Neşeli Günler (1978)

Türkiye sinemasının kült diye tanımlanabilecek filmleri var ise eğer tam da o kategoriye ismini altın harflerle yazdırabilecek, her kitleden izleyiciye kendini sevdiren bir yapımdır Neşeli Günler. Filmin kadrosu da...

Türkiye sinemasının kült diye tanımlanabilecek filmleri var ise eğer tam da o kategoriye ismini altın harflerle yazdırabilecek, her kitleden izleyiciye kendini sevdiren bir yapımdır Neşeli Günler. Filmin kadrosu da bunu doğrularcasına, dönemin yıldızları ile bezelidir. Münir Özkul, Adile Naşit Şener Şen, Ayşen Gruda, İhsan Yüce gibi oyuncuların bir arada olduğu filmin senaryosu Sadık Şendil’e ait. Yönetmen koltuğunda Orhan Aksoy’un oturduğu, Arzu Film yapımı filmimiz 1978 yılında gösterime girmiş.

6 çocuğu olan bir turşucu ailesinin hikayesidir bu. Nereden başladığı belli olmayan, hatta belirli bir sebebi bile olmayan bir kavganın sonucunda aile ikiye ayrılır. Görünen sebep turşu suyunun iyisinin sirkeyle mi limonla mı yapıldığı olsa da, yıllarca aynı yatağa girmiş her çiftin başına gelen bir enerji boşalımından öte bir tartışma da değildir. Gelgelim iki inatçı keçiyi pek güzel oynayan Adile Naşit ve Münir Özkul evleri ve çocukları birbirinden ayırıp bir daha görüşmemek üzere ayrılırlar. Adile Naşit bulunduğu evi de, semti de değiştirir; izini kaybettirir.

Sonraki sahnede yıllar geçmiştir. Çocukların hepsi kazık kadar olmuş, herkes kendi işinde gücünde takılmakta ama şimdilerin aksine hayat değişmemektedir. Evet, eskiden insanların hayatı pek değişmezmiş. Herkes aynı işi yıllarca yapar, aynı mahallede oturup, aynı kahveye / komşuya yıllarca gider, yıllarca birbirlerine destek olurlarmış. Filmin en renkli karakteri olan ve iki lafından üçü palavra olan Ziya, Münir Özkul’un kardeşi olmasına rağmen, hem yengesini hem de abisini elde tutmasını bilmiş, ikisini de fazla sıkmadan yıllarca sırtlarından geçinmiştir. Sırtlarından geçinmek biraz ağır bir kavram olabilir gerçi; çünkü tüm palavrasına ve zibidiliğine, iş tutmazlığına ve tembelliğine rağmen o da iyi biridir ve asla kimseye fazla yüklenmeden, suyunu çıkarmadan yaşar. Zaman zaman girişimleri yok değildir. İtfaiyeye girmek, Almanya’da çalışmak gibi düzenli iş girişimleri olsa da aslen yırtmanın peşindedir. İşporta jilet satmak ya da nikahlara gidip şekerleri tatlılıkla alarak (çalmadan), satmak bu girişimlerdendir. Fakat zamanın ruhu, sinemada da vardır ve yırtma çabası o zamanlar genel nüfus için komik bir çabadır. Başarısız olanlara gülünür geçilir, bunu başaranlara ise iyi gözle bakılmaz (bugünün aksine).

Filmimize dönecek olursak; yıllarca üçer çocuğunu yalnız başına büyüten çiftimiz, birbirlerinden ve ayrı kaldıkları çocuklarından bihaber, hayat gailesine devam ederler. Ve bir gün tesadüf eseri, birbirlerinden ayrı kalan erkek kardeşlerin aynı kızın hayatında buluşmaları ile beklenmedik bir vuslat gerçekleşir. Üniversitesi boykotta olduğu için taksi şöförlüğü yapan kardeş Ziya amcası ile bir akşam eve dönerken, hem üniversite sınavına hazırlanıp, hem de çalışan kardeşini yolda kendi sevgilisi ile görür. Kardeşi olduğunu bilmediği adama arabasını durdurup yetişir ve önce kızdan hesap sorar. Sonra da öz kardeşi ile kavgaya tutuşur. Burada, sözkonusu hanım kızımız için bir parantez şart. Bu güzel kızımız, kuaförde çalışıp renkli hayatların düşleri ile yaşar ve birlikte olduğu her erkekten o zenginliğin sözünü ister. Bir nevi kendi kadınlığının bedelini net bir şekilde söyler. Günümüzde yavaş yavaş kırılsa da, o zamanlar çok ayıplanan bir kişiliktir bu da; ancak tıpkı Ziya gibi, artık sınıf atlama hayalleri bu ülkenin bir gerçeğidir ve ayıplansa da, varolduğu gerçeği değişmemektedir. Tabii filmimiz bu noktada çok güzel bir ironi yaparak, bu iki kardeş birbirini tanımazken, her ikisini de sürekli görebilen ve her iki aileyi de idare eden Ziya amcamız, tanışmalarına önayak olur. Ziya’nın bu dolandırıcılığı aslında filmin kilit noktasıdır da.

[flashvideo file=http://www.youtube.com/watch?v=nwiUJbtpvVs /]

Bundan sonrası çorap söküğü gibi ilerler ve kardeşler, ailelerinden gizli olarak topluca buluşmaya başlarlar. Tabii sonrasında aileleri birleştirme fikri de doğal olarak belirir herkesin zihninde. Fakat Adile Naşit de inatçıdır, Münir Özkul da. İkisi de birbirinin ayağına gitmeyi kendine yedirmez. Her ikisini de Samatya ile Sarıyer’in tam ortasında buluşmaya ikna ederler. Bu buluşma beklenildiği gibi kavga ile noktalanır, yıllar sonra birbirlerini görmelerine rağmen aslında şevkle birbirlerinin damarına basmaları, kabul edilmeyecek istekler öne sürmeleri bir nevi flörttür ve kendileri dahil kimse anlamaz bunu, anlaşılmaz bir türlü.

Ancak bu dans bitmez. Çocuklar birbiri ardına argümanlar öne sürerek bu iki ihtiyar gencin inatlarını kırmaya çalışır. Anne isterler, baba isterler, kardeşlerin bir arada olmasını isterler. Bunun üzerine Adile Naşit, bir sarhoş ile, Münir Özkul ise alt komşusu olan bir karadul ile (hayatını koca yiyerek geçiren bir tür örümcek) evleneceğini belirtir. Aslında yapılan seçimler bile flörtün bir sonraki aşamasıdır. İkisi de birbirlerini kıskandırmak için, hiç olmayacak kişilerle evlenebilir ve pişman olsalar bile tereddüte düşmeyecek iradeye sahiptirler.

Diğer yandan aşamada, tek kızları olan Oya Aydoğan’ın çalıştığı fabrikanın sahibinin oğlu ile bir ilişkisi vardır. İşler ciddidir (o zamanlar gönül eğlendirmek de çok ayıptır). Fabrikatör oğlu da olsa, bir işçi sınıfı ile aynı dili konuşabilecek, aynı belediye otobüsüne binebilecek kadar çok ortaklığı vardır; gerçi işin bu kısmına filmdir deyip geçiyorum ben bile. Bir günlüğüne de olsa Adile Naşit ve Münir Özkul’dan berabermiş rolü oynamaları istenir; bir kız isteme müsameresi yapılıp sonrasınra herkes kendi yoluna gidebilecektir. Ancak komedi filminde olduğu gibi burada da işler yolunda gitmez ve yine Ziya (Şener Şen) abisinin evleneceği kadının kızı ile onların evinde müstakbel yengesine basılır. Bu arada basılma derken gerçek bir şey değil, sadece Ziya’nın o evde olmasıdır sorun olan. Ziya eski yengesinin evine kadar kaçar, ancak tam o sırada orada olan kız isteme merasiminin de içine etmiş olur. Münir Özkul kendi nişanlısına basılır, derken Adile Naşit’in nişanlısı da gelerek ortamı şenlendirir ve müsamere kötü bir şekilde son bulur.

[flashvideo file=http://www.youtube.com/watch?v=2bq7GSK0H2Y /]

Artık çocuklarımızın canına tak etmiştir ve ertesi gün Taksim meydanına pankartları ile giderek açlık grevine başlarlar. O yıllarda bu tür eylemlere şimdikinden daha çok tahammül vardır sanıldığının aksine. Velhasıl, bir gün boyunca eve gelmeyen çocuklarını merak eden Adile Naşit inadını kırar ve Münir Özkul’un yanına gider oradalar mı diye – o yıllarda cep telefonu olmadığı için, karşı karşıya gelen çiftimiz daha iyi diyaloglara imza atarlar. Birlikte çıkar, hastaneleri karakolları araştırır ve eli boş olarak eve gelirler; biçare. Ve yine kahramanımız Ziya, senaryonun kilit ismi, elinde gazetesi ile çıkagelir ve çocukların yerini gösterir. Çocukları ilk başta ikna edemezler, taleplerini kabul edemez ve sinirle ayrılırlar. Ancak akşam olur, yağmur yağmaya başlar ve Adile Naşit çıkagelir. Birlikte buraya nasıl geldiklerini konuşurlar toplamda dört cümle ile – daha fazlası değil. Sabahına çocuklarının yanına gidip, tüm isteklerini kabul ederler ve filmi mutlu ve neşeli bir biçimde bitirirler.

Filmin atmosferi ile ilgili benim en çok dikkatimi çeken küçük detaylardan biri de insanların dışarı çıktıkları zamanlardaki giyim kuşamlarıdır. Ne kadar yoksul olsalar da, ütülü bir takım elbise giyilir ve kravat takılır; saçlar taranır. Yıllardır görmeseler de kardeşleri ile buluşmaya giderken bile jilet gibi olmaya gayret ederler. Takım elbise şimdikilerde olduğu gibi, kravatını uçuştura uçuştura sağa sola koşturup bir yandan da elindeki cep telefonu ile bağıra bağıra “r”leri anglosakson bir dilden alan garip hırslı adamların üniforması değil, herkesin, kıyafetidir. Bir saygı nişanesidir. Giyinip pastanelerde buluşulan, sinemaya giderken, Taksim’e çıkılırken kravatın düzeltildiği yıllar. Benzer sahneler aynı dönemde çekilen diğer filmlerde, hatta Hababam sınıfında bile mevcuttur.

Filmin bir diğer parantez açılması gereken karakteri Ziya’dır. Tüm palavrasına, atıp tutmasına, havasına rağmen, her yerden kovulur Ziya. Filmin başında Almanya’dan, kaçak olduğu için sınırdışı edilir gelir. İzmit itfaiyesinden kovulur gelir. Jilet satar karakolluk olur, şeker araklar tutturamaz. Abisi ile yengesi görüşmeye başlar, her ikisini de idare ettiği için kovulur her ikisi tarafından. Sevgilisinin evine sığınır, kızın annesi yakalar; yine kovulur. Ancak filmin senaryosunda çözülen her düğümde, bilerek veya bilmeyerek parmağı vardır her zaman. Ve tüm palavrasına rağmen ait olduğu insanlardan asla kopamaz.

70lerden bir ortasınıf hikayesidir Neşeli Günler. O yıllarda ortasınıf çok yukarıda değil, yoksullar da bugünkü kadar dipte değildir. Bu nedenle neşesi fazladır belki de.

kategori:
izlenim

ilgili