Mute: Duncan Jones’dan Vasatı Aşamayan Bir Dedektiflik Öyküsü

Duncan Jones'un Netflix filmi üzerine...

Yazı, Mute’la ilgili spoiler içeriyor…

Ay’da geçen Moon filmiyle dikkatleri çeken yönetmen Duncan Jones bu filmin elde ettiği eleştirel ve gişe başarılarından sonra ne yazık ki başarısını devam ettiremeyip tek hitli yönetmenlerden oldu. Moon‘dan sonra çektiği, formüllere (klişelere) epey ağırlık veren Source Code kötü bir film değildi ama Moon‘dan sonra beklentileri pek karşılamıyordu. Asıl faciaysa oyun uyarlaması Warcraft olmuştu. Bu büyük bütçeli kötü filmden sonra Jones, Moon evrenine Mute filmiyle döndü ama sonuç gene hayal kırıklığı. Daha önce Moon‘da Ay’a taşınıp Dünya’dan izole bir hayat yaşayan Sam Bell’i (Sam Rockwell) merkeze koyan Jones yabancılaşma, kendini toplumdan izole etme temalarını Mute‘ta da işliyor. Filmin merkezindeki üç kişi de kendilerini toplumdan soyutluyorlar: Barmen Leo (Alexander Skarsgaard) çocukken geçirdiği kaza nedeniyle konuşma yetisini kaybettiği ve teknolojiye uyum sağlayamadığı için, Kaktüs Bill (Paul Rudd) gangsterlere yardımcı olduğu, kapağı Amerika’ya atmak istediği için ve Duck (Justin Theroux) pedofil olduğu için topluma karışmıyorlar.

Jones sadece karakterlerini toplumun dışına itmiyor. Tempoyu bir türlü yükseltemeyerek, öyküyü heyecanlı ve ilginç hale getiremeyerek, tam tersine öyküyü gereksiz ve yorucu diyaloglarla doldurarak, en nihayetinde Netflix’in diğer siberpunk yapımı Altered Carbon‘daki gibi öyküyü kötü ve klişeler klişesi bir sonuçla bitirerek izleyiciyi de filmine yabancılaştırıyor. Fakat bunun bilinçli bir tercih olduğunu düşünmüyorum. Yani sinema tarihinde bazı yönetmenler (genelde Avrupalılar) -özellikle de Michael Haneke soğuk anlatımıyla- izleyiciyle filmleri arasına bir mesafe koymayı tercih ederler ama Mute‘ta Jones karakterleri topluma yabancılaştırırken iyi bir senaryo yazamadığı için izleyici de filme yabancılaşıyor, Leo’nun kayıp sevgilisi Naadirah’ı (Seyneb Saleh) arayışı bir türlü izleyicinin ilgisini çekemiyor. Jones’un yarattığı dört karakter de, Neo-Berlin de (2040’lı yıllardaki Berlin), dedektiflik öyküsü de, hatta filmdeki Blade Runner esintileri de fazlasıyla sıradan. Jones iki saatlik filmin hiçbir anında sıradanlığı yıkamıyor, Blade Runner‘ın klişelerini tekrar etmekten ötesine geçemiyor, daha da kötüsü evrenini detaylandıramıyor.

Mute, Mormon mezhebinden olan, konuşma engelli bir barmenin çok sevdiği sevgilisini bulmaya çalışmasına odaklanıyor. Filmin bir yerinde Leo arabayla uçan bir arabayı kara yolundan takip ediyor. Heyecanlı ve sürükleyici bir sahne olması gerekirken hiçbir anında heyecanlandıramıyor bu sahne, tıpkı filmin kalanı gibi. Halbuki Jones, Source Code‘ta da, Moon‘da da sürükleyici sahneler yazabilmiş, bu sahneleri hakkıyla kurgulayabilmişti kurgucularıyla birlikte. Ama bu kez olmuyor. Filmin üstüne basa basa ifade ettiği şeyleri izleyici için önemli hale getiremiyor Jones. Mesela Leo’nun Mormon ve konuşma engelli oluşu onlarca kez ifade ediliyor ama buna rağmen Leo umursanacak bir karakter olamıyor ya da bu özellikleri pek umursanmıyor. Duck’ın pedofilliğinin altı sıkça çiziliyor ama bunu da umursatamıyor, pedofili öyküye gerekli karanlığı katamıyor.

Duck’la Bill’in arkadaşlığında da sıkıntılar var: Mesela Bill “kızıma dokunma” deyip Duck’ın eline bovling topuyla eziyor, ama sonraki sahnede Duck’ın pedofilliğine göz yumuyor. Bill demişken… Berlin’de hapis hayatı yaşayan Kaktüs Bill’i de umursatamıyor Jones. Filmdeki gangsterlerse en etkisiz gangsterlerden. Berlin demişken… Film, Blade Runner‘dan bir nebze uzaklaşmak maksadıyla Berlin’de geçiyor ama İstanbul’da geçtiği yazılsa da bir fark oluşmayacak, çünkü Berlin’de geçtiğinin farkına vardırtamıyor Jones. Yönetmen, Berlin’i Blade Runner‘dan kopyaladığı neon ışıklar, kirli sokaklar, eski mi eski teknoloji ve arabalarla donatmaktan ötesine geçemiyor, buranın Berlin olduğunu, “pek çok kültürü barındırdığını” ifade edemiyor. Tırnak içindeki sözler Jones’un bu arada. Vasatlıktan Neo-Berlin de payına düşeni alıyor.

Jones yıllardır bu filmi çekmek istiyormuş. Senaryoyu Moon‘dan önce yazmış, ama bir türlü bu filmi çekememiş, kendisinin rüya projesiymiş. Ne yazık ki rüya proje başarılı bir filme evrilemiyor. Bunun da nedeni senaryodaki pek çok sıkıntı. Karakterlerin ilgi çekici hale getirilememeleri, heyecanlı olması gereken dedektiflik öyküsünün en vasat şekilde işlenmesi, bir türlü ilerisi adına meraklandıramaması… Bu senaryo sorunlarının üstüne teknik sorunları da ekleyelim. Daha 22 gün önce Altered Carbon‘da siberpunk işlendiği için kısa süre sonra tekrar Blade Runner‘a öykünen Mute bu açıdan da heyecanlandıramıyor. Ama asıl sıkıntı efektlerin sıradan olmaları. Mesela Blade Runner 2049‘daki gibi bir çarpıcılık yok. Oyunculuklarsa fena değil. Clint Mansell’ın hazırladığı müzikler de akılda yer edemiyor. Finale değinmeden edemeyeceğim. Leo’nun sevgilisi Naadi’nin aslında Kaktüs’ün eşi olduğu, kızını Kaktüs’ten almak istediği, ama kızına düşkün olan Kaktüs’ün nedense tek çıkar yol olarak Naadi’yi öldürmeyi bulduğu ortaya çıkıyor. Yazılabilecek en kötü finali yazmış Jones. Velhasıl, Mute, Warcraft kadar kötü bir film değil ama sıradanlığı ve vasatı hiçbir anında aşamıyor. Dilerim Jones sıradaki filmiyle kariyerini toparlar.

kategori:
izlenim

ilgili