Pazar: Bir Doğu Masalı

Loş bir meyhane, çalan ilginç bir şarkı, kadrajın tam ortasında şarkıyla ahengi tam, dans eden bir sarhoş. Sarhoş karakterle beraber kamerada yerinde duramıyor, hareket ediyor. Aslında “Biten” daha yeni...

pazar_bir_ticaret_masali.jpg

Loş bir meyhane, çalan ilginç bir şarkı, kadrajın tam ortasında şarkıyla ahengi tam, dans eden bir sarhoş. Sarhoş karakterle beraber kamerada yerinde duramıyor, hareket ediyor. Aslında “Biten” daha yeni başladığını düşüne dursun; ortada bir giriş sekansı değil, tam anlamıyla bir bitişin son perdesi oynuyor.

Bahsi geçen şarkı, “her akşam votka, rakı ve şarap.” Sahnenin ortasındaki Tayanç Ayaydın, tüm bu güzelliğin arkasındaki adamsa Ben Hopkins.

Mihram karakterinin ve Tayanç Ayaydın’ın bu karakter üzerine koyduklarının hikayesi bu. Ayaydın, o kadar çok şey koymayı başarmış ki genç oyuncu: Altın Portakal ve Locarno Film Festivalinden en iyi aktör ödülünü kucaklamayı başarmış. Ayaydın’ın oyunculuğu, “Kaç Para Kaç”ta Taner Birsel veya “Korkuyorum Anne” de Ali Düşenkalkar ne hissettirdiyse benzer hisler yaratıyor. Hatta, zaten iyi oluşturulmuş bir karakter olan Mihram’ı bu olağanüstü sırtlanışı onu bu “iyi” çıkışların da ötesine taşıyor.

90’ların ortası, Azerbaycan sınırına yakın bir doğu vilayeti. Türkiye, diye sandığımız merkezin fazlasıyla çevresinde , küreselleşme diye bildiğimiz illetinse tam kalbinde geçiyor film. Mihram, serbest meslek erbababı. Kendi tanımıyla “pazarcı”. Ama hayat onun da canına tak etmiş artık. Yırtması gerekiyor bir şekilde. Bunun yapabilmek için de tanrıyla pazarlık yapmaya çoktan beri hazır. Mihram ne tam beyaz kışın alabildiğine kar yağan memleketi gibi ne de tam anlamıyla siyah. Film boyunca alabiliğine gri olan gökyüzü gibi Mihram; zira ne birasını eksik ediyor ne de duasını…

Filmin yönetmeni ve senaristi, İngiliz Ben Hopkins. İngilizce olarak kaleme almış senaryoyu. Diğer İngilizlerin aksine insanlarla kolay kaynaşabilmesine bağlıyor, bu kadar doğal diyaloglar yazabilmesini. Oysa nice Türk senaristimiz bırakın taşrayı, kendi yaşadıkları şehri doğal bir şekilde anlatmaktan acizken; bana daha çok mütevazilik olarak geliyor bu açıklama. Filminin Londra Galasına bisikletiyle gelebilecek kadar “uçarı” olabilen bu yönetmenin, cevaplarının da mütevazi olmasına şaşırmamak gerekiyor.

Filmde alabildiğine doğu var ama oryantalizmin esamesi okunmuyor. Tony Gatlif veya Emir Kustirica’yı izlerken ne algılıyorsanız, benzer tadları bu filmde de bulmak mümkün. Samimiyetinden ve gerçekçiliğinden ödün vermeyen mizahi anlatım asla küstahlaşmıyor. Düşen yeniden kalkmasını bilirken, hiçbir şey ne fazla iyi ne de fazlasıyla kötü olarak beliriyor. Filmin en güçlü yanı şüphesiz ki senaryosu ve doğal oyunculukları. Oyunculuktaki başarı da son derece başarılı oluşturulmuş diyalogların altında yatıyor. Filmde, belki daha iyi olabilirmiş denebilecek tek nokta, müzikleri. Aslında mesele müziklerin kötü veya eksik olması değil. Film boyunca, özellikle de başındaki müzik kullanımı hiçbir şüpheye yer vermeden tüm keyfiyle filmin içinde akıverirken. Filmin enfes son sahnesi ve orada çalan şarkı; aslında bu filmin müzikleri açısından da kült mertebeye erişebilme fırsatı varken bunu kaçırdığını düşündürtüyor. Hele ki elde Rojin gibi otantik bir cevher elde varken bunu yeterince kullanmamak bana sadece yönetmenin kişisel tercihi olarak geliyor. Bu noktada, yönetmen “fazla” oryantalist olarak görülmekten mi, imtina etti acaba diye düşünmeden kendimi alamıyorum.

Son bir ek olarak, Filmin Azarbaycan’da geçen bölümünde, Mihram’la müthiş bir diyaloğa imza atan adamın, daha sonrasında “Ezel” dizisindeki “Tefo” karakteriyle kendi fenomenini yaratan yetenekli mi yetenekli oyuncu Sarp Akkaya olduğunu söylemekte fayda var.

kategori:
izlenim

ilgili