Önyargıları Yıkmak: Robert Pattinson

Yeni Batman oyuncumuzun aslında ne kadar yetenekli olduğunu gösteren yapımlar...

Hepimizin de bildiği üzere Robert Pattinson, yeni Batman filminde karaktere hayat verecek oyuncu. Kendisini Twilight serisinden tanımaktayız, zaten sorun da burada baş göstermekte. Pek çoğumuz sadece Twilight serisinden tanıyoruz ve ona göre bir değerlendirme yapıyoruz. Yani pek çoğumuz az da olsa önyargılı yaklaşıyoruz kendisine. Aslında bakarsak kendisi Twilight gibi bir seride bile oyuncu olarak elinden gelenin en iyisini yapmış çok yetenekli bir oyuncu. Diğer filmleri çıktıkları dönemlere göre pek fazla ses getirmemiş olabilir, fakat en azından bir şansı hak ediyor. Çünkü kendi içlerinde aslında çok farklı filmler, gerek mizansenleri ile, gerekse diğer pek çok detayları ile güzel bir sanat filmi veya güzel bir psikolojik yapım diye değerlendirebilecek düzeydeler. Haliyle bu duvarı yıkmamız gerekiyor. İşte bu önyargılarımızı yıkmamıza yardımcı olacak filmlerden birkaçı…

The Lighthouse

20. yüzyılın başlarında Maine’de yaşayan, iki deniz feneri bekçisinin hikayesini konu ediyor. Eski bir denizci olan Thomas Wake (Willem Dafoe), gizemli bir adada bekçilik yapan bir adamdır. Uzun yıllar sonrasında Thomas’ın yanına, işlerinde yardımcı olması için Ephraim Winslow (Robert Pattinson) adında bir genç gönderilir. İkilinin arasında çok geçmeden, bir iktidar savaşı baş göstermeye başlar. Ufak bir adada deniz feneri kulübesinde hapsolan ve zamanla akıl sağlığını kaybeden bu iki adam, büyük ve derin sanrılar ile yüzleşmek zorunda kalır.

Filmin yönetmeni Robert Eggers, senaryosunu kardeşi ile birlikte yazdığı bu filmde gerek sanatsal gerekse pek çok psikolojik göndermeye yer vermiş. Açıkçası siyah beyaz olan atmosferin sessizlik ve yalnızlık ile güzel bir şekilde birleştirildiğini söyleyebilirim. Üstüne bu güzel birleşimin, kavram sanatı ile hafifçe harmanlanması ortaya güzel bir psikolojik sanat filmi çıkarmış. Renk paleti zaten filmin vermek istediği gerilimli atmosferi yansıtmak konusunda çok iyi. İki ana karakterimizin de kendilerine göre gizemli geçmişleri, yaşanmışlıkları var ve bu durum az çok bu şekilde kalıyor. Normalde bu tip karakter gizemleri izleyiciyi rahatsız edebiliyor, fakat oyuncular rollerini gerçekten profesyonelce sergiledikleri için bu durum biraz daha arka planda kalmış. Filmi izlerken beyniniz sürekli bir taraflara savrulacak, sürekli kendi kendinize olan bitene “Bu gerçek mi?” ya da “Söylenenler doğru mu?” gibisinden sorularak soracak ve arada kalacaksınız.

Garip olan kısım ise bundan gerçekten keyif alacaksınız. Yapım kendi başına günümüz sinemasının nostaljik sanat filmlerine olan özleminin vücut bulmuş hali denebilir. Filmin Freud’un psiko analitik kavramına da ufaktan değindiğini söylemem gerek. Ayrıca bir sahnede de Sascha Schrader’in “Hypnosis” tablosuna da güzel bir göndermede bulunulmuştur. Filmimizin elbette ki kötü yanları mevcut, her şeyi izleyiciden beklemesi veya belirli bir zamansal çizgisi bulunmaması, ya da size bunu hissettirmemesi gibi küçük birkaç can sıkıcı duruma sahip.

Good Time

Acemi bir soygun planı yapan Connie(Robert Pattinson) ve Nick(Benny Safdie) bir banka soyarlar; fakat Nick yakalanır ve çok zor koşulların olduğu bir hapishaneye düşer. Connie kardeşini kurtarmak için her yolu dener ve kefaret parasını bulmak için gittikleri tefecide işler daha da içinden çıkılmaz bir hal alır. Nick’i hapishaneden kaçırmaya karar veren Connie, kendisini git gide karışan olayların içinde bulur.

Ana karakterimizin yaşadıklarının verdiği kuralsızlık ve ciddiliği çok güzel yansıttığını söyleyebilirim. Renk paleti hakkında ufak bir konuya değinmek istiyorum. Aslında kullanılan palet çok güzel özellikle gece sahnelerinde çok uyumlu, fakat gündüz sahnelerinde pek de mizansen ile uyuşmuyor gibi. Az daha koyu bir palet daha güzel olurdu sabah sahneleri için, mesela The Machınıst filminin renk paleti örnek verilebilir. Müzikler konusunda biraz sıkıntılı bir film kendisi; müziklerin gereksiz uzun tutulmuş olduğu sahneler mevcut, alakasız yerlerde o anki tempo ile veya olan olay ile ilgili birbirleriyle uyuşmayan müzikler var. Kullanılan şeylere müzik de denemez, aslında arka planda çalan melodiler demek daha doğru olur.

Film’in kullanılan melodilerde biraz cimri olduğunu da söylemek mümkün, ayrıca çok az da olsa bir iki sahneden melodiler filmin kendi sesinin üstüne çıkıyor. Film’i genel olarak değerlendirdiğimizde oldukça güzel olduğunu söylemek mümkün. Basit bir hikayeyi alıp evrimleştirmeye çalışmışlar ve az çok başardıklarını da söyleyebiliriz. Bu konuya en basit örnek, filmin sunacağını sandığımız hikayeyi bırakıp olayları farklı yönlere götürmesi olduğu söylenebilir.

The Rover

Batı ekonomisinin çöküş yaşamasından on yıl sonra, Avustralya madenleri halen daha aktiftir; canlı kalmayı başaran endüstri, tehlikeli adamların hedefi olmuş konumdadır. Eric(Guy Pearce), böyle bir suç örgütü tarafından soyulur ve çok zor olan bu zamanlarda tek varlığı olan arabasını kaybeder. Kanun ve yasa diye bir olgunun kalmadığı bu dönemlerde aklındaki tek düşünce ne olursa olsun arabasını geri almaktır. Çeteyi bulmak üzere yola çıkar, fakat bulabildiği tek kişi yaralandığı için yarı yolda bırakılan Rey(Robert Pattinson) olur. İki adam arabayı bulmak için yola koyulur.

Açıkçası film size hiçbir şey açıklamadan bir anda başlıyor ve izleyiciler olarak aklımızda pek çok soru işareti ile izlemeye devam ediyoruz. Ufak kopmalar dışında, neler olup bittiğini ve nereye bağlanacağını merak ettiğiniz için filme ister istemez meraklı bir şekilde takılı kalıyorsunuz. Belki tam bir açıklama olmasa da geçmişe dair küçük ama güzel birkaç detay öğreniyoruz. Renk paletleri; mizansen, atmosfer gibi konularla oldukça uyumlu. O bariz çöl atmosferi ve insanların artık ne hale geldiğini gösteren olaylar oldukça ilgi çekici. Diyalog ve müzik konusunda biraz problem var. İki etmenden de yeterince yararlanılmamış, açıkçası diyalog konusu o kadar göze batmıyor çünkü karakterler konuştukları zaman boş diyaloglar yerine içi dolu cümleler kuruyorlar. Özellikle başrol oyuncularımızın, kendi karakterlerinin yaşadıklarından dolayı yüzlerine ve vücutlarına oturmuş olan yorucu ve o bitmişlik havasını kendi yüzlerinde gösterebilmeleri tebrik edilesi. İki farklı karakterin zaman geçtikçe birbirleriyle olan ilişkisinin yavaş ve ciddi şekilde ilerlediğini görmekte oldukça güzeldi.

High Life

Film, ömür boyu hapis cezası almış bir grup suçluyu konu ediyor. Ama bu cezadan kurtulmak için önlerinde bir seçenek vardır; o da sonu ölümle sonuçlanabilecek bir deneye katılmayı kabul etmek. Deneyi kabul eden suçlular, uzayda geçecek olan insan üreme deneylerinin bir parçası olur. Fakat hayatta kalmak hiç de kolay değildir, üstüne bir de içinde bulundukları gemi kozmik ışın fırtınası maruz kalınca her şey çok daha zor hale gelir.

Yapım her ne kadar, normal bir bilim kurgu gibi lanse edilse de aslında bundan daha fazlası. Kendisi basit bir bilim kurgu hikayesinden ibaret değil, farklı bir çalışma yapılmak istenilmiş. Ama bu çalışma biraz ağır bir ilerleyişe ve ağır bir alt metine sahip. Daha çok, film yapılırken belirli bir kategoriden çıkıp alışıla gelmişin dışında bir şey yapılmak istenmiş. Eğer normal bir bilim kurgu düşüncesi ile yaklaşmazsanız filmi oldukça beğenebilirsiniz. Günümüz sinemasında farklı etmenler denenmeye çalışılması çok güzel, fakat bunu biraz daha dikkatli yapmak gerekiyor. Eğer daha dikkatli olunmazsa filmde gördüğümüz sorunlar baş gösterebiliyor. Evet yapım gereği ağır bir tempoda olması anlamlandırabilir bir şey, ama yapımcılar kaş çizerken göz çıkarmışlar. Tempo bazen çok yavaşlıyor ve bu yavaşlama, ağır alt metinlerle birleşince gerçekten yorucu bir deneyim olabiliyor. Durum böyleyken film bunun üstüne hızlı sahne geçişleri ekleyerek, kendisi zaman akışını bozduğu durumlara da düşürebiliyor. Açıkçası karakterlerin neden bu cezaya çarptırıldığını da görebilsek fena olmazdı.

Bunların dışında film gayet farklı ve izlenilebilir, izleyiciyi rahatsız etmek istediği sahnede bu işi başarılı bir şekilde gerçekleştirebiliyor. Kamera açıları ve mizansen ömür boyu hapis cezası yemiş olan mahkumların psikolojilerini yansıtmak için elinden geleni yapıyor. Film çift taraflı bir yoğunlaşma sağlamaya çalışıyor, yani daha çok hikayeye odaklanıyor belki ama gelişen pek çok olayı alakasız bile olsa karakterlere bağlamaya çalışıyor. Bu durum ilk başta biraz anlamsız gelse de sonra bir şekilde izleyiciye bunu kabullendiriyor.

Ufak Bir Dipnot

Yazıda bahsi geçen filmler gerçekten kolay değiller, bunu izlerken fark edeceğinize eminim. Böyle ağır tempolu; psikolojik veya sanat filmlerinde rol alıp bunu başarılı şekilde yerine getirebilmek yetenek isteyen bir durum. Robert Pattinson’un da rollerini gerçekten yaşadığını görebiliyoruz, ve eminim ki kendisi gayet iyi bir Batman olacak. Burada ne yazık ki, biraz da yapımcılara ve firmaya bel bağlamamız gerekiyor. Umarım çok güzel altyapıya sahip bir karakteri popüler kültürün maskarası yapmadan biz izleyicilere güzel şekilde sunarlar. Eğer orijinal hikayeye bağlı kalınırsa ve bir şeyler sırf sevilsin diye abartılmazsa zaten film çok güzel olacaktır…

kategori:
seçki
Avatar

berk.lecter@hotmail.com

ilgili