Neden Gravity?

Ümit Açık, özellikle senaryo konusunda hakkı yenen Gravity'yi yazdı.

Gravity 2013 yılında, o devasa 20 dakikalık açılış sahnesiyle izleyenleri kancasına takmış ve seyir yolculuğunu, 96. Akademi Ödülleri’nde 7 Oscar kazanarak başarıyla tamamlamıştı.

Ancak zamanla birlikte filme dair eleştirilerin sesi yükselmeye başladı. Filmin hikâye yokluğu çektiğine, sadece teknik maharetten ibaret olduğuna ve enikonu abartılmış bir balon olduğuna değinildi. 7 Oscar aldığı ödül töreninden “En İyi Film” heykelciğiyle ayrılmaması ve senaryo dalında aday bile gösterilmemesi bu tezi daha etli butlu bir şekilde karşımıza getirmeye yetiyordu.

Ben de bu yazıda, uzun süredir aklımda olan bu konuya değinecek ve Gravity’nin neden sanılanın aksine senaryosuyla da en iyilerden olduğuna dair fikrimi paylaşacağım.
Gravity’nin senaryosu neden iyi? Bunu anlatırken filmin isminden başlamak doğru olacak.

Filmin ismi neden Gravity?

Gravity nedir? Yerçekimi.
Yerçekimi nedir? Bilimsel tanımıyla değil, en basit izahıyla söyleyecek olursak: bizi yeryüzüne çeken şey. Diğer bir deyişle bizi evimizde; arkadaşlarla gidilen kafede, işimize doğru çıkılan yolda tutan kuvvet. Fazla dramatik oldu bu en basit tanıma dönelim.
Yerçekimi = Bizi yeryüzüne çeken güç.
Filmin izleği basit. Sandra Bullock’un canlandırdığı Dr. Stone karakteri film boyunca yerçekimine kavuşmaya çalışıyor. Uzayda, boşlukta bir başına… Yerçekimi yok.
Bu süreçte kendisine dair bir hikâye de duyuyoruz. Dünya üzerindeyken saçma bir kaza sonucu kızını kaybetmiş. Bu ölüm sonrasında hayatında derin bir boşluk oluşmuş. Hayatı, arabasının direksiyonuna geçip fütursuzca sürmekle geçiyor. Yollarda bir başına ilerliyor. Hayata devam etmek için motivasyonu kalmamış. Yani, kendisini yeryüzüne çeken bir güç yok. Yerçekimi yok.
Filmi izledikçe, Dr. Stone’un dünyadaki kızını kaybetme öyküsüyle, uzaydaki bizim izlediğimiz öykünün aslında çokça benzerlikler taşıdığını, hatta uzayda izlediğimiz hikâyenin aslında Dr. Stone’un dünyada yaşadıklarının bir izdüşümü olabileceğini fark ediyoruz. İki hikâye arasındaki net benzerliğe başlıklar eşliğinde sizi ikna etmeye çalışacağım.

1.Paramparça

Dr. Stone’un dünyadaki hikâyesinde, kızının ölümü Sandra Bullock’u ansızın yakalıyor ve bu travmatik olay tüm dünyasını altüst ediyor. Uzaydaki hikâyede ise vurulan bir uydudan yayılan parçalar Dr. Stone’un çalıştığı alana geliyor ve tüm projeyi paramparça ediyor.

2.Bağlar

Filmde bağların yeri çok mühim. Kazadan sonra sağ kalanlar birbirlerine kemerle bağlı kalarak beraber hareket edebiliyor. Film bize, hem repliklerle, hem de fiziksel olarak bağların ne kadar önemli olduğunu sık sık vurguluyor. Clooney bir replikte: “Buralarda bağlı olmamak oldukça korkutucu değil mi?” diyor. Ve Dr. Stone için en zor anlar, tüm bağlar koptuğunda başlıyor.

Dr. Stone’un dünyadaki hikâyesinde ise, kızının ölümünden sonra kadının dünyayla olan tüm bağları kopuyor. Başka hiçbir insanla temas etmeden, arabasına binip sadece sürdüğünden bahsediyor Stone. Tek dinlediği şey ise, insanların konuşma sesi olmaması kaydıyla: radyo. Hayatla hiçbir bağı kalmamış. Sadece sürüyor.

3.Boşluk

Dünyadaki hikâyesinde Dr. Stone büyük bir boşluğa düşüyor. Uzaydaki hikâyesinde ise gerçek anlamda boşluğa düşüyor. Boşlukta öylece salınıyor. Uzay aracına binip öylece ilerliyor. İki hikâyedeki bu benzerlikleri net şekilde anlamak için iki kritik sahne var filmde. Bir tanesi, George Clooney ile göbekten bağlı şekilde boşlukta hareket ettikleri ve Clooney’nin Bullock’a hayat hikâyesini sorduğu sahne. İkincisine ise birazdan geleceğiz.

4.Radyo
Dr. Stone, kızının ölümünden sonra tek yaptığı şeyin radyo dinlemek olduğunu söylüyor. Tek şartı ise, herhangi bir insan konuşmasının duyulmaması… Ama filmde tüm umutların bittiği anda, devreye radyoda duyulan bir insan sesi giriyor. Radyo sahnesi, Dr. Stone’un dünyadaki hikâyesinin ve uzaydaki yaşam mücadelesinin ortak noktası. Dr. Stone dünyada, kızının ölümünden sonra kendisini yeryüzüne çeken şeyi kaybediyor. Tekrardan hayata, yaşamaya dönmek için bir yerçekimine ihtiyaç duyuyor. Uzaydaki öyküde ise son olarak bir kapsüle kendini atan Stone, artık dünyaya dönebileceğine dair umutlarını kesmiş durumda. Kendisini motive edecek hiçbir şey yok.

O esnada radyoyu açıyor. Uzakdoğulu bir adamın sesi geliyor radyodan. Sonra bir köpek uluması duyuluyor arkadan. Sonra bir bebek sesi, sonra bir ninni… Hayata dair en basit şeyler, en ufak keyifler karşımıza çıkıyor. Belki klişe, belki size yeterince güçlü gelmeyecek ama; Dr. Stone’u uzaydan yere inmek için gayret etmeye de, tüm kayıplarına rağmen yaşamına devam etmeye de radyodan duyduğu bu sesler ikna ediyor. Aynı zamanda Stone’un hala ölmekten korktuğunu ve hala yaşamak istediğini de o sahnede anlıyoruz.

5.Motivasyon Konuşması

Radyo sahnesinden sonra Dr. Stone bir halüsinasyon görüyor ve George Clooney’nin canlandırdığı karakter yanına gelip konuşma yapıyor. Filmi son perdeye hazırlayan bu konuşma, aslında iki hikâyenin birbirine bağlı olduğunu gösteren en net sahne. Clooney Dr. Stone’a bir motivasyon konuşması yapıyor. Bu konuşma aslında yere inmek için değil, tüm kayıplara rağmen hayata devam etmek için. Diyor ki: “Burada kalmak mı istiyorsun? Tüm bu sistemleri kapatabilir, tüm ışıkları söndürebilirsin. Burada kimse sana zarar veremez. Burası güvenli. Hem devam etmenin, yaşamanın anlamı ne ki? Çocuğun öldü. Bundan daha kötüsü olamaz. Ama yine de önemli olan şimdi ne yapacağın. Eğer devam edeceksen, en iyi şekilde devam et. Arkana yaslan ve sürüşün keyfini çıkar. Ayaklarınla yere bas ve hayatını yaşamaya başla.”

Bu sözler kahramanımıza aşağı inmesi için değil, kızının kaybından sonra karanlığa gömülmeyip, ölümü tercih etmeyip hayatına devam etmesi için söyleniyor ve hem uzaydaki hikâye, hem de dünyadaki hikâye için işe yarıyor. Dr. Ryan Stone son bir gayretle kapsülü harekete geçiriyor ve yeryüzüne iniyor. Yerçekimine kavuşuyor. Kendisini yeryüzüne çeken güce, isteğe kavuşuyor. Kızının kaybından sonra, yaşama devam etmeye karar veriyor.

Gravity, asla sadece basit bir uzaydan kurtulma hikâyesi değil; esasen hayatını etkileyen bir kayıpla yaşamı altüst olan, tüm bağlarını koparan, boşluğa düşen ve her şeye rağmen hayata devam etmek için gücünü toplayan bir annenin hikâyesi. Son sahne sadece bir kadının toprağa basmasını değil, bir annenin hayata devam etmesini anlatıyor.
Filme böyle bakarsanız Sandra Bullock’un cenin pozisyonuna girmesini yeniden doğuşuna, son sahnede suyun dibinde tüm kıyafetlerini çıkartıp yükselmesini de üzerindeki yas yükünü atmasına yorabileceğiniz geniş bir alan elde edebilirsiniz. Belki de bu gözle tekrar izlerseniz, filmin senaryo konusunda hakkının yendiğine katılabilirsiniz. İyi seyirler.

kategori:
izlenim

ilgili