No Distance Left To Run: İngiltere’nin Duygusal Çocukları

Blur'un grubun öyküsünü tüm içtenliğiyle paylaştığı belgeseli "No Distance Left To Run"ı Busen Dostgül yazdı....

“No Distance Left To Run” deyince belki size yabancı gelebilir ama biraz Play Station’da maç yaptıysanız veya müziğe az biraz ilgim var derseniz zaten kimden bahsettiğimi anlamakta güçlük çekeceğinizi sanmıyorum. İngiltere’nin müzik akımlarının ortaya çıkmasında veya patlamasında başı çeken memleket olduğunu var sayarsak Blur’un müzik tarihindeki yerini de az çok gözünüzde canlandırmış olurum diye düşünüyorum.

Brit Pop akımının en önemli isimlerinin başında gelen Blur, kendisine yakışır bir şekilde hazırladığı filmde, kendilerinin – giriş, gelişme, sonuç – dönemlerini “muhteşem” bir şekilde anlatıyor. Konser görüntülerinin, eski kayıtların, röportajların, en doğal anlarının ve daha nice ortaya çıkmamış görüntünün yer aldığı filmin yapımcı şirketi Pulse Films. Beatles’dan tanıdığımız Parlaphone Records tarafından hazırlanan filmde hikaye tüm içtenliğiyle ve doruk yapan bir duygusallıkla işleniyor.

Damon Albarn, Graham Coxon, Alex James ve Dave Rowntree’den oluşan Blur’un belki de hiç bilmediğiniz yönlerini görme fırsatını yakaladığınız “No Distance Left To Run” tamamen kız duygusallığında hazırlanmış bir film diyebilirim. Zaten filmi izlediğinizde grup elemanlarının her birinin ne kadar duygusal olduğunu anlayacaksınız. Çocukluk dönemlerine denk gelen ve  grubu kurma sürecindeki doğal hallerinin nasıl olur da yıllar geçse de aynı kaldığını özellikle vurguladıkları sahnelerden akılda kalan cümle Damon’dan geldi: “Whatever happens, we are brothers and sisters”.

Birbiri ardına yayınladıkları single’lar ile dönemin babalarından Oasis’e kafa tutmayı bile başarmış ve hatta minik bir yarışa girdiklerini anlatan dönemdeki heyecanlarını her daim korumayı başaran Blur, daha sonra yaşadıkları dönemlerde pek de parlak zamanlar geçirmiyor. Beraber büyümüş bu dörtlüden gitarist Graham Coxon, 2002 yılı dolaylarında arkadaşlarına gruptan ayrılması gerektiğini, bunun kendisi için şart olduğunu ve kafasını toplamaya ihtiyacı olduğunu söylerken aslında filmin en vurucu anlarının da başlangıcını yapıyor. Geçtiğimiz yıl çekilen filmde “özeleştiri”nin tavan yaptığını da görmemek elde değil. Grup üyeleri sürekli, yaptıkları hareketlerin ne kadar gereksiz, aptalca olduğundan bahsederken yine de sırıtmayı ihmal etmiyorlar. Graham’sız süreçte pek de iyi bir dönem geçirmeyen Blur, onsuz sadece 1 albüm kaydetmeyi başarıyor. Bu dönemde (artık tesadüf müdür bilinmez) evlenen veya hayatları farklı bir biçimde şekillenmeye başlayan grup üyeleri yavaş yavaş duygusallaşma sürecine girerken, bu albümlerine de yansıyor.

2009 yılının sonuna doğru Graham’ın gruba geri dönmesiyle yeniden gülmeyi hatırlayan Blur, bu kez kariyerlerinde unutulmaz anlardan biri olacak İngiltere’nin en önemli müzik festivallerinden biri olan Glastonbury’e headliner olarak çağırılıyor. İlk konserlerini verecekmiş gibi heyecanlanan Damon Albarn, bu performanslarında eskiyi aratmamaları gerektiğini vurgularken adeta bir çocuk gibi heyecanlanıyor. Performansları sırasında (Graham’ın da etkisiyle) duygusal anlar yaşayan Blur, en sevilen şarkılarından “Tender”ı çalarken Damon Albarn gözyaşlarını tutamıyor. Daha sonra ise bu konserin Blur adına hayatlarındaki en iyileştirici ve birleştirici an olduğunu söylüyor.

Küçük yaşlardan beri beraber olan dört çocuğun “nerden-nereye” hikayesinin anlatıldığı “No Distance Left To Run”, tek kelimeyle müzik kategorisinde hazırlanmış materyallerin şu ana kadar izlediğim en iyilerinden biri. Başarıları ile zaten adını duyurmayı başarmış grubun bir de öbür yüzünü görmekte kesinlikle fayda var. Emin olun pişman olmayacaksınız ve Blur’a bir kez daha saygı duyacaksınız. Kendinizi birden fazla kere izlerken bulursanız da lütfen şaşırmayın.

kategori:
haber

ilgili