen iki kardeşten bahsediyor....

Hiç unutmam. Yıllardan 1895. Yakın dostum George (Melies) ile oturmuş muhabbet ediyoruz. George bir sihirbazdır, bana son numaralarını gösteriyor. Bir de Paris Grand Cafe’de gösterimler düzenleyen iki kardeşten bahsediyor. Kardeşlerin adı Lumiere, dünyayı ayağa kaldırmışlar. Ama George sitemkar. “Yaptıklara şeye sinema ismini vermişler, oysa alakası yok. Trenden inen işçileri çekiyorlar abi, bildiğin belgesel bu” diyor. “Belgesel ne demek?” diye sorduğumda “ben kurgusal bir film çektiğimde anlarsın” cevabını veriyor.

Aradan 7 yıl geçiyor, George bu süreçte yığınla film çekmiş, bana son eseri “Aya Yolculuk (La Voyage dans la Lune)”u izletiyor. “Bak işte film böyle olur, film dediğin kurmaca olur” diyor. Öyle trenden inen yolcuları, fabrikadan ayrılan işçileri çekmeye film denilmeyeceğini, onların belgesel olarak adlandırılması gerektiğini iddia ediyor. “Öyleyse belgesel, gerçekte olan şeyleri çekmek, kurmaca film ise gerçekte olmayan şeyleri aktarmak” diyorum. Sevinerek onaylıyor. “Peki gerçek olmayan bir şeyi gerçekmiş gibi göstersek nasıl olur?” diyorum. “Zaten öyle yapıyoruz, insanlar Ay’ın gözüne roket girdiğine bile inandı” diyor. Vay be nidalarıyla oturuyoruz.

Aradan yıllar geçiyor. İnsanlar filmlere, sinemaya alışıyor. Filmde gördüklerinin gerçek olduğuna daha az inanmaya başlıyorlar. Böylece bir filmin belgesel mi kurmaca mı olduğu net olarak anlaşılabiliyor. Sene olmuş 1953. Torunlarımla oturmuş BBC’deki Panorama programını izliyoruz. Programda bir belgesel yayınlanıyor. Spagetti yetiştiren bir ağaçtan bahsediyor. İnanmakta güçlük çektiğimiz bu belgeselin aslında 1 nisan şakası olduğunu anlıyoruz. Aklıma 50 yıl önce George ile yaptığım konuşma geliyor. Bunun bahsettiğim şey olduğunu anlıyorum. Belgesel ile kurmaca arasında bir ara-tür. İngiltere’de başladığı iddia edilen bu şakalar, ileride sinemada da kullanılmaya başlıyor. Sahte belgesel formatında birçok film çekiliyor. 1984 yılında türün en cinfikir eseri This is Spinal Tap’i yaratan Rob Reiner ise bu türün ismini İngilizce belgesel (documentary) ve dalga geçmek (mock) anlamına gelen kelimelerin birleşiminden yararlanarak Mockumentary olarak belirliyor.

Mockumentary türündeki onlarca eser, komedi türüne yeni bir soluk getirmekle birlikte, zaman zaman gülmekten bizi soluksuz bırakmayı da başarabiliyor. Ben de yaşıma (168) bakmadan hayatım boyunca gördüğüm en ilgi çekici Mockumentary’lerden bir yazı hazırladım. Türe ait bütün filmlere olmasa da önemli sayılabileceklerden bir ilk 11 çıkartacağım bu yazıda.

manbitesdog.jpg

1 – Man Bites Dog

Asıl adı C’est arrivé près de chez vous (Sizin yakınlarınızda oldu) olan bu kan dondurucu filmde, hayat gayesi insanları öldürmek olan Ben isimli bir seri katilin yaşantısını ve yaptığı işleri aktaran bir belgesel olarak yansıtılıyordu. Ekibimiz, öldürmekte hiçbir sınırı olmayan cani Ben’i ve işlerini soğukkanlılıkla kaydediyor ve Ben masum insanları kesip biçerken müdahale etme gereği bile duymuyor. Bu durum bile etik tartışmalara yeterince açıkken filmin ilerleyen bölümlerinde belgeselcilerin dayanamayıp cinayetlere ortak olmasıyla olay iyice zıvanadan çıkıyor… Belçika sinemasından çıkan filmler içinde kendine ayrı bir yer edinen ve özellikle başrol oyuncusu Benoît Poelvoorde’in insanı belgesel izlediğine ikna eden oyunculuğu sayesinde kısa sürede kült mertebesine yükselen bu yapıt, mockumentary olarak geçen türün şu ana kadar yapılmış en sert örneği olabilir. [Yazının Devamı]

kategori:
seçki

ilgili