Nelyubov: Bir Mutluluk Filmi!

Andrey Zvyagintsev, günümüzde mutluluğun ne kadar zor ve aslında ne kadar kolay olduğunu anlatıyor.

Yazı, Nelyubov ve Le Guin’in “Omelas’ı Bırakıp Gidenler” öyküsü için sürprizbozanlar içermektedir.

Ursula K. Le Guin, “Omelas’ı Bırakıp Gidenler” isimli kısa ama ağır öyküsünde Omelas kentini anlatır. Herkesin mutlu olduğu, sistemin mükemmel bir şekilde işlediği, devamlı eğlenen, iyi para kazanan, bir elleri yağda, bir elleri balda, mutlu insanlarla dolu bir şehri betimler. Bu mutluluk tablolarını anlattıktan sonra dikkatlerimizi sert bir şekilde kentteki kamu binalarının birinin bodrumuna çevirir.

“Omelas’ın güzel kamu binalarından birinin bodrumunda, belki de ferah evlerden birinin mahzeninde bir oda var. Kapısı kilitli, penceresi yok. Mahzenin bir yerindeki örümcek ağları bürümüş bir pencereden vuran küçük tozlu bir ışık tahtaların arasındaki bir çatlaktan sızıyor. Küçük odanın bir köşesinde, bir çöp kovasının yanında uzun saplı, kötü kokulu, pisliğe bulanmış bir çift süpürge duruyor. Yerler pislik içinde, dokununca hafif bir ıslaklık geliyor ele; mahzen pislikleri genellikle böyle olur zaten. Oda üç adım boyunda, iki adım eninde: Bir sandık odası ya da kullanılmayan bir araç gereç dolabı. Odada bir çocuk oturuyor. Bir kız da olabilir, bir oğlan da. Altı yaşında gösteriyor, ama aslında on yaşına yaklaştı. Geri zekalı gibi görünüyor. Belki sakat doğmuş, belki korku, kötü beslenme ve ilgisizlik yüzünden aptallaşmış. Kova ve süpürgelerin en uzağındaki köşede iki büklüm oturmuş, burnunu karıştırıyor, ayak parmakları ya da cinsel organlarıyla oynuyor. Süpürgelerden korkuyor. Onları korkunç buluyor. Gözlerini kapatıyor, ama süpürgelerin hala orada durduğunu, kapının kilitli olduğunu, kimsenin gelmeyeceğini biliyor.”

 

Hepimiz modern dünyanın yarattığı hazlar içinde yüzüyoruz. Keyifli anların peşinde koşturan, en ufak mutluluk kırıntımızın fotoğrafını çekip instagramda paylaşan, bireysel mutluluğumuzu herşeyin üstünde gören ve yaşantısını buna göre sürdüren topluluklarız. Bir mutluluk çağındayız. Her şey bize keyif versin diye var. Dünyanın nereye gittiğini takmadan, artık her günümüzü dolduran ağır trajedilere Facebook paylaşımlarıya yalandan tepki gösterip görevimizi yerine getirmenin keyfini yaşıyoruz. Eskiden uyanmak için içtiğimiz acı kahvenin artık 1500 çeşidi var. Tüketmek istiyorsak, zar zor kazandığımız parayı kişisel hazlarımız için harcamak istiyorsak, önümüzde sonsuz seçenek var. Durmadan birbirimize “Ne kadar mutlu olduğumuzu, ne kadar duyarlı insanlar olduğumuzu, ne kadar şahane ve rafine zevklere sahip olduğumuzu gösteriyoruz. Mükemmeliz biz, bir eşimiz daha yok. Harika bir profilimiz var.

“Hepsi, Omelas’ın tüm insanları onun orada olduğunu biliyor. bazıları görmeye geliyor, diğerleri orada olduğunu bilmekle yetiniyor. Orada olması gerektiğini biliyor hepsi. Bazıları nedenini anlıyor, bazıları anlamıyor; ama hepsi de farkındalar ki mutlulukları, kentlerinin güzelliği, dostluklarının sıcaklığı, çocuklarının sağlığı, alimlerinin bilgeliği, zanaatkarlarının ustalığı, hatta hasatlarının bolluğu ve göklerinin berraklığı tümüyle bu çocuğun dayanılmaz sefaletine bağlı.”

Bu mutluluğumuzun bir bedeli var. Bodrumda bir çocuk olduğunu bilerek yaşıyoruz ve yaşayacağız. Birilerinin bizim keyfimiz için ölüp öldürdüğünü, yediğimiz güzel çikolata, içtiğimiz latte kahve için başka coğrafyalardaki çiftçilerin iliklerine karar sömürüldüğünü bilerek ama umursamayarak hayatımızı sürdüreceğiz. Ağlamayacağız, üzülmeyeceğiz, tepki göstermeyeceğiz, uslu çocuklar olacağız, hissetmeyeceğiz. Endüstrilerin istediği şekilde zehirle besleneceğiz, içecek temiz suyu ancak pet şişede bulabileceğiz. Zeka yaşları ortalama bir çocuktan düşük olsa da dünyanın liderlerine güzellemeler yapacağız. Evimizde oturup, TV veya sosyal medya karşısında “kaliteli zaman” geçireceğiz. Kentin güzel bir binasının kirli bodrumundaki çocuğu gördükten sonra herşeyi bırakıp gidenleri takmayacağız.

“Zaman zaman, çocuğu görmeye giden ergen kızlar ve oğlanlardan biri ağlayarak veya hiddetle dönmez evine. Daha doğrusu, evine dönmez. Kimi zaman daha yaşlı bir adam ya da kadın bir-iki gün susar kalır, sonra evini terk eder. Bu insanlar sokağa çıkar, sokakta bir başlarına yürürler. Yürüdükçe yürürler ve güzel kapılardan Omelas kentinin dışına çıkarlar. Omelas’ın tarlaları boyunca yürür dururlar. Her biri tek başına gider, oğlan veya kız, erkek veya kadın. gece bastırır; yolcular köy sokaklarından, sarı ışık yanan pencerelerin arasından geçer ve tarlaların karanlığına doğru gider. Her biri, tek başlarına batıya veya kuzeye doğru, dağlara doğru giderler. Yollarına devam ederler. Omelas’ ı bırakır, karanlığın içine doğru yürürler ve geri gelmezler. Gittikleri yer çoğunuz için mutluluk kentinden bile daha zor tahayyül edilebilir bir yerdir. Onu hiç betimleyemem. Belki de yoktur. Ama nereye gittiklerini biliyor gibiler Omelas’ı bırakıp gidenler.”

 

Andrey Zvyagintsev, beşinci filmi Nelyubov’da (Sevgisiz) evli çiftimize mutlu bir dünya kurmuş. Hiçbir sorumluluk, pişmanlık olmadan evlilik yaşama lüksü, dünyaya getirdikleri çocuğa en ufak bir sevgi hissetmeme hakkı, çocuğun kaybolduğunu bile 2 gün sonra anlayacak kadar geniş bir hayat! Bu kadın olmadı mı, başka bir güzel kadını hamile bırakıp yeni bir evlilik deneyeyim… Bu adam beni mutlu etmiyor mu, güzel bir kadınım, makyaja ve kuaföre yatırım yaptım, hemen daha zengin bir adam bulayım. Güzel bir iş, iyi para, araba, güzel bir ev… Oyunu kuralına göre oynarsan, sistemin ve patronlarının gözünde uslu çocuk olursan sana herşey serbest…

Sorgulamazsan, hissetmezsen, çocuk sevgisini bile anlamayacak kadar vicdansızsan, Omelas, Rusya, Türkiye veya dünyanın herhangi bir yeri mutlu bir cennet sayılabilir… Nelyubov bu yüzden bir mutluluk filmi, morgda ölü bir çocuk görüp şok yaşayana kadar hiçbir üzüntü emaresi göstermeyen, çocukları kaybolunca ağlamayı bile beceremeyen iki insanın “mutsuz” olduğunu düşünmek mantıksız. Çiftimizin evliliklerini işyeri kapatır gibi bitirip, çocuklarını da devlete verip, hayatlarına devam etmek istediklerini zaten filmin başından görüyoruz. Kişisel mutlulukları herşeyin önünde, dünyaya getirdikleri çocuk pek de umurlarında değil. Ve sistem o kadar iktidarsız ki “Nasıl?” diye bile sormuyor. Kaybolan çocuğun ardından, nereye gitti, niye gitti sorgulamıyor. Mutlu yuvalarını bırakıp giden şımarık ergenlerden onlar da bıkmış!

Zvyagintsev’in Nelyubov’daki esas ustalığı ise tuttuğu aynada gizli. Çiftimiz canavar değil, filmlerin klasik kötülerinden hiç değil. Her yerde rastlayabileceğimiz iki insanın işlerini, aşk hayatlarını, her ailede görebileceğimiz şiddetli geçimsizliklerini izliyor, boşanmalarını görüyoruz. Küçük Alyosha ikisinin renksiz ve narsist hayatları için bir yük. Ve çocukları hayatlarından bir anda çıkınca, herhangi bir ders aldıklarını, Alyosha’yı aramak için özel bir çaba gösterdiklerini de göremiyoruz. Daha önce ettikleri kavgaları tekrarlıyor ve yeni evliliklerine yelken açıyorlar. İnsan sadece kendi mutluluğunu önemseyince, cahillikle, umursamazlıkla, bencillikle bunu kolayca sağlayabiliyor. Filmi esas çarpıcı kılan, bu tip insanların aramızda gezebiliyor olma ihtimalinin korkunçluğu. Çünkü o içi boş bakışlara her yerde rastlayabiliyoruz. Vicdan noksanlığına o kadar alıştık ki, anne-babanın vurdumduymazlığı normalleşmiş geliyor artık. Alyosha sadece Rusya’nın, Putin’in sisteminin değil hepimizin çocuğu, dünyanın kayıp geleceği…

Alyosha, Omelas’ta bodrumdaki çocuk gibi mi kaldı, yoksa bırakıp gidenlerden biri mi oldu, bunu filmin sonunda öğrenemiyoruz. Her yönüyle içimizi acıtan filmde gönüllü grubun dayanışması ve yardımseverliği insanlığa dair tek umut ışığı olarak kalıyor. Alexey Rozin ve Maryana Spivak’ın içi bomboş kalmış ruhları iyi yansıtmaları, Alyosha’yı oynayan Matvey Novikov’un kısa ama etkili oyunculuğu filmi gerçekçi kılan ve içimizi daha da buran etkenler…

Rus yönetmenin kimilerince ağır bulunabilecek filmde tek bir sahneyi bile anlamsız ve gereksiz kılmayan ustalığı, yan rollerdeki isimlerin tamamlayıcı oyunları Nelyubov’u uzun yıllar akıllara kazınacak bir film haline getiriyor.

kategori:
izlenim

ilgili

  • leviathan film 2014

    Gezici Festival, Eskişehir: Leviathan

    Ankara Sinema Derneği’nin T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, 3-7 Aralık tarihleri arasında Anadolu Üniversitesi Yunusemre Kampüsü içerisinde bulunan Sinema Anadolu’da film gösterimlerle tüm hızıyla devam...
  • Andrey Zvyagintsev Leviafan’la Dönüyor

    Rus sinemasının en önemli isimlerinden olan senarist/yönetmen Andrey Zvyagintsev 2011 yılında gösterime giren güçlü filmi "Elena"dan üç sene sonra sinemalara dönmeye hazırlanıyor. ...
  • Sürgün: Boşluk Üzerine Küçük Görsel Mucizeler

    2007 sonbaharının ıslak bir cumartesi günü her zamanki manasız işler yüzünden ofiste belgeler içine gömülmüşken metroya atlayıp sinemaya, Film Ekimi’ne gittim. O gün orada gördüklerimi unutamıyorum. Saçma hafta sonu...