Odd Man Out: Gerilim ve Sıkıntıyla Boyanan Bir Tablo

Savaş sonrası yalnızlık hissi, vicdanın taşıyamayacağı ağırlıklar ve bir film noir...

Yıl 1947, dünya savaştan çıkmış, her insan yaşadığı korkunç travmaları atlatmaya çalışıyor. İngilizcedeki Odd Man Out (sürüden ayrı kalmış, garip insan) deyimi herkes için geçerli, herkes savaş sonrasındaki yeni dünyaya alışmaya çalışıyor. Savaşı ordu adına halka moral vermek için filmler çeken ve ordu psikiyatri bölümünde subay olarak geçiren Carol Reed, yeniden sinemaya dönerken bu travmaları ve yalnız kalma duygusunu anlatan bir senaryo üzerinde çalışmaya başladı.

Odd Man Out, Kuzey İrlanda’nın bilinmeyen bir kentinde (filmde ismi açık edilmese de Belfast olduğu her sahneden bellidir) hapisten kaçırılan örgüt lideri Johnny McQueen’in, (yine filmin başında tersi bir yönde uyarı bulunmasına rağmen IRA olduğu açıktır) Ryan ailesinin evinde 6 aylık zorunlu misafirliğiyle başlar. Ailenin kızı Kathleen kendisine olan duygularını gizlemiyordur. Ancak Johnny devamlı bir dikkat, paranoya ve korku girdabında yaşamak zorunda olduğu için gözü etrafı görmez. Çevresindeki insanlar, Johnny’yi ele vermek veya saklamak arasında gelgitler yaşarken filmin boyunca kime güveneceğini bilmeyen, Carol Reed’in ustalıkla ördüğü diyaloglarla şüphelerinin büyük bölümünde haklı olduğu ortaya çıkan kahramanımız, giderek daha büyük bir karanlığın içine düşer.

Johnny’nin hikayesini ve filmin gidişatını değiştiren olay, örgütün bölgede bir soygun talep etmesi olur. Eski radikal görüşlerini değiştirmiş olan baş karakterimiz, silahsız yöntemler konusunda diretse de soyguna katılmak durumunda kalır. Hemen her film noir’da örneklerini göreceğimiz “Bir olayın nasıl sona ereceği konusunda farklı ihtimaller varsa, genelde en kötüsü olur” tezine uygun bir şekilde Johnny kaçarken güvenlik görevlisini öldürür ve aynı zamanda yaralanır.

Artık Belfast sokaklarında tüm polisin aradığı bir kaçaktır. Başına konulan ödül tüm dostlarının başını döndürecek kadar büyümüştür. Devamlı kan ve olayları doğru değerlendirme yeteneğini kaybeden Johnny, kaçınılmaz sona doğru hızla yaklaşır. Kimsenin yaşadığı yerde istemeyeceği bir katile dönüşen karakterimiz kentin içinde bir o yana, bir bu yana sürüklenir. Her gittiği yerde büyük bir korku ve paranoya ile karşılaşır ve varlığının istenmediği kendisine açıkça hissettirilir.

Dünya üzerindeki varlığı giderek zayıflayan Johnny’nin hem bedenen, hem de ruhen sönüşünü izleriz. Carol Reed’in kitabını uyarladığı F.L. Green, romanı unionist (İngiletere’ye bağlı kalmayı savunan grup) bakış açısıyla yazmış olsa da, yönetmen tarafsız kalır. İnsanların korkularını, şiddetin işin içine girmesiyle herşeyin karmakarışık olmasını, filmde rol alan her oyuncunun eksiksiz mükemmel performanslarının yardımıyla anlatır.

Filmin başrolündeki James Mason’ın olağanüstü performansı, korkuyu, katil olmanın vicdan azabını, bir yandan “Öleyim ve herşey bitsin” boşvermişliğini seyirciye birlikte yaşatır. Birçok filmde, sempatik tavırlarıyla izlediğimiz oyuncu, 15 yıl sonra Kubrick’in Lolita’sında izleyeceğimiz Humbert Humbert karakterini anımsatan bir performans sergiler. Yakışıklı yüzünün arkasında canavarca duygular, büyük bir iç çatışması ve korku taşıyan bir adam…

Filmin en ilgi çekici yönü ise kuşkusuz Reed’in karanlık Belfast sokaklarında sinematograf Robert Krasker ile birlikte yarattığı olağanüstü görüntüler… Gölgeler, çoğu zaman filmde oyunculardan daha çok şey anlatır. Bu filmden iki yıl sonra sinema başyapıtı The Third Man’i çekecek olan Reed, başarısının ipuçlarını bu filmde de verir. Özellikle filmin son bölümünde karlarla kaplı sokakları gölgeler, yüzler ve hareketlerle bir tablo gibi boyar. William Alwyn’in filmin her karesine işleyen gerilim yaratan ve acı veren müzikleri oyunculukların ve görüntülerin etkisini en üst düzeye çeker.

kategori:
izlenim

ilgili