Panic Room: Endişelenmeyin, Hiçbirimiz Güvende Değiliz

Sinan Doğrul, David Fincher dosyasındaki ikinci yazısında Panic Room'u ele aldı....

New York’un göbeğinde şehrin en seçkin mahallerinden birinde büyük ve pahalı bir ev satın almak niyetinde olan Meg Altman kızı ile birlikte yeni bir hayata başlamak amacındadır. Almayı düşündükleri evlerden birini gezerlerken Meg, odalardan birinin kâğıt üzerindeki plandan daha küçük olduğunu fark eder. Bunun üzerine evin satımından sorumlu emlak görevlisi odadaki sürprizi açıklar. Evde bir panik odası bulunmaktadır. Panik odası hane halkının kendini güvende hissetmediği acil durumlarda sığınabileceği güvelikli bir yerdir. Kapısında lazer algılayıcılar bulunan ve çelikten imal edilen bu odanın içinde evdeki bütün kameraların bağlı olduğu monitörler, ilkyardım çantaları, acil durumlar için lazım olabilecek alet edevat da mevcuttur. Fiyatı uygun bulan Meg panik odası olan bu evi satın alır.

2

Panic Room da David Fincher’ın daha önceki filmlerinde olduğu gibi travmatik bir vaka üzerine kuruludur denebilir. Eşinden ayrılmış koca New York’ta on iki yaşında diabet hastası kızıyla bir başına kalmış Meg Altman kocasından temin ettiği parayla kendine rahat ve güvenli bir ev satın almıştır. Ancak ne Meg Altman ne de kızı Sarah zannettikleri kadar güvendedir. Çünkü daha eve taşındıkları ilk gece üç adam bu evdeki konfor ve zenginlikten kendilerine düştüğüne inandıkları payı almaya gelirler. Evin eski sahibinin servetinin yarısı ölümünden sonra kayıplara karışmıştır ve servetin bu kısmının ne olduğuna dair kimsenin bir bilgisi yoktur. Eve giren üç adamın hesaplarına göre evde kimsenin olmaması gerekmektedir ama eve taşınan birlerinin olduğunu fark etmeleri planlarını değiştirmelerine neden olmaz. Hedefleri panik odasında bulunan, yeni ev sahiplerinin de varlığından haberdar olmadığı kasanın içindeki banka tahvilleridir. Fakat gelin görün ki eve yabancı birilerinin girdiğini fark eden Meg son anda kızını da yanına alarak panik odasına sığınmayı başarır. Tam da bu noktada işler çıkmaza girer çünkü panik odasına girmek o kadar da kolay değildir. Buna karşılık panik odasında güvende olsalar da Sarah’nın kan şekeri anbean düşmektedir ve Sarah’nın ihtiyaç duyduğu ilaç, odasında kalmıştır.

3

Panic Room’da sorgulanan iki temel mesele olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki kendi steril, modern hayatlarında paralarının yettiği kadar konforu ve güvenliği satın alan sınıfın dünyanın geri kalanına sırtını dönen tavrı. Meg ve kızı herkesin sahip olamadığı, olamayacağı üst sınıf bir ev satın alsalar da bu, onların hayatların geri kalan kısmını huzur içinde geçirecekleri anlamına gelmez. Kendi güvenlikleri adına alınmış onca kamera, alarm ve hatta panik odası türü önlemler bile bu zenginliğin üzerine çevrilmiş gözlerin, adı konmamış sessiz kuşatmanın bertaraf edilmesi için yeterli olmamıştır. Filmde bu güvenlik ve korunma halinin daha gündelik ve sosyal bir sorun olarak ele alınması adına eve giren kimseler bilinçli olarak profesyonel suçlular olarak gösterilmezler. İşin organizasyonunu üstlenen Junior evin eski sahibinin akrabalarından biridir. Filmin ortasına kadar yüzünde bir kar maskesiyle dolaşan ve ekibin en agresif üyesi olan Raoul bir otobüs şoförüdür. Aralarındaki en mülayim eleman olan Burnham ise çocuğunun velayetinin kendisinde kalması için paraya ihtiyaç duyan, panik odalarının yapımında çalışmış bir teknisyendir.

Bu üç kişinin yaşamları hiçbir zaman ayrıntılandırılıp filmin asıl ağırlık noktasına alınmasa da satır aralarında belirtilerek film için bir alt metin oluşturmayı başarır. Böylece bu kimselerin eve girişleri için bir neden de belirtilmiş olur ve seyirciye filmdeki gerilim için farklı bir okuma olanağı sunar. Dahası bu üç insanın film boyunca hedeflerine ulaşmak için yaptıkları her hamlede başarısız olmalarıyla beliren ve her defasında dozu biraz daha yükselen şiddet de David Fincher’ın sinemasında bulduğu her fırsatta altını çizdiği “şiddetin sıradanlığı” sorununu anlatmasına imkân sağlar.

4

Film için ele alındığını düşündüğüm ikinci mesele de aile mevhumu. Üst sınıfa dâhil edilebilecek Altman ailesi dağılmıştır. Öncesi hakkında bilgi olmasa da evliliği boyunca kocasının parası ve gücünün gölgesinde kalmış, bu gölgede hep biraz ezilmiş olan Meg Altman, günün birinde kocası tarafından başka bir kadına tercih edilince kendini iyice ezilmiş ve yetersiz hisseder. Meg’in, içinde bulunduğu bu haleti ruhiyenin üzerine bir de sırf kızının rahatı ve konforunu sağlamak adına standartların üzerinde bir ev almak için kocasından almaması gerektiğine inandığı parayı kabul etmek zorunda kalması onun için tüm yaşadıklarının üzerine tuz biber olur. Meg artık ergenliğe henüz girmiş ve bu yüzden her geçen gün biraz daha aksileşen kızıyla bir başınadır. Artık tüm amacı kendi ayakları üzerinde durup hayatını kimseden yardım almadan devam ettirmektir. Bu iradeye de sahiptir ama her şeyden önce önünde, baş etmek zorunda olduğu, gecenin bir vakti evine zorla girmiş üç “erkek” vardır.

Tüm parası ve nüfuzuyla New York’ta pek tanınan eski aile babası Stephan Altman filme sonradan dahil olur. Stephan Altman’ın daha eve girer girmez etkisiz hale getirilmesi üstüne üstlük eve giren ekibin en agresif elemanı Raoul’dan bir araba sopa yemesinin nedeni hem Meg’in mücadelesindeki tek başınalığı vurgulamak hem de belki de istediğinden çok daha fazlasına sahip olanla ihtiyacı olduğu kadarını bile elde edemeyenin karşılaşmasını seyirciye göstermektir.

Sonuçta “Parayla saadet olmaz” kuralı(!) New York’ta da geçerliymiş gibi görünmektedir. Zengin ama dağılmış, mutsuz bir aile ile parayı elde ettiğinde mutlu olacağını düşünen (Tabi bu durumun gerçekleşme olasılığını da yabana atmamak lazım) alt orta sınıf üç adam 1800’lerden kalma, dört katlı, lüks ve tarihi bir Amerikan evinde olaylı, uğursuz bir gece geçirir.

968full-panic-room-screenshot

David Fincher filmde hikâyenin içindeki gerilimi başarılı bir şekilde ortaya çıkarır. Her ne kadar genişçe olsa da sonuçta kapalı bir mekan olan ve tüm filmin içinde geçtiği evin klostrofobik havasının seyirciyi ayrıca germesini sağlar. Bu anlamda filmde evin kendisini ve özelde panik odasını birer gerilim unsuru olarak kullanmayı başarır. Yönetmen film boyunca kameranın olanaklarını da elinden geldiğince zorlar. Onunla olmadık biçimlerde olmadık yerleri göstermeye çalışır. Kamera filmde kâh bir anahtar deliğine girer kâh bir tüp hortumuna dalıp havalandırma kanalından panik odasına doğru süzülür ya da S.O.S. sinyali vermeye çalışan bir el fenerinin içindeki küçük ampulün etrafından turlar atar. David Koepp’in zekice yazdığı senaryo Fincher’ın elinde dikkate değer, karanlık bir gerilime dönüşmüştür. Panic Room’un David Fincher sinematografisi içindeki en büyük talihsizliği yönetmenin en iyi filmi olduğunu düşündüğüm Fight Club’dan sonra çekilmiş olması. Panic Room ortalamanın üzerinde, yönetmenin gerilim türünün tüm özelliklerine haiz olduğunu gösteren ve de onu nevi şahsına münhasır niteliğiyle donattığı filmi olsa da Fight Clubla karşılaştırılır ve Panic Room, Fight Club efsanesinin gölgesinde kalır.

kategori:
izlenimseçki

ilgili