Mutat !f Yazısı

Fatih Özgüven’in yazdığı İstanbul Film Festivali yazılarının başlığıdır: “Mutat Festival Yazısı.” 2012 !f çerçevesinde kullanmak bize de nasip olsun. Artık İzmir’in de konuğu olacak olan !f, alışılageldik bölümlerini korurken,...

Fatih Özgüven’in yazdığı İstanbul Film Festivali yazılarının başlığıdır: “Mutat Festival Yazısı.” 2012 !f çerçevesinde kullanmak bize de nasip olsun. Artık İzmir’in de konuğu olacak olan !f, alışılageldik bölümlerini korurken, ana akım sinemadan, kült filmlere; kimlik sinemasından korku filmlerine kadar meraklısına yine geniş bir yelpaze sunuyor.

Festival bağımsızların festivali olunca, haliyle gösterilecek çoğu yapımı ilk kez izleyebilme fırsatını bulacağız. Bu yazıyı okuma zahmetinde bulunacaklara, bu önemli noktayı önceden hatırlatmak boynumun borcudur. Bir tavsiye yazısı olarak görülmesin -zira yalan yok; çoğunu izle(ye)mediğimden bu amaca hizmet edemez. Sadece filmler hakkında edinilebilen bilgiler sonucu oluşan merakın paylaşıldığı bir nevi müsveddedir diyelim. Bayağı bir alçakgönüllüdür yani bu yazı. Ona göre.

Festivalin ödüllü bölümü Keş!f, sinemada farklı bir damar yakalama gayretindeki genç yönetmenlere paye verme niyetinde. Bu bölümde yer alan sekiz film arasından, sıyrılması öngörülenler arasında “Denizde İki Yıl”(“Two Years at Sea”) ile “Kapıları, Pencereleri Açalım” (“Abrir Puertas y Ventanas”) sayılabilir. “Denizde İki Yıl”, izole doğada tek başına yaşayan yaşlı bir adamın hayatından stilize kesitler sunuyor. Üç genç kızın büyüme hikayelerini konu eden “Kapıları, Pencereleri Açalım” ise, Locarno’dan Altın Leopar ve FIPRESCI ödülleriyle dönmüştü.

“Hit Filmler” bölümü, her zamanki gibi son dönem festivallerde boy gösteren ve boyundan büyük işler yapan popüler filmlere ayrılmış. “Man on Wire” ile kimilerine göre tüm zamanların en iyi belgesellerinden birine imza koyan James Marsh’ın yeni filmi “Project Nim”, bilimsel bir deney kapsamında insan muamelesi yapılan bir şempanzenin yeni ailesi ile büyüme serüvenini ele alırken, insan ile hayvan arasındaki müphem çizgi daha da belirsizleşiyor. Cannes’da eleştirmenler tarafından beğeni toplayan ve bu ilgiyi filme gelen iki eleştirmen ödülüyle birden taçlandıran “Sığınak” (“Take Shelter”), sıradışı hikayesi ve oyunculuk performansları ile öne çıkıyor. Bu kategorideki en görülesi filmlerden biri.

Take Shelter

Karamsar Todd Solondz’un en iyimser filmi olarak nitelenen “Dark Horse”, adındaki karanlık kadar umudu da es geçmeyen bir eser olarak tanımlanıyor. Kendine has (kara mizahdan biraz daha kara) bir üslubu istikrarla temsil eden Solondz’un son yapımından, yine zekice kurgulanmış tuhaflıklar beklenebilir. Gülsek mi ağlasak mı durumları ve askıda kalan rahatsız edici kontrpiye. Yaşayan en kafasına buyruk sinemacılardan Guy Maddin’in son filmi “Anahtar Deliği”ne (“Keyhole”), sırf 2008’te yine !f’te gösterilen “My Winnipeg”den aldığım hazzın hatırına gideceğim. Çok önemli ve alternatif bir adam Guy Maddin. Festival ruhuna çok uyuyor.

Yine “Hit Filmler”de gösterilen George Clooney’li “The Descendants” dan ise uzak durmanızı salık veririm. En İyi Yönetmen, En İyi Oyuncu ve En İyi Senaryo dahil beş dalda Oscar’a aday gösterilmesine rağmen, vasat bir film olduğunu kanıtlayabilecek bir çok tezim var. Lakin konumuz dışı. Kaldı ki “The Descendants”ın, arkasında kocaman kocaman yapım şirketleri varken; ne bakımdan bağımsız sayıldığını anlamış değilim. Gösterilen diğer birçok film için de aynı sorun var.

Kurmaca filmler bir yana, bu yıl özellikle çeşitli kategorilerdeki belgesellerin güçlü olduğu seziliyor. Programda, biletleri tükenen “Project Nim”in haricinde de vaatkâr belgeseller mevcut. Noam Chomsky ve Joseph Stiglitz gibi isimlerin katkı sağladığı “Mahşerin Dört Atlısı” (“Four Horsemen”), dünyayı döndüren para çarklarını ifşa etme iddiasında. “Tahrir 2011: İyi, Kötü ve Politikacı”, Mısır’da yaşanan devrimi halkın ağzından (iyi), Mübarek’in halkı sindirme politikalarını kendi güvenlik görevlilerinin ağzından (kötü) ve Mısır’daki mutlak egemenliğin hangi yöntemlerle oluşturulduğunu tanıkların ağzından (politikacı), üç bölümde anlatıyor.

“Ayakta Ölmek” (Morir de Pie), henüz çocukken MS teşhisi konan ve ebeveynleri tarafından terk edilen devrimci bir Meksikalıyı konu ediyor. Ama bu hikayenin sadece bir parçası! Bu devrimci genç erkek, sonra sarışın bir kadına dönüşüyor! Bir memleket hikayesi “Çürük” (“The Pink Report”), adından da anlaşılacağı üzere devletin homoseksüellere bakışını ve özellikle TSK’nın bu bireylere yaptığı insanlık dışı muameleyi anlatıyor. Bunlar bizim alışık olduğumuz, bildiğimiz hikayeler. Aliye Kavaf’ın “eşcinsellik bir hastalıktır ve tedavi edilmelidir” sözü (çokça alıştığımızdan olsa gerek) bizi şaşırtmamışken; aynı cümleyi İngilizce çevrilmiş halde fragmanda görmek (bakınız: “homosexuality is a disease and needs to be treated”) utanç veriyor. İlginçtir insan, sözün mahiyetini dışarıdan birisinden duyduğunda daha farklı algılıyor.

Merakımdan mütevellit yukarıda söz ettiğim belgesellere ek olarak, Türk cezaevlerinde başladığı ölüm örücünün sonucunda engelli hale gelen Bedia’nın Fransa’daki yaşantısını kaydeden “Bedia’nın İzinde” ve Şikago gettolarında sıradanlaşan çete şiddetini durdurmayı amaçlayan CeaseFire organizasyonuna odaklanan “Müdahaleciler” (“The Interruptors”) görülebilir.

Daha pek çok film var. Ama hepsi hakkında ahkam kesmek zor. !f Özel Gösterimler kategorisinde Altın Portakal mağdurlarından “Zenne”; !f Kült’te ise karizmatik isim Georges Franju’dan Almodovar’ın son filmi “İçinde Yaşadığım Deri”ye ilham olan “Yüzü Olmayan Gözler” var mesela. Yine !f Kısalar, toplu gösterim şansı ve ödüllendirme ile kısa filmcilere destek olmayı sürdürüyor.

Bitirirken… !f’ten ne beklemeli, ne beklememeli? İstanbul’daki türlü türlü festivalin, haliyle türlü türlü de huyu oluyor. Her biri için farklı bir hissiyat var. Fitaş sinemalarının düzenlediği !f, güzel bir konsepte sahip olsa da, bahsettiğim “The Descendants” örneğinde olduğu gibi, bağımsızın sınırlarını fazlasıyla zorluyor. Seyirciden talep gören filmlerin çoğu, henüz Türkiye’de gösterime girmemiş ana akım filmler aslında. Fakat, hakkını teslim etmek gerekir ki, bir daha izleyemeyeceğiniz, aklınıza ismi de gelmeyeceğinden edinemeyeceğiniz filmlere bolca salon ve zaman ayrılmış. Bu da takdir edilesi bir iş doğrusu.

!f, bende hep bir kumar hissiyatı uyandırmıştır. Ya çok güzel bir keşif yaparsınız ya da zaman kaybettirir. İyi seçimi yapmak için harcadığınız zamanın tadına ise doyum olmaz.

kategori:
haber

ilgili