mother!: Aronofsky’den Dini Bir Film Daha

Darren Aronofsky'nin yeni filmi üzerine...

İlk filmi Pi‘da döktüren, Requiem for a Dream‘de her türlü bağımlılığı etkileyici bir şekilde işleyen, The Fountain‘le batı kafasıyla doğuyu anlamaya çalışırken çıtayı düşüren (hoş, filmi başyapıt bulan kişilerin sayısı çok fazla), The Wrestler‘la toparlanıp yüreklerimizi paramparça eden, Black Swan‘la çıtayı daha da yükselten Amerikalı yönetmen Darren Aronofsky 2014’te büyük bütçeli ilk filmi Noah’la karşımıza çıkmış, çıkmaz olaydı dedirtmişti. Bu kötü filmin üzerinden üç yıl geçti ve Aronofsky’nin Jennifer Lawrence, Javier Bardem, Domhnall Gleeson, Ed Harris, Michelle Pfeiffer’lı korku filmi mother! sonunda sinemalarımıza teşrif etti. Yönetmenin ilk korku filmi olan mother!, ABD’de izleyicileri de, eleştirmenleri de tam anlamıyla ikiye bölmüştü. Seven çok sevip başyapıt diyor, sevmeyen Noah‘tan da kötü buluyor. Eleştirmeden önce Aronofsky iki saatte ne anlattı, bir bakalım.

Yazının bundan sonrası spoiler içerir

Tanrı-Meryem, Adem-Havva, Habil-Kabil İlişkileri, İsa, Yasak Elma, vs:

Sevgili Aronofsky karbon kağıdı alıp İncil’in üstüne koymuş ve sinema ortaya çıktığından beri anlatılan dini öyküleri filmine teker teker dahil etmiş. Karakterlere ad bile vermeyen Aronofsky aslında işleri kolaylaştırmış. Böylelikle Jennifer Lawrence’ın oynadığı Anne’ye Meryem, Javier Bardem’in oynadığı adama Tanrı, Ed Harris’in karakterine Adem, adamın eşine Havva, oğullarına Habil-Kabil, Anne’nin (Meryem’in) oğluna İsa diyebileceğiz. Evet, iki saat boyunca kendi kendisini tekrarlayan Aronofsky aslında gayet basit bir şekilde Cennetten Kovuluşu anlatıyor bu filminde. Özet geçelim: Tanrı, Adem’le Havva’yı yaratır. Cennette beraber zaman geçiren Adem’le Havva’ya elma ağacına dokunmalarını yasaklar. Ama Havva dayanamaz ve Adem’den elmayı ister. Adem yasak elmayı koparır. Bunun üzerine Tanrı da onları cennetten kovar. Dünya’da yaşamaya başlayan Adem’le Havva’nın çocukları Tanrı’nın sevgisi için yarışmaya başlarlar. Bu mücadelenin sonunda Kabil kardeşi Habil’i öldürür. Bu ilk cinayettir, aynı zamanda ilk kardeş katlidir. Meryem’in öyküsüne gelirsek… Meryem, Tanrı’nın isteğiyle İsa’ya hamile kalır ve peygamberi doğurur. İsa hayatını Hıristiyanlara adar ve onlar için ölür.

Peki filmde nasıl işlendi bu olaylar? Filmin başında Anne’nin cennet haline getirmek istediği evine bir doktor gelir, ardından eşi de gelir. Doktorla eşi, Adem’le Havva’dır. Anne’nin kocası odasına girilmesini ve odadaki kristale dokunulmasını yasaklamıştır. Ama doktorla eşi dayanamayıp bu kristale dokunurlar ve onu kırarlar. Adam çok sinirlenir, onları odadan kovar ve odanın kapısına tahtaları çakıp kilidi bozar. Bu sahne, cennetten kovuluşu tasvir ediyor. Kristal de yasak elma. Ardından doktorla eşinin çocukları gelirler ve para yüzünden büyük bir tartışma çıkar. Tartışma sonunda büyük oğul, küçüğü öldürür. Bu da anlaşılacağı üzere Kabil’in Habil’i öldürmesine göndermedir. İncil’den alınan diğer şeyse İsa’nın doğumu ve ölümü. Koca/Tanrı, bebeği/İsa’yı insanlara (inananlarına, filmde hayran olarak gözükürler) verir, bebek elden ele dolaştırılırken öldürülür. İnananlar, İsa’nın ölümüne neden olurlar. Ama Tanrı affedicidir. Anne’den onları ve kendisini affetmesini ister. Öte yandan film boyunca eve davetsiz misafirler gelir ve koca onları hiçbir zaman kovmaz, ne yaparlarsa yapsınlar onlara kızmaz, bu durum Anne’yi delirtir. Çünkü evi, cennet haline getirmek istediği evi, film boyunca yağmalanır, tahrip edilir, yakılır, yıkılır. Evin Dünya’yı, davetsiz misafirlerin Dünya’da yaşayan her türlü insanları simgelediğini söylemeye gerek var mı? Anne davetsiz misafirlerin kovulmalarını ister ama kocası kadının isteklerini film boyunca umursamaz. Bu da Tanrı’nın sessizliğine göndermedir. Yazdığı kitap da İncil’dir zaten.

Aronofsky ikinci dini filmi mother!‘da sadece Adem, Havva, Habil, Kabil, Meryem, İsa’yı anlatmaz. Önceki filmi Noah‘ta hayatına odaklandığı Nuh’a da bir sahnede evin her tarafının suyla dolmasıyla gönderme yapar. Filmin çözüm bölümündeki kaosta insanlar evin her yerini sebepsizce yakıp yıkarlar. Bu da Dünya’da yaşayan insanlara, onların evrene zarar vermelerine göndermedir. Film dini bir film ama sevenleri çevreci bir film olarak da nitelendirmişler. Finalde her şeyin sil baştan tekrar başlamasıysa cehenneme gönderme. Bilindiği üzere cehennem de kısır döngüden ibaret bir yer. Kadının finalde yanması, ardından kalbini kocasına verdikten sonra ölmesi ve bunlardan sonra filmin başladığı yere, yani doktorun gelmek üzere olduğu sabaha dönmesi… Cennet haline getirmek istediği evi insanların vahşiliği yüzünden cehenneme dönüşür ve burada hep aynı şeyleri sürekli yaşar. Cehennem demişken… Şeytan da eksik olmuyor tabii. Kocasının kitaplarını yayımlatan kadın (Kristen Wiig) on dakika sonra insanları öldürmeye başlar. Tabii diğer şeyleri de atlamamak gerek. Dini bakış açısı getirmeden bakıldığında koca çok kötü birisi olarak görülüyor. Sadece kendisini düşünen, eşine hiçbir şekilde ilgi göstermeyen, gösterdiğindeyse bu ilginin sahteliği hemen belli olan, çocuğunun ölümüne neden olan, evi yakılıp yıkılırken bunun önüne geçmek için pek bir şey yapmayan, kısacası zerre sevilemeyecek birisi. Aronofsky’nin Tanrı’yı yüzde yüz iyi bir yaratıcı olarak göstermediğini de belirtmek gerek. Hatta onu ilgiye aç bir yaratıcı olarak konumlandırıyor filminde. Aynı şeyi Anne’de de, Adem’le Havva’da da yapıyor. Adem’le Havva’nın sevişmelerini gösterirken Havva’yı femme fatale, yani fettan bir karakter olarak konumlandırıyor. Öte yandan kutsal görülen anne kimliğini ayaklar altına alıyor: Anne film boyunca hırpalanıyor, doğurmak üzereyken bile şiddet görüyor, doğurduktan sonra da linç ediliyor.

Evet, Aronofsky başta dediğim gibi karbon kağıdı alıp İncil’e yerleştirmiş ve yüzyıllardır anlatılagelen öyküleri filmleştirmiş. Tanrı’nın umursamazlığı ve ilgi açlığı, toplumsal şiddet ve insanın evreni yok edişi, ilk kardeş katli ve cehennemin yaratılışı, Adem’le Havva’nın cennetten kovuluşu, İsa’nın insanlar için çarmıha gerilişi, Meryem’in Tanrı için saçlarını süpürge edişi, Nuh dönemindeki tufan, vandalizm, yaratıcılık-yaratamamanın sıkıntısı, kutsal roller vs… Aronofsky filmini dini ögelere boğmuş. Farklı zamanlarda doğan, toplumu etkileyen kutsal kişileri aynı zaman zarfında aynı evrende biraraya getirmiş. Lakin biz bu karakterlere Tanrı, Meryem, Adem, Havva, İsa, Habil, Kabil desek bile karakterlerin zerre derinleşmediklerini söylemek mümkün. Anne ya da Meryem filme “Neler oluyor Tanrı aşkına?” bakışıyla başlayıp bu bakışla filmi tamamlıyor. Aronofsky önceki filmlerinde karakterlerin en karanlık taraflarına kadar gidebilmişken bu filmde de buna yeltenmiş ama sığ sularda yüzmekten ötesine geçememiş, karakterlerini gayet yüzeysel bir şekilde işlemiş. Zaten Habil’le Kabil’in filme giriş-çıkışları bir oluyor. Adem ve Havva daha fazla görünürlerken tiplemeyi aşamamışlar. Aynı şeyi Wiig’in karakteri için de söyleyebiliriz. Zaten geriye kalanlar figüranlar, filmde şöyle bir gözüken kişiler. Dediğim gibi Aronofsky bu kez karakterlerini derinleştiremiyor, ki aslında düşünüldüğünde bu sürpriz değil. Zira Aronofsky’nin senaristliği, yönetmenliğinden epey geride. Noah bunu kanıtlamıştı. Bu film tekrar kanıtlıyor. Aronofsky’nin en iyi filmleri Black Swan ve The Wrestler‘ı başkaları yazmıştı. Requiem for a Dream ise kitap uyarlamasıydı ve Aronofsky’e senaryo yazımında Hubert Selby Jr. yardımcı olmuştu.

Yönetmen sakin bir şekilde başlattığı filminde özellikle Adem ve Havva’dan sonra tekrara kaçmaktan kurtulamamış. Doktorla eşi, yazarın evlerine davetsiz bir şekilde geldiklerinde Anne tabii ki bundan rahatsız olur. Karakterlerin evden bir türlü gitmemeleri, eve yerleşmeleri ve ev sahibine davranışları -ki Anne’ye film boyunca yokmuş gibi davranılır- Anne’yi iyice çileden çıkartır ama kocasını sevdiğinden fazla bir şey diyemez, sadece şaşırıp tek başına histeri krizleri geçirir. Habil-Kabil olayından sonra psikolojisi iyice çöker. Ama bu sahnelerden sonra film hep bu sahneyi tekrarlamaya başlar. Karı-kocanın evlilikleri düzelmez, eşi eve daha fazla kişi çağırır, çağırır, çağırır. Anne hep histeri krizleri geçirir, “Lütfen onun üzerine oturma,” “Evin sahibi benim,” “Lütfen buradan çıkın,” “Onları evimde istemiyorum, gönder onları,” deyip durur. Her sahne, Adem-Havva sahnesinin daha fazla figüranlı, daha şiddetli versiyonu olur, film sürekli kendisini tekrar eder. Finaldeyse kaos tanımının ötesine geçilir. Bir yandan hayranların eve saldırıları, evi yakıp yıkmaları, Anne’nin bunu engelleme çabaları, ajanların evi basması ve hayranlarla aralarında çatışma çıkması, Wiig’in bir köşede beş kişinin kafalarına sıkması, Tanrı’nın olayları engellememesi, Anne’nin linç edilmesi, evde bombaların patlaması, en nihayetinde evin tamamen yanıp kül olması…

Aronofsky’nin senaryosu vasata bile ulaşamıyor. Karakterlerin aslında Tanrı, Meryem vs oluşu filmi derinlikli hale getirmiyor. Karakterlere ad bile vermiyor. Öte yandan şaşırtmak, korkutmak, germek için elinden geleni yapıyor ama çok kısa süre sonra karakterlerin Tanrı vs olduklarını fark edince şaşkınlık kalmıyor, müzik kullanmadan korku hamleleri her defasında başarısızlığa uğruyor (buzdolabının kapağını kapattığında birden Adem’in belirmesi, kapıya baktığında birden başka birisinin belirmesi gibi ucuz korku hamleleri mevcut), finaldeki kaosla zaten daha önce derinleşemeyen, sığ kalan senaryo iyice çekilmez hale geliyor. Aronofsky bu filmi korku filmi olarak tasarlamış ama içinde en klişesinden birkaç korku unsuru dışında korku hamleleri pek yok. Belki gerilim denebilir ama birbirini tekrar eden sahnelerle gerilim de zeval görüyor. Aronofsky’nin Nuh’tan sonra işi büyütüp Tanrı’yı, insanlığı, evreni anlatmaya kalktığı bu filminde elindeki klişe senaryoyu fazlasıyla ciddiye almasıysa belki de filmin en şaşırtıcı tarafı. Yani bakınız, 1900’lerde değiliz. Onlarca yönetmen, özellikle Cecil B. DeMille, İncil’i defalarca kez filmlerinde işlediler. Aronofsky’nin değindiği her şeyi anlattılar. Bunu felaket filmi formatında da, komedi filmi formatında da, propaganda olarak da ekranlara taşıdılar. Aronofsky’nin tıkanmış, şöhret meraklısı, kendisinden başka her şeye ilgisiz yazar/şair üzerinden Tanrı’yı anlatması [ki yönetmen ya da yazarı Tanrı haline getirmek en büyük klişedir] ya da kristalin yasak elma olması ya da Habil, Kabil’in kavgası… Bunlar yeni şeyler değil. Aronofsky’nin sorunu da 1900’lerde yaşadığını sanması. Bu arada Tanrı’yı “Aslında o kadar iyi bir yaratıcı değil” diye gösteriyor ama aynı şeyi daha iyi bir şekilde The Brand New Testament filmi yapmıştı, Tanrı’yı insanlarla dilediği gibi oynayan alkolik ve zalim birisi olarak tasvir etmişti film. Öte yandan Aronofsky kötü filmi The Fountain‘de de insanlığı ve tüm zamanları, hayat ağacını ve kıyameti anlatmaya çalışmış, Batılı kafasıyla doğuya dair bir öykü anlatmaya yeltenmiş ama pek tabii altından kalkamamıştı. Aynı şeye mother!‘da da yelteniyor ve gene başarısız oluyor. Yapması gereken şey, İncil’den uzaklaşmak. Sağlam filmler yapan yönetmen yedi yıla iki kötü dini film sığdırmış oldu.

kategori:
izlenim

ilgili