Mujeres al borde de un ataque de nervios

Zevk için Acı Gerekir Almodovar’ın 1988 yapımı filmi “Mujeres al borde de un ataque de nervios” (Women on the Verge of a Nervous Breakdown), Türkçeleşmiş haliyle “Sinir Krizinin Eşiğindeki...

Zevk için Acı Gerekir

Almodovar’ın 1988 yapımı filmi “Mujeres al borde de un ataque de nervios” (Women on the Verge of a Nervous Breakdown), Türkçeleşmiş haliyle “Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar”, herhalde çeviride adı kaybolmamış nadir filmlerden. Gerçekten de kelimesi kelimesine dilimize katılmış ve doğru karşılığını bulmuş bir ifade “Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar”.

Kadın-erkek öykülerini yani yaşamın en temel ilişki biçimini anlatan birçok yönetmen var elbette. Ancak Almodovar, bu yönetmenlerden bazı noktalarda ayrılıyor. Tarafsız anlatmak başka, bir kadının gözünden anlatmak başka diye düşünüyorum. Sinema sektöründe kadının bir “arzu-göz” nesnesi olarak tanımlanmasının desteklendiği bir dönemde, öyküyü tamamen kadının penceresinden anlatabilmek gerçekten yetenek isteyen bir iş. Film yazarlığına ve yönetmenliğe seks filmleriyle başlamasını da çok ters köşe bir başlangıç olarak görmüyorum. Yönetmenin filmografisi adeta, doğup büyüyen ve olgunlaşan bir çiftin ilişkisinin serüveni gibi… Demek ki ona göre önce anlatılması gereken hikaye, cinsellikmiş! Bu mahrem ve ayıp görülen alanda söyleyecek sözlerini tüm doğallığıyla sunmasının ardındaki neden belki de, iki insanın önce birbirlerinin bedenini tanıması gerektiğini düşünmesi olabilir. Sonra ilişki boyut ve şekil geliştirmiş. Sıra gelmiş ikili diyaloglara, ölümlere, çocukluğa dönerek psikolojinin altında yatan nedenleri sorgulamaya, olgun bir kadın haline gelmeye, ölümlere ve sonlara hazır olmaya. Yani sırayla gidecek olursak, Annem Hakkında Herşey, Konuş Onunla, Kötü Eğitim, Dönüş ve Kırık Kucaklaşmalar ile –şimdilik- son buluyor.

Kadın öykülerini dahiyane anlatan birinin cinsiyeti ne olmalıdır?

Tüm bu filmlerde, erkeğin gözünden öyküyü kurgulamak ve kadını ikinci nesne konumuna sokmak yerine, kadını edilgenlikten kurtarıp özne haline getiriyor. Ya da eğer söz konusu öykü, bir erkeğin yaşamı ise bunu kadın ile eşit bir düzlemde anlatıyor. Örneğin Annem Hakkında Herşey’de çocuğu da, annesini de, babasını da birbirine paralel yakın pencerelerden izledik, hiçbiri diğerinin önüne geçmedi. Aynı şekilde Konuş Onunla’da kadının o kadar mahrem ve gizemli analizlerine şahit olduk ki, kendi tanıklığımıza bile şaşırdık. Kötü Eğitim, tamamen, o yukarıda sözünü ettiğim çocukluğa geri dönerek psikolojinin aralanması örneğine girdiği için belki kadını ayrı bir yerde tutarak, yönetmenin cinsiyetsiz bir otobiyografisi olduğunu söyleyebiliriz. Dönüş filminde Penelope Cruz’un olanca kadınsılığıyla bir kadın öyküsünün nasıl tutkulu anlatılabileceğini kırmızı rengin (zaten çoğu filmine renk veriyor) güzelliğinde izledik. Son filmi Kırık Kucaklaşmalar’ı açıkçası kendini tekrarlamış eski filmlerinin bir kopyası olarak gördüm ve Almodovar tutkusunu çok göremediğimi söyleyebilirim, ama istisnalar kaideyi bozmaz:)

Gelelim, yazımıza konu olan 1988 yılına… Filmi yeni izleme şansı bulabildim ve nasıl daha önce izlememiş olurum diye epey hayıflandım. Adını çok duyduğum “Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar” gerçekten adı gibi bir konuyu ele alan oldukça naif bir yapım. Filmin tarihini biliyor olmasam, kesinlikle günümüzde geçtiğini iddia edebilirdim. Kesinlikle demode olmayan bir kurgu, vatka takmayan kadınlar (!), müzik, öykünün gerçekliği, saçların ve rengarenk kıyafetlerin duruşu, topuklu ayakkabının asla modası geçmeyen sunumu derken film adeta günümüzde geçiyor gibiydi. Aşkından dünyayla bağlantısı kesen, yemek yemeyen, asabi ve sürekli telefonun çalmasını bekleyen bir tip size tanıdık gelmiş olsa gerek. Tüm kadınların yaşadığı bir süreçtir çünkü! Günümüzle tek farkı artık telefon yerine, internete bakılıyor olması belki de. Aşık olduğu adama sevdiği çorbayı öfke ve hüzün karışımı bir duyguyla yapar, ama aynı zamanda içine de bir ton uyku hapı atmayı ihmal etmez. Tam sinir krizi eşiğindeki bir kadının davranışıdır belki de bu.

Pepa kendi dünyasına kapanmışken; arkadaşı Candela’nın da aşk acısıyla ona sığınmaya çalışması ve Pepa’nın sevgilisinin, oğlu ve sevgilisi Marisa ile Pepa’nın evine gelip gitmeleri, tüm bu kişileri bir araya getirir. Hepsini birarada tutan kişi Pepa’dır. Aslında kendi derdine düşmüşken ve agresif bir tavırla kimseyi dinlemek istemezken; sinir krizi sürecinde çevresinde gördükleri onun aşkından vazgeçmesine neden olur. Kapı görevlisinden, taksi şoförüyle ilişkisine kadar asabi ama doğal haliyle yüzleştiği bir ilişki yaşarken; yavaşça anaç bir hale bürünmeye başlar. Bu da tam bir kadın psikolojisidir! İntihara teşebbüs eden arkadaşı Candela’yı kucaklar, aşık olduğu Ivan’ın karısına bile akıl dengesinin yerinde olmaması nedeniyle üzülür ve kocasını öldürmesini engellemeye çalışır. Kendi varlığının aşık olduğu adama bağlı olmadığını anlamasıyla gerçekliğe döner belki de. Filmin sonunda misafiri Marisa’nın, rüyasında kendi kendine tatmin olmasına sevinerek, kadınsı yorumlarda bulunur ve bakire olmadığının artık fark edildiğini ve bunun nasıl bir hissiyat olduğu üzerine sohbet eder.

Sinirliyken ve kafası dopdoluyken bir kadının sürekli evini ve odasını toplayıp, herşeyi atmaya giriştiğini biliriz. Hayatında başka bir kadın olan erkeğe aşık olunduğunda da sanırım çöp atmaya giderken bile çok şık giyiniliyor olsa gerek! Pepa, gerçekten film boyunca olanca şıklığıyla, renkleriyle, kalın ve doğal kaşlarıyla, hızlı tavırlarıyla tam bir kriz kadını imajı veriyor. Önce bilerek sonra da dalgınlığa vurarak yatağının yanmasını engelleyemez. Ama öte yandan evdeki kırık cam parçalarının üzerine basılmaması için hemen önlem alarak, uyuyanların üzerine battaniye örterek sorumluluk sahibi bir davranış sergiler. Aşk acısından dolayı asabidir demiştik, sürekli reddedilmektedir ve ikinci kadın olmak istemez ve artık kendisini başkalarından daha çok düşünmesi gerektiğini fark ederek “Artık hayır deme sırası bende!” diye isyan eder ve aşkından vazgeçmesiyle kendini bulması bir olur. Son sahnelerden birinde yine kendini unutup misafirlerine bir öğütte bulunurken, “Ama zevk için acı gerekir” diyerek son noktayı koyar. Tüm bunlar kadın olarak çoğumuzun bildiği ruh halleri…

Benim asıl merak ettiğim, Almodovar’ın nasıl bu kadar yerinde ve şahane gözlemler yapıyor olabildiği… Bazı feminist akım yönetmenleri, “kadın filmi” denilmesini doğru bulmuyor, çünkü bu cinsiyetçilik yapmaya giriyor. Ama söz konusu 1980’ler olduğunda, yönetmen –en azından görünümü itibariyle- bir erkek olduğunda ve söz konusu filmdeki kadın öyküleri, çoğu kadın yönetmenden daha iyi sunulduğunda, insan bunu sorgulamadan edemiyor. Renklerin tutkusuyla, gözyaşı ve sevincin biraradalığıyla, detayları fazla düşünmenin verdiği özveriyle, krizin eşiğindeyken bile kırmızı oje sürmenin, saçlarını uzatmanın ve lacileri çekmenin kadınsılığıyla Almodovar’ı selamlıyorum…

kategori:
izlenim

ilgili