Napoli Velata: Napoli’nin Sırrı, Bitmez Entrikaları

Ferzan Özpetek'in yeni filmi "Napoli'nin Sırrı"nı Haktan Kaan İçel değerlendirdi.

Napoli velata: Özpetek İtalya’ya Geri Dönüyor…

Ferzan Özpetek’in filmleri her daim ilgi çekici bir sinema olayı olarak gündemde kalmayı başarmıştır. İstanbul Kırmızısı filmiyle İtalya’daki işlerine ara veren yönetmen, sonunda bildiği sulara geri dönerek Napoli Velata’yı kotarmayı başardı. Karşı Pencere filminde kariyerinin zirvesine çıkan Özpetek, belli ki bu filmin başrolüyle bir kez daha çalışmak istemiş. Bunun üzerine yeni filminin odak noktasını Giovanna Mezzogiorno’ya endekslemiş.

Ferzan Özpetek sinemasının yükselişinde öne çıkan noktalardan biri de güçlü kadın hikayelerini başarılı bir şekilde anlatması diyebiliriz. Napoli’nin Sırrı’nda ise Adriana karakterinin tek gecelik bir ilişki sonucunda bir adama gönlünü kaptırmasına tanıklık ediyoruz. “Ancak Andrea isimli bu adamın ölü bulunmasının ardından bu gizem perdesinin peşine düşen Adriana için zor günler kapıda beklemektedir” şeklinde filmi kabaca özetleyebiliriz.

Arayış İçindeki Karakterler

Özpetek sinemasının önemli unsurlarından biri arayış içindeki karakterlerdir. Hepsi bir içsel yolculuktan geçerek gerçekliğin somut koridorundan ilerlemeye başlarlar. Napoli’nın Sırrı da pek farklı bir yoldan ilerlememiş. Bir tutkunun peşinden giden kalbi soğumaya yüz tutmuş bir kadının gizem ögelerinin fazlaca olduğu bir hikayede kendini ve geçmişini keşfetmesine odaklanıyoruz.

Tutku oyunlarının sonuçları ise insanın içindeki kapanamayan bir yaranın gerçeklerini berraklaştırıyor. Tür bazında baktığımızda elimizdeki filme erotik bir gerilim olarak sınıflandırabiliriz. Cüretkâr sevişme sahneleri, gizem dolu bir cinayet ve Napoli’nin sanatla bezeli tarihi filmin iskeletini oluşturur. Film noire yakın seyreden hikaye, bir süre sonra tekinsiz karakterlere ihtiyaç duyar. Klasik bir film noir işinde bu karakterler femme fatale olarak karşımıza çıkarken; Özpetek’in sinemasında tekinsiz karakter bir erkeğin bedeninde hayat bulur.

İkiz teması sinemanın en çıkışsız alegorilerinden biridir. Ferzan Özpetek de Napoli’deki sanatın izlerini taşıyan binaların içinden sanat gücüyle kimi anlarda metaforik bir anlatıya göz kırpar. Karakterlerin iç kimyaları ve üst sınıfın varoluş sancıları filmin ego seviyesini kibrin doruklarında seyrettirir.

Senaryo Dallanıp Budaklandıkça Etkisini Yitiriyor

Ferzan Özpetek entrikalarla bezeli hikayesini görsel anlamda tatmin edici bir şekilde anlatmaya çalışırken ilk 60 dakika boyunca bu konuda hatasız ilerlerken hikaye çetrefilli bir noktaya geldiğinde karakterlerinin gelgitlerini ne yazık ki layıkıyla aksettiremiyor. Filmin son yarım saatinde düşüş yaşadığı ve genelinde yakaladığı estetik sinema dilinden uzaklaştığını söylemekte yarar var.

Hikayenin gittikçe klişe birkaç detayın içinde sonuçlandırılmaya çalışılması ve geçmişle yüzleşen karakteri adına yapılan zorlama birkaç hamle filmin yavan bir hal almasına sebebiyet veriyor. Mezzogiorno rolünün hakkını vererek sınırlarını zorluyor. Ama A. Borghi için aynı şeyleri söyleyemeyiz. Filmin tekinsizliğini yeterince kavrayamayan bu karakter postiş durarak filmin inandırıcılık seviyesini düşürüyor. Sonuç olarak da film bireysel oynayan bir futbolcunun birkaç güzel çalımdan sonra tökezleyerek yere kapaklanması gibi beklentilerin altında kalıyor. Kabul edelim; film yönetmenlik anlamında sorunsuz bir iş. Ama hikayenin biraz daha elden geçirilmesi filmin hayrına olurdu. Yine de bu tip hikayeleri fazla deneyimlememiş seyircinin ilgisini çekebilecek bir film olduğunu söyleyebiliriz.

kategori:
izlenim

ilgili