Nine: Görkemli Hayal Kırıklığı

Hollywood kapılarından içeri girince sizi parıltılı ve şaşaalı bir dünya karşılar. Size hayallerinizdeki her şeyi vaat eder. Hatta bazen daha fazlasını da verebilir. Sizi büyüler, mutlu eder ve bütün...

nine-2010-rob-marshall.jpg

Hollywood kapılarından içeri girince sizi parıltılı ve şaşaalı bir dünya karşılar. Size hayallerinizdeki her şeyi vaat eder. Hatta bazen daha fazlasını da verebilir. Sizi büyüler, mutlu eder ve bütün günlük hayatın dertlerinden, sıkıntılarından kurtarır. Bir şartı vardır Hollywood’un: cüzdanınızın kabarık olması. Evet, bütün bu büyüleyici fanteziler, parıltılı dünyalar sadece ve sadece parası olanlarındır. Eğer parası olmayan bir insansanız Hollywood’un size vaat edebileceği başka şeyler vardır: garsonluk, temizlikçilik, hamallık ve daha bir sürüsü.

Şu aralar Hollywood’un durumu hiç içaçıcı değil. Aslına bakarsanız bütün üretim kaynakları tükenmiş. Eskisi kadar iyi filmler çıkmamaya başlamış ve onlar da çareyi eskiden kalma iyi filmleri eşeleyip onların birbirinden kötü yeniden yapımlarını yapmakta bulmuşlar: (bkz. The Day Earth Stood Still, City of Angels, The Women, Sabrina…). Bu yeniden yapımlar eleştirmenler tarafından yerden yere vurulsa da gişede tutunca Hollywood’un çok da umrunda olmamış eleştirmenlerin ne dediği.

Benzer bir durumdan nasibini alan Nine müzikalinin ortaya çıkış masalına bir hatırlayalım:

“Hollywood’un bir anlamda tiyatro kolu olan Broadway zamanında Fellini’nin şaheseri olarak nitelenebilecek 8½ adlı filmini müzikalleştirip, bir de yarım ekleyip Nine diye sunmuş tiyatro sahnelerine. Oyun pekâlâ beğenilmiş, sevilmiş ve iyi tepkiler almış Broadway’de; hatta yetmemiş beş tane de Tony ödülü almış. Zaten özgünlük sıkıntısında olan Hollywood da, biricik arkadaşı Broadway’in kapısına gidip “Geç olsun, güç olmasın” diyerek Nine’dan bir film uyarlama konusunda izin almış. Aslında çok da geç olmuş, çünkü oyun 1982de sahnelenmiş ilk defa ve yaklaşık yirmi yedi sene geçmiş aradan. Böyle bir film için kadro toplanmaya başlanmış hemen. Yönetmen koltuğuna muhteşem bir müzikal örneği olan Chicago’nun yönetmeni Rob Marshall oturmuş. Senaryoyu da Anthony Minghella ile Michael Tolkin üstlenmiş. Ama filmin en ağır topları şüphesiz oyuncularmış. Kimler yokmuş ki oyuncu kadrosunda: Nicole Kidman, Penelope Cruz, Marion Coutillard, Judi Dench, Sophia Loren ve daha bir sürüsü… Hal böyle olunca, daha film vizyona girmeden tonlarcası yazılmış, çizilmiş, söylenmiş… Herkesin merak konusu olunca ister istemez beklentiler artmış. Kolay mı? Konu koskoca Fellini’nin 8½ isimli şaheserinin uyarlamasıymış sonuçta. Film vizyona girmiş, izlenmiş, tartışılmış derken çok da fazla beğenilmemiş.”

İşte bunca beklentinin boşa çıkmasının merkezinde de başta bahsettiğimiz şey yatmıyor değil. Öncelikle Fellini’nin 8½ adlı filminden biraz bahsetmemiz gerek. Fellini 8½ adlı filmini yazarken tam da yaratmış olduğu karakter olan Guido Contini’nin ruh hali içerisindedir: Contini bir film yapmaktadır ve ortada sürekli bu film muhabbeti dönmektedir. Yapımcılar Guido’yu film konusunda sıkıştırmaktadır ama Guido henüz hiçbir şey yazmamıştır ve ne yazacağını da bilememektedir. Bütün bu ilhamsızlığın arasında Guido etrafını saran kadınlarında ilhamı aramaya başlar. Evet, tıpkı Fellini gibidir Guido: Kadınlar onun için cinsel bir obje olmanın ötesinde tinsel birer objedirler. Kimler yoktur ki bu kadınların arasında; annesi, karısı, metresi, aktrisi, çocukluğundan hatırladığı bir dansçı ve dahası… Filmin merkezinde Guido, Guido’nun kadınları ve yazmakla yükümlü olduğu senaryo vardır. Bir yandan kadınlarıyla ilişkilerini çözmeli ve bir yandan da ilham perileri olan kadınlardan ilham alarak filmini yazmalıdır.

Fellini tam da bu dönemde aynı şekilde bir ilham sorunu yaşamakta ve ne yazacağını bilmemektedir. Bu anlamda film yarı oto-biyografiktir. Fellini basit bir biçimde çekmemiştir filmini. Guido’nun çok katmanlı karakter yapısı ve diğer bütün karakterlerin çok derin bir yapıya sahip oluşu çarpar gözümüze. Bütün bu eğlencenin içinde ciddi bir karakter draması yatmaktadır ve Fellini bunu mükemmel bir içtenlikle yansıtmıştır sahneye. Aslında filmin büyük başarısını sağlayan da bütün o ince mizah öğelerini derinlikli karakter dramasıyla harmanlayabilmesinde yatar.

daniel-day-lewis-nine.jpg

Bu noktada Nine’a girmeden önce bahsetmemiz gereken en önemli noktaysa Hollywood’un bir filmi uyarlarken ondan aldıkları ve ona kattıklarıdır. Hollywood uyarlamalarının birçoğuna baktığımızda ortak olan belli başlı noktalar görmek mümkündür. İlk göze çarpan öğe şüphesiz ki filmin seyirci için daha kolay izlenebilir (!) hale getirilmesi durumudur. Bu kolay izlenebilme halini, hafifletilmiş ve özgünlükten uzak bir sinema dili olarak yorumlamak da mümkün. Bir bütün olarak görmeye çalışırsak Hollywood’un yeniden uyarladığı filmleri “Nasıl seyircinin dikkatini çeker ve gişeden iyi bir miktar parayla ayrılırım?” sorusuyla çektiğini söylemek acımasız olmakla birlikte yanlış sayılmaz.

Nine’ın yaşadığı sorun da tam burada bahsettiğimiz şeyle örtüşmüyor değil. Yönetmen olarak karşımıza çıkan Rob Marshall Chicago’da karşımıza çok iyi filmler çıkarabileceğini ve gayet özgün bir dili olduğunu bizlere göstermişti. Chicago da bir uyarlamaydı ama esas kaynağını bir Amerikan Broadway oyunundan aldığından ve Amerikan kültürüne ait öğeleri en incesine kadar kullanmasından dolayı yönetmenin yaşadığı bir yabancılaşma durumu söz konusu değildi. Oysa ki Fellini’nin filmi çok özgün bir sinema diline sahipti. Dolayısıyla zaten bir Broadway müzikali olarak uyarlandığında Fellini’ye ait bütün o hınzır ve muzip öğeleri ister istemez yitirmişti. Marshall’ın dışında bir de elimizde Minghella var ki; onun başarılarından bahsetmekle bitmez: (bkz. English Patient, Cold Mountain, Talented Mr. Ripley). İki sene önce ölen Minghella çok da uzun olmayan sinema hayatına birçok iyi film sığdırmıştı, fakat bahsettiğim gibi o da durumu ele alırken maalesef Fellini’nin özgün diline yaklaşamıyordu.

Filmin kusur olarak nitelendirilebilecek noktalarına geldiğimizdeyse, gözümüze çarpan şeyleri eşelemek istiyorum. Öncelikle Marshall’ın Chicago’da birbirleriyle muhteşem bir biçimde harmanlamış olduğu gerçeklerin dünyası ve müzikalin dünyası gerçekten çok başarılıydı ve Chicago’yu bu kadar sevilmeye değer kılan şeydi aslında. Diğer taraftan burada konunun ele alınışında bu sorunu görüyoruz. Marshall burada hikayeyi bir bütün olarak ele almak yerine parçalar halinde sunuyor bize. Örneğin önce Guido’nun sıkıntılarını bizle paylaştığı bir müzikal bölüm izliyoruz. Ardından metresinin onun üzerindeki düşünceleri hakkında bir başka bölüm derken film bu şekilde kendini sürdüregidiyor. Bu da filmdeki bütünlük olgusunun kaybolup yerini epizodik bir gösteriye bırakmasına neden oluyor. Adeta Marshall sırası gelen aktrise ya da aktöre “Hadi senin sıran, git ve en iyisini yap!” diyor ve onlar da ellerinden geleni yapıyorlar. Bu noktada Marshall’ı suçlayabileceğimiz gibi pekala Hollywood mentalitesini de suçlamak mümkün. Zira bunca ünlü oyuncunun bir arada olduğu bir filmin içerisinde oyuncuların yeteneklerini göstermesiyle değil de onları pazarlamakla uğraşıyor Hollywood. Bu açıdan bakacak olursak başarıyor da. Filmin bu noktada yaşamış olduğu bütünlük sorunu, filmin başarısını ciddi anlamda sekteye uğratan en önemli noktalardan biri.

nine-2010-film.jpg

Daha önce bahsettiğimiz gibi Fellini’nin 8½’u derinlikli bir karakter dramasıydı. Yani karakterlerin inandırıcılığı oldukça yüksekti. Hepsinin kendi açısından tutkuları, endişeleri, dertleri ve sıkıntıları vardı. Nine’ın tökezlediği bir noktanın da bu olduğunu söylemek mümkün. Bütün karakterler bu parçalanmış sahneleme düzeninin içinde tamamen birbirlerinden habersiz bir şekilde gelişiyor ve oyuncuların da karakterlerin içine girebilmesi karikatürize bir düzeyde gerçekleşiyor. Bir tek Guido’nun diğerlerine göre daha derinlikli bir karakter olduğunu söylememiz mümkün. Zaten onun üzerine kurulu bir filmin içerisinde onun ciddi anlamda karikatürize bir hale indirgenmesi filmi bir felakete sürükleyebilirdi.

Teknik anlamda baktığımızda hem Hollywood’un hem de Marshall’ın başarısını gördüğümüzü söylemek mümkün. Şarkılar eğer kendinizi kaptırırsanız gerçekten çok eğlenceli. Koreografi açısından sahne şovlarının da oldukça iyi olduğunu söylememiz mümkün. Kate Hudson’ın moda muhabiri olarak filme zorla sıkıştırılmış şovunun rahatsız ediciliği olsa da “Be Italian”,“A Call from The Vatican” ve “Guido’s Song” gibi şarkıların sahne şovları oldukça başarılıydı. Oyunculuk anlamında bakacak olursak Cruz, Kidman, Lewis ve Loren’in performanslarını ortalama bulduğumu söyleyebilmem mümkün. Diğer taraftan filmin en iyi performanslarını veren oyuncular olduğunu düşündüğüm kişilerse Dench ve Coutillard. Hatta Coutillard dururken Cruz’un Oscar adaylığı almış olması beni şaşırtmadı değil.

Bütün bu öğeleri göz önünde bulundurduğumuzda Nine’ı ortalama bir film olarak nitelemek yanlış olmaz. Fellini’nin 8½ filmine ait o özgün sinema dilini ararsanız, emin olun sizi asla tatmin etmeyecektir. Ama eğer filmi bir müzikal olarak düşünür ve aklınıza en önemli beklenti olarak eğlenme olgusunu yerleştirirseniz, Nine’ın size sunabilecekleri oldukça iyi. Özetlemek gerekirse, Nine özgün olmasa da ciddi anlamda eğlenceli ve parıltılı bir Hollywood filmi.

kategori:
izlenim

ilgili