Mutlu Sonları Cool Hale Getirmek

Ümit Açık, sinema dünyasında sıradan bir mutlu sonla yetinmeyen yönetmenleri yazdı.

Önemli not: Okuyacağınız yazıda yığınla filmin mutlu sonları ve doğal olarak final sahneleri düşüncesizce gözler önüne serilecektir. Spoiler konusunda hassas biriyseniz yazıdan uzak durmak isteyebilirsiniz.

Film sonlarıyla ilgili alışmış olduğumuz şey, insanların mutlu son istediğidir. Bir dönemin klasikleri, izlemekten bıkmadığımız eserler, her izlediğimizde bizi mutlu eden filmler; bizi hayata dair ümitle dolduran mutlu sonlarla anlam kazanırlar. Arzu filmin birbirine sarılan aile görüntüsü üzerine donan kareleri, kahramanımızın kötü adamları alt edip omuzlara alınması… Bunlar olmadan sinemayı düşünmek, sinema büyüsünü anlatmak çok zor.
son-arzu-film
Ancak, bir durum var… Nostalji yüklü komedilere, eskimeyen aile filmlerine dört dörtlük yakışan mutlu sonlar; dram filmlerinde çabuk unutulmayla eş anlamlı olabiliyor. Daha açık konuşmak gerekirse insanlar mutlu sonları pek fazla hatırlamıyor. Nikâh töreninde birbirlerine evet diyen coşkulu bir çift ya da tüm olaylar bittikten sonra battaniyeye sarılmış şekilde ambulansta oturan kahramanlar akıllara aylar boyu kazanan sahneler oluşturmuyor. Film ne kadar görkemli olursa olsun, o son sahnede her şey yoluna girdiyse, herkes mutlu olduysa, film bir anda “cool”luğundan kaybetmeye başlıyor. Daha az hatırlanıyor, daha az söz konusu ediliyor o final.

Yolunda Giden İşler Hatırlanmaz

Hiç şöyle bir cümle kurdunuz mu: “Bu taksiler de ihtiyacım yokken geçip durur, ihtiyacım olduğu zaman gelmez.” ya da “Ne zaman metro istasyonuna gelsem metroyu saniyelerle kaçırmış oluyorum.”  ? Eğer kurduysanız, en büyük sebeplerinden bir tanesi, yolunda giden şeylerin fazla akılda kalmamasıdır. Yani taksi tam sizin ihtiyacınız olduğu an geldiyse taksinin zamanlamasını düşünmezsiniz. Gideceğiniz yeri, yapacağınız şeyi düşünürsünüz. Ancak taksi bir türlü gelmezse, gündeminiz taksi olur. Ve taksi deneyimlerinizin akılda kalan yegâne parçası da bu olumsuz deneyim olarak kalır. Ya da metroya 10 defa art arda tam zamanında bindiyseniz aylar sonra aklınızda metroya ne kadar iyi zamanlamayla yetiştiğiniz kalmaz. Ama art arda 2 defa son saniyede kaçırdıysanız…
stranger-than-fiction
Kısacası mutsuz, olumsuz şeyler; mutlu ve yolunda giden şeylere göre daha akılda kalıcı oluyor (ne yazık ki). Bu mantık hayatımızda ne kadar geçerliyse, hikâyelerle ilişkilerimizde de o kadar geçerli. Mutlu sonları unutuyoruz. Stranger Than Fiction’daki edebiyat profesörü, roman karakteri olan Will Ferrell’a “bu eserin bir başyapıt olması için senin sonunda ölmen lazım” diyor. Kahramanını karanlığın ortasında bırakan Spoorloos şaheser kabul edilirken, aynı filmin remake’indeki mutlu son tercihi yerden yere vuruluyor. Her ne kadar mutlu sonları sevsek de, aklımızı çelen, kafamızı karıştıran sonlar zihnimizde daha çok yer ediniyor. Galiba mutlu sonlardan hoşlanıyor, kötü sonlara ise âşık oluyoruz.

Karizmatik Mutlu Sonlar

Özellikle son dönemde bir filmin gerilim ve etki dozu ne kadar yüksekse, seyircilerin filmden twist beklentisi o kadar yüksek oluyor. Olayların öylece sonuçlanıp herkesin mutlu olması seyirciyi kesmiyor. Bir çelme, bir kanca, bir son dakika golü gelsin diye bekler oluyoruz çoğu zaman. Mutlu son geldiği zaman ise, “neyse” diyoruz, filmin diğer kısımları iyiydi. Ama bu sorunu aşan filmler de mevcut. Yani her şeyin çözüldüğü, sorunların giderildiği ama bir şekilde en sonunda cool olmayı başaran filmler mevcut. Onların bunu nasıl yaptığına göz atıp mutlu son yazmanın karizmatik hallerine bakalım. Böylece belki de öykünün daha etkili olması öldürülecek olan bir kişiyi kurtarmış, boş yere elimizi kana bulamamış olacağız.

1- Mutlu Son ama Aslında O Kadar da Mutlu Değil

Filmin finali geldiğinde, işte şimdi her şey güzel olacak dendiğinde, karşımıza çıkan bir ufak dokunuş ile finalin görünenden bir miktar daha rahatsız edici hal almasından bahsediyorum. Aslında film sonlarıyla ilgili önceki yazımızı tamamıyla buna ayırmıştık. The Graduate finalinde aniden ortak olduğumuz tedirginlik buna bir örnek. Ya da daha somut bir tehdit; özellikle bir gerilim filmindeysek mutlu son lokmamızı hafiften boğazımıza dizmek için yeterli. Bunun belki de en ikonik örneklerinden biri: Silence of the Lambs rahat rahat biterken insanların arasına karışan ve huzurumuzu bozan Hannibal Lecter. Yakın zamanda gösterime giren Don’t Breathe filminde de esas kızımız kurtulmuş ve rahata ermiş derken, zalim adamın hala ölmediğini öğreniyor ve tadımızı kaçırıyorduk. Seyirci tatmin olmuş evine giderken alttan son kez bi dürten bu filmler ne kadar etkili oluyor tartışılır ama unutulmazlık açısından sıradan bir mutlu sona göre avantaj sahibi olduğu kesin.hannibal

2- Uçurum Kenarı Finaller

Bu uyduruk terimin kaynağı, 1969 tarihli The Italian Job. Sonlara doğru kahramanlarımız (başta Michael Caine) çaldıkları altınları otobüse yüklemiş kaçarken film artık nihayete ermiş gibidir. İnsanlar filmden sonra ne yapacağını düşünmeye başlamıştır. Ancak bu esnada sarsıcı bir şey olur. Araba yoldan çıkar ve biraz yalpaladıktan sonra uçurumun kenarında durabilir. Araç; ön tarafı karada, arka tarafı uçurumun kenarında olmak üzere ileri geri sallanmaktadır. Altınlar aracın arka kısmında, insanlar ise ön kısmındadır. O kaos içinde altınları alıp alamadıklarını öğrenmeden film biter. İşte nefis bir “uçurum kenarı mutlu son”. Benzer bir örneğini Lock, Stock and Two Smoking Barrels filminin çok kötü zamanda çalan telefon sahnesinde görebiliriz. Artık klasikleşmiş Inception topacı ya da değeri bilinmese de tarihin en iyilerinden olan Kind Hearts and Coronets gafleti gibi güzel örnekler de var.
inception mutlu sonları
En son ve en güzel emsallerinden birine de usta olma yönünde ilerleyen Denis Villeneuve’nin Prisoners filminde tanık olduk. Kaçırma temalı filmde kız kurtulmuş, ancak bu sefer de baba esir düşmüştü. Yer altında gömülü olan babanın yanındaki düdükten başka hiçbir şeyi yoktu. Son sahne. Yer üstüne polis. Yer altında baba. Polis tam mekânı terk etmek üzereyken belli belirsiz bir düdük sesi geliyor. Polis hayal kurduğunu düşünürken gaipten gelen bir düdük sesi daha… Ve tam o anda film bitiyor. Ne 10 saniye önce, ne 10 saniye sonra. Adam kurtulsa, akıllarda klasik bir kurtulan aile hikâyesi olacak kalabilecek. Adam ölse, bunca saat bekleyen seyircinin içine zalimce oturacak belki de. Filmi oluşturanlar burada müthiş bir tercih yapıyor ve kurtarma sahnesini uçurumun kenarında bırakıyor. Polis düdüğü anladı mı, anlamadı mı? Kararı seyirci verecek. Dilediği versiyonu seçecek. Ama bir şey biliyoruz ki kolay kolay unutmayacak.

3- Stil, Stil, Stil…

Üzerine saatlerce konuşulacak hikâyeler anlatabilen sinema, bazen sadece 2-3 saniye süren ufacık bir dokunuşa çok şey borçlu oluyor. 2 saatlik bir hikâye, 2 saniyelik bir detayla anlamını katlayabiliyor. Minnacık bir sahne, bir ışık oyunu, bir replik tüm filmi dahi kurtarabiliyor. Mutlu sonlar için de durum böyle. Bazen mutlu sonu daha karizmatik yapmak için hikâyeyi eğip bükmeye, olayı bi 10 saniye öncesinden ya da sonrasından kesmeye gerek kalmıyor. Ufak bir güzellik yetiyor.
28-days-later-hello
Neyden mi bahsediyoruz? Stilden. Estetikten. Filmin bütünlüğünü taçlandıran ufak ve hayati dokunuşlardan… Oluşturulan pastanın üzerine konan çileklerden…  28 Days Later filmindeki  “Hello”ya dönüşen Hell yazısından, The Apartment filmindeki “Shut up and Deal” repliğinden, Good Will Hunting’deki Robin Williams imzalı samimi ve küfürlü cümleden, The Truman Show’da Truman’ın zarif reveransından ve hatta Inglorious Basterds filmin sonunda kameraya bakarak vahşet sergileyen kanlı ikiliden…

İster inanın ister inanmayın, yukarıda yazdığım filmlerin finalleri, sadece 2-3 planlık ufak hamleler sayesinde çok daha hatırlanır, çok daha iyi anılır halde. Stil, üslup, zarafet… Bazen doğru cümleyi doğru yerde bulmak sihri yapıyor ve filmin tüm havasını belirliyor. Yıllar sonra o filmi nasıl anacağımıza karar veriyor.

Bazısı da öyle bir film oluyor ki, tüm süresi boyunca seni o finale hazırlıyor. Tüm sahneleriyle iki ayrı karakterlerin hikâyesini kuruyor, ara sahnelerle o karakterlerle ilgili çeşitli beklentiler yüklüyor ve en sonunda, bu karakterlerin ikisini baştan beri konuştukları plajda bir araya getirince, izleyici olarak seni de o ortamın bir parçası yapıyor. Tıpkı tarihin en iyilerinden kabul edilen The Shawshank Redemption gibi.

kategori:
seçki

ilgili