No: Nasıl da Birmiş Meğer Hasretler!

Engin Eryiğit, son dönemlerin en iyi politik filmlerinden NO'yu ayrıntılı bir şekilde inceledi....

Reklam sektörünü bir dolandırıcılık düzeni, boş vaatler bütünü olarak gören F.Scott Fitzgerald, reklamcılığı “İnsanlığa yapıcı katkısı sıfırdır. Bunu kabul etmeden dürüstüm diyemezsiniz.” sözleriyle betimler.

Kayıp Kuşak hayranıyım. Bu jenerasyon tarafından yazılmış her şey başımın üstünde… Lakin Muhteşem Scotty burada yanılıyor! Kanıt mı? “El plebiscito nacional de Chile de 1988” yani 5 Ekim 1988 Şili ulusal referandumu… Zira 1973 askerî darbesiyle başa geçen Augusto Pinochet Ugarte’nin iktidarı, o halkoylamasında – reklamcılığın gücüyle – son buldu. no 1

Açıklayalım: Referandum öncesi 27 akşam boyunca ‘Evet’ ve ‘Hayır’cılara kendilerini ifade etmeleri için 15’er dakika TV propagandası hakkı verildi. ‘Ortanın solu’ bir koalisyondan oluşan ‘Hayır’ cephesi bu hakkını, sürgünden dönmüş parlak reklam dehası René Saavedra’nın öncülüğündeki bir kampanyayla kullandı. Üstelik René bu işi gizliden, ‘freelance’ yaptı zira çalıştığı reklam ajansındaki patronu ‘Evet’çiydi. Hatta patron ‘Evet’ cephesinde aktif olarak görev alıyordu ve bir süre sonra iki kampanyanın beyni olarak karşı karşıya kaldılar. Normalde böyle bir kampanyada işkence, sefalet görüntülerinin kullanılması beklenirdi. Ama Saavedra jingle’lar, gökkuşağı, gülümseyen, eğlenen insanlar eşliğinde bir proje üretti.

“Önce görmezden gelirler, sonra sana gülerler, sonra seninle dövüşürler ve sonra kazanırsın!”

Ve %55,99’la kazandılar! ‘Evet’ cephesi %44,01’de kaldı. Hâlbuki Pinochet ve yanındakiler başlarda “Nasıl olsa %1 oy bile alamazlar. Kampanya yapmakla vakit kaybetmeye gerek var mı?” diye düşünmüşlerdi. Referandumda Gandhi’nin yukarıdaki meşhur sözü teyit edildi! Gerçi cuntanın gidişi 1 buçuk yıl kadar sürdü. Ama sonuçta gitti ve önemli olan buydu. Şili, 1973 öncesi tüm Latin Amerika ülkeleri arasında en uzun demokrasi geçmişine sahip memleketti ve halk, yol yakınken yanlıştan dönmeyi tercih etti. Başkanlık ve parlamento seçimleri yapıldı. 11 Mart 1990’da Patricio Aylwin Azócar, devlet başkanlığı koltuğunu Pinochet’ten devraldı.
no 2
Şilili genç yönetmen Pablo Larraín’in son filmi “No”, bu süreci konu alıyor. Yazı içinde bol bol link paylaştık. Bunlar “Hayır” kampanyası için çekilen orijinal reklam filmleri… Dönemin konjonktüründe ne kadar olağandışı, ne kadar ‘zamanın ötesinde’ bir iş yapıldığını göreceksiniz. Gerçek arşiv görüntüleri ve onlarla uyum içinde çekilmiş sahneleriyle film, dünya siyasi tarihinin bu ilginç olayını belgesel ile kurgu karışımı bir tatla, mükemmel anlatıyor. Bu yıl “En İyi Yabancı Film” dalında Oscar’a aday gösterilerek bunu başaran ilk Şili filmi olması da kalitenin bir tesciliydi. (Tabii adaylar arasında Haneke’nin Amour’u olunca haksız rekabet doğdu ve ödül Avusturya’ya gitti.) Ben öncelikle biraz filmin 1976 doğumlu genç yönetmeni Pablo Larraín’den bahsedeceğim ve sanırım bu hikâye size kendi hayatınızdan kesitler hatırlatacak. Çünkü 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat zihinlerimizde iyi şeyler canlandırmıyor. Çocukluğumuz mutlaka bunlardan birine rastladı.

“Waldo, sen neden burada değilsin?”

Alejandro Zambra’ya, yüzlerce kişinin idam edildiği ve kaybolduğu Pinochet dönemi konusunda öfkeli olup olmadığı sorulduğunda, Şilili genç yazar şunları söylemiş: “Ben diktatörlükte büyüdüm. İlk kelimelerimi diktatörlük zamanında söyledim. İlk kitaplarımı diktatörlükte okudum.” No’nun galasında Pablo Larraín’e bir muhabir, Zambra’nın bu sözlerinden haberdar olup olmadığını soruyor. “Tabii ki!” diyor Larraín… “Fakat biraz fark var. Ben şiddete hiç maruz kalmadım. Yoksulluk da çekmedim. Son derece rahat ve tehlikeden uzak bir çocukluğum oldu.”

Sağ görüşlü bir siyasetçinin oğlu olan Pablo, gerçekten de hiç sıkıntı çekmeden, ‘özel okullarda’ büyüdü. Ülkede aslında neler olup bittiğini anlamaya başladığında 15-16 yaşındaydı. Binlerce kişinin o yıllara dair korku ve acı dolu hatıralarının olduğunu gördü. Onların tarafında olması, acılarını paylaşması gerektiğini düşündü. Ve olup biteni kendi mesleği, kendi sanatı olan sinema yoluyla ifşa etmeye karar verdi.

René Saavedra (filmde Gael García Bernal) bu açıdan Larraín’i, hatta bu keşfi yaşayan herkesi temsil ediyor. Saavedra aslında babasının siyasi görüşünden dolayı Meksika’ya sürülmüş. Geri döndükten sonra minik oğluyla beraber Santiago’da yaşıyor. Politikayla pek ilgilenmeyen genç bir reklamcı. Arada bir kaykayıyla dolaşıyor. Siyasi işlere bulaşmadan, bir reklam ajansında meşrubatlar, pembe diziler için slogan buluyor, ‘storyboard’ çiziyor, toplantı ‘set ediyor’, ‘clue’ vermeden ‘conservative’ bir bütçe çerçevesinde çalışarak müşteriye ‘bullshit’ bir fiyat çıkarıp daha ‘selective’ ‘comment’lerle ‘innovative’ bir ürünü ‘underline’ ediyor ve bu esnada ‘win win situation’lar yaratabiliyor. (5 yıldır Maslak’ta çalışıyorum. Bunu sabaha kadar yapabilirim!) Fakat görünürdeki müreffeh Şili’de arka planda dönenleri fark ettiğinde, yavaş yavaş kampanyanın merkezindeki adam haline geliyor.

Saavedra’nın ‘ajans başkanı’ Luis Guzman rolünde Şili’nin önemli tiyatro ve sinema sanatçısı Alfredo Castro var. Castro, Larraín’in daha önceki uzun metraj filmleri Tony Manero (2008) ve Post Mortem’de (2010) de rol aldı. Bu arada “Tony Manero”, John Travolta’nın Cumartesi Gecesi Ateşi’nde canlandırdığı karaktere kafayı takmış bir gangsterin öyküsüdür ve bizleri 1978’e götürür. Tıpkı Pinochet gibi onu da hiçbir engel durduramamaktadır. Post Mortem ise 1973’ü, darbeyi takip eden ilk günleri, cesetlerin giderek çoğalmasına tanıklık eden bir morg çalışanının gözünden anlatır. Larraín bunu planlamamış olsa da, No ile birlikte bu filmler bir üçlemeye dönüştü. Ve seri burada tamamlandı. Zira yönetmenin kendi ağzından, “Gizem dolu bir süreçle karşılaştım. Bu görünmez gerçeklikten binlerce hikâye türetebilirsiniz. Ama benden bu kadar.”minvalinde bir açıklaması bulunuyor.

“La alegria ya viene – Mutluluk geliyor!”

Augusto Pinochet 1973’te CIA destekli bir askerî darbeyle Salvador Allende’yi devirip başa geçti. Fakat kısa süre içinde gün yüzüne çıkan insan hakları ihlallerinin ardından, özellikle uluslararası toplum bu yönetimin meşruiyetini sorgulamaya başladı. Üzerindeki baskı artan Pinochet, “Yapın bakalım referandumunuzu! Halk beni seviyor. Sandığa çakılacaksınız.” dedi. (Tam olarak bu sözcükleri kullanmamış olabilir. Ben uyduruyorum.) Ama ufak tefek bir reklamcının Şili halkına saadet sattığı, dans ettirip şarkı söylettiği bir kampanyaya ve kolayca akılda kalan “Mutluluk geliyor” jingle’ına tosladı.

Değişimin kıyısındaki kafası karışık Şili’yi çok güzel anlatıyor dedim lakin filme karşı muhalif sesler de yükselmedi değil. Üstelik (ilginçtir ki) başlıca itirazlar, o efsanevi süreci basitleştirdiği gerekçesiyle ‘sol kanat’tan geldi! Hakiki ‘No’ kampanyasında görev almış avukat, akademisyen ve eski siyasetçi Genaro Arriagada, “Gerçekle alakası yok. Sendika ve öğrenci hareketleri bu kadar güçlü olan, sağlam siyasi partilere, aktif bir insan hakları duruşuna ve köklü bir politik geçmişe sahip bir ülkeden bahsediyoruz. Meksikalı bir reklam züppesi kaykayıyla geliyor ve “Beyler, işte bunları yapacağız” diyor. Bu, kötü bir karikatürden başka bir şey değil.” sözleriyle sert bir eleştiri yaptı.

Arriagada’nın haklı olduğu yönler var, zira filmde arka plandaki muazzam çabaya hiç değinilmemiş. Fakat Larraín de “Ben bir sanatçıyım. Resmî tarihçi değilim. Zaten senaryo da Antonio Skármeta’nın El Plebiscito adlı tiyatro oyunundan hareketle yazıldı.” diyerek ustaca bir hamleyle tenkitleri savuşturdu. Biraz mantıklı düşününce, Şili’nin 15 yıl aradan sonra ‘Hayır’ demesinin sadece bir medya/reklam kampanyasıyla değil, çoğunluk demokrasiye dönmeyi istediği için mümkün olduğunu kolayca anlayabiliyoruz. Ama diğer türlü olduğunu düşünmek de güzel ve bırakın en azından film bağlamında zihinlerimizde böyle kalsın!

Bir cümlede ‘son tahlilde’ demeyi de başarsaydım görev tamamlanmış olacaktı! Şaka bir yana, siyaset üzerine yazmayı pek sevmiyorum. “Ben güzel günlerin şairiyim” diyen Melih Cevdet kadar olmasa da, cazibeli şeylerden bahsetmek daha fazla hoşuma gidiyor. Bunda politikanın çıkar amaçlı ‘yanar döner’ doğasının ve (çok özür dileyerek) “aynı bokun laciverti” olma özelliğinin büyük payı var. Hemen Twitter’a bir göz atayım. Mesela… Bir arkadaşım “Rachel Corrie’yi unutmayacağız.” diye yazmış. Tabii ki unutma. İnsanlığın öldüğü anlardan biridir Rachel Corrie olayı. Ama buldozerleri/tankları/panzerleri bazen romantik bulur, bazen görmezden gelirsen nasıl olacak bu iş? Kendi ülkenden birileri panzer altında kaldığında sesin çıkmamıştı. Siyaset tam da bu şekilde “nabza göre şerbet vermeyi” muteber buluyor. Oysa ben istiyorum ki o buldozerlere/tanklara/panzerlere hiçbir zaman ihtiyaç olmasın. Aramızda böyle bir uyuşmazlık var ilm-i siyaset’le… Diğer yandan Şili’ye yolumuz düşmüşken bir film daha yazmak istiyorum. (Bu arada her kıtadan bir ‘yalnız ve güzel ülke’ seçecek olsaydım Güney Amerika’daki tercihim kesinlikle Şili olurdu. Nedenini bilahare anlatırım.) Savaş her zaman saçmadır. Ama Şili’yle Arjantin’in savaşması iyice saçmadır! 1978’de sudan bir sebeple bu neredeyse oluyordu. Alex Bowen’ın yazıp yönettiği “En İyi Düşmanım – Mi mejor enemigo (2005)” işte bu Beagle Kanalı gerginliğini trajikomik bir dille anlatıyor. Şili-Arjantin sınırında görüşmek üzere… ¡Adiós!

kategori:
izlenim

ilgili