The Phantom of the Opera Külliyatı

Phantom of the Opera müzikali ve filmleri üzerine...

“Yaşama şansım için yaşamımı ortaya koyabilir miydim?” Christine Daaé (Phantom of the Opera)

1868’de Paris’te dünyaya gelen Gaston Louis Alfred Leroux, gotik korku janrının edebiyattaki temsilcilerinden olmuştur. Bir sürü gotik korku öyküsü kaleme alan Leroux en fazla “The Phantom of the Opera / Operadaki Hayalet” adlı eseriyle tanınır, bu eseriyle ölümsüzleşir.

Tabii insan merak ediyor: Acaba Leroux bu muazzam eserini kaleme alırken eserin yüz yıldan daha fazla yaşayacağını, onlarca kuşaktan insanı etkileyeceğini, bir efsaneye dönüşeceğini ve pek çok filmde eserinden yola çıkılacağını düşünmüş müydü? Bunu bilemiyorum; ama şu bir gerçek ki eser hâlâ farklı milletlerce sinemaya, tiyatroya, televizyona taşınıyor. İnsanlardan gördüğü zulümden sonra yüzü deforme bir şekilde Paris Opera Evi’nin altındaki bir gölde kendine bir ev (!) inşa edip burada yaşayan Erik’in (namı diğer Hayalet) sesini duyar duymaz âşık olduğu Christine’le ilişkisini anlatan “Phantom of the Opera” tarihin en yürek burkan, en trajik öykülerinden.

Aşkı uğruna insanlığından vazgeçen, mazlumken zalime dönen Erik’in öyküsü yüz yıldır insanları etkiliyor. Amerika’dan gelen sevindirici bir haberden (NBC kanalı, kitabı uyarlaması için Jean-Pierre Jeunet‘yle anlaşmış. Jeunet dizinin pilot bölümünü çekecek) sonra bu eserin bazı uyarlamalarına bir bakalım istedik.

The Beauty and the Beast” öyküsüne benzer bir öykü anlatan ve 1910’da ilk kez kitaplaştırılıp yayınlanan eser, sinemaya ilk kez ’25’te, sonra ’43’te, ’62’de, ’89’da, ’98’de ve ’04’te taşınmış. Diğer uyarlamaları ise TV’ye dizi / mini-dizi / film şeklinde ve tiyatroya müzikal formatında gerçekleştirilmiş. Bu kadar çok uyarlama arasından en bilinenin ve beğenilenin Andrew Lloyd Webber‘ın yazdığı, müziklerini bestelediği tiyatro oyunu olduğunu söylemek mümkün. Webber’ın esere getirdiği yeni soluk (öyküyü müzikale dönüştürüp efsane müzikler bestelemek), müzikal türünü de daha ilgi çekici kılmıştır.

The Phantom of the Opera (1925):

Kitabın ilk uyarlaması. 105 dakika süren bu ilk uyarlamayı Rupert Julian yönetti. Bazı sahneleri ise o sahnelerde yönetmenle anlaşamayan Lon Chaney, Edward Sedgwick ve Ernst Laemmle çekmişler. Kültleşmiş filmlere dahil edilen bu eser sırtını Chaney’e dayar. 18 senelik kariyerinde 160 sessiz filmde birbirlerinden çok farklı karakterleri canlandırarak sessiz sinemanın efsanelerinden (takma adıysa “1001 Yüz”dür) olan Chaney burada yüzü deforme olmuş, Paris Operası’nda tanıdığı Christine’e âşık olunca insanları / operayı terörize eden Hayalet rolünde karşımıza çıkar. Film, diğer uyarlamaların aksine müzikal değildir; korku filmidir. Sessiz filmdir ama Chaney’nin oyun gücü ve ona yapılan makyaj (ki makyajı da kendisi tasarlamıştır) sayesinde film birçok gerilime taş çıkartacak kadar gerilimli olur.

Şu bir gerçek ki buradaki Hayalet’le diğer uyarlamalardaki Hayalet’ler arasında yapılan makyajdan ve filmin finalinden ötürü bir fark vardır: Bu filmdeki Hayalet daha korkutucudur ve final, Webber’ın mükemmel oyunundan bile daha karanlık ve çarpıcıdır. Ayrıca diğer uyarlamalarda Hayalet’le empati yapabiliyorken burada buna pek tenezzül etmiyoruz. Esere sadık kalan bu uyarlama 89 yıl önce kotarılmış. Lakin 2004’teki uyarlama kadar güçlü sinemasal anlar içermiş, hatta 2004’teki uyarlamadan daha korkunç bir atmosfere sahiptir.

Mesela Hayalet’in kendisini arayan ve bulunca öldürmeyi planlayan operadakilerden kaçtığı ama en sonunda onların eline düştüğü o sekans, yönetmen Julian tarafından çok iyi çekilmiş. Keza Hayalet’in evi de, yani mekânlar da çok iyi oluşturulmuş. Sessiz sinemanın en önemli filmlerinden olan “The Phantom of the Opera“yı görmek gerek. Şimdi popülerleşen müzikleri burada bulamayacaksınız doğal olarak. Leroux’nun kaleme aldığı eserin en farklı ama en sadık uyarlaması olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Phantom of the Opera (1943):

İlk uyarlamadan 18 sene sonra Arthur Lubin ikinci uyarlamaya imzasını atmayı kararlaştırdı. Leroux’nun romanını Eric Taylor, Samuel Hoffenstein, John ve Hans Jacoby’ler, Lubin için uyarladılar. Lubin, Erique Claudin (Erik) rolünü Claude Rains‘e, Christine DuBois (Christine Daaé) rolünü Susanna Foster‘a ve Raoul Daubert rolünü Edgar Barrier‘e teslim eder. Lubin’in filminde Erik yirmi senedir Paris Opera Evi’nde kemancı olarak çalışan birisine dönüşür. Erik diğer uyarlamalarda olduğu gibi gelecek vaat ettiğini düşündüğü Christine’i üç sene boyunca ama gizli bir şekilde arkadaşına eğittirir. Parası tükenen, iki parmağı işlevsizleşince emekliye ayrılmak zorunda kalan Erik bir konçertosunu usta birisine Christine’in eğitimi için gösterir. Konçertosunun yayınlanıp yayınlanmayacağını beklediği sırada iki senedir üzerinde çalıştığı eserin çalındığını fark eder. Sinirle konçertosunu çalan adama saldırıp onu öldüren Erik’in burada yüzü yanar ve operanın altına kaçar. Artık Erik o bildiğimiz Hayalet olmuştur: Yüzünün çirkinliğinden maske takan, pelerin giyen, hayatına yeraltında devam eden Hayalet’e dönüşür.

Lubin’in filmi fena değildir. İlk uyarlamanın aksine korku / gerilimi değil, mizahı ve polisiyeyi öne çıkarır ve bütün uyarlamaların aksine bu kez Christine’e iki değil, üç kişi âşıktır (Anatolle, Erik ve Raoul). Raoul demişken… Diğer uyarlamalarda kont olan Raoul burada olayı (Hayalet’in cinayetlerini) soruşturan dedektife dönüştürülür. Filmin ilk renkli ve müzikal sekansları içeren ilk uyarlama olduğunu da belirtmek gerek. Filmdeki üç müzikal sekansı da ’90 yapımındaki müzikal sekanslarından daha iyidir. Ama tabii ki, Webber’ın uyarlamasıyla bu açıdan âşık atamaz bu uyarlama. ’25 yapımı ilk filmin es geçtiği konulara daha fazla alan açan bir film olduğunu da belirtmek gerek.

Lakin bazı kötü tarafları da vardır: Hayalet’e pek odaklanmaz. Erik’le açılan ve ilerleyen film daha sonra merkeze Christine’i, Anatolle’u ve Raoul’u yerleştirir ama Hayalet’i es geçer. Karakter derinliği de sağlanmaz ne yazık ki. Christine’i de, Anatolle’u da, Raoul’u da pek tanımayız bu filmde. Kısa süresinden ötürü sıkmadan izlenen, fena ve karanlık / gerilimli olmayan bir polisiye “Phantom of the Opera“. Daha iyi olabilirdi şüphesiz.

 

The Phantom of the Opera (1990):

’90’da usta yönetmen Tony Richardson da eseri uyarlamak istedi. Richardson bu filmini TV için çekmişti. Temel alınan eserse Arthur Kopit’in tiyatro oyunuydu (Kopit, Leroux’nun eserini tiyatroya taşımıştı ’80’lerde). Emmy ödüllerinden ikisini kazanan, iki dalda da Altın Küre’ye aday gösterilen bu filmde başrol Burt Lancaster‘a teslim edilmişti. Lancaster, uyarlamalarda pek görmediğimiz Paris Opera Evi’ni devreden adama can veriyordu. Hayalet rolünde Charles Dance, Christine Daaé rolünde Teri Polo karşımıza çıkıyor.

Paris Opera Evi’nde çekilen film uzun süresinden (169 dk) ötürü iki bölüm halinde gösterilmişti. Bu filmin diğer filmlerden bir farkı var: Hem Webber’in oyununda, hem ilk uyarlamada, hem de Schumacher’in filminde giriş bölümünde öyküden çıkan müdürü (Paris Opera Evi’nin eski müdürü) bu kez önemli ve kritik bir noktaya yerleştirir ve onun Erik’le ilişkisine odaklanır. Diğer uyarlamaların (’43 yapımı dışındakinin) aksine mizah daha fazladır burada. Diğer uyarlamalarda mizah hiç kullanılmazken burada kullanılır. Erik ilk sahnesinde epey espri yapar mesela. Öte yandan yönetmen, Christine ile Erik arasındaki ilişkiyi başta arkadaşlık şeklinde yansıtır. Daha sonra öyküye Raoul’un da dahil olmasıyla bilinen olaylar gerçekleşmeye başlar. Diğer uyarlamaların aksine Erik-Christine ilişkisi aşama aşama aşka ilerletilir. Keza Raoul-Christine ilişkisi de öyle. Richardson hiçbir şeyi aceleye getirmez. Hatta filmin ilk saatinin sonlarına doğru geçmişe gidip küçük Raoul ile küçük Christine’in arkadaşlığını da anlatır; 2.bölümde Erik’in çocukluğuna da, babasıyla annesinin ilişkilerine de odaklanır. Diğer uyarlamalarda bunlara da pek yer verilmemiştir. Kısacası öyküyü hiçbir şeyi atlamadan anlatır Richardson. Bu yüzden önemli bir filmdir her şeyi eksiksiz, derli toplu anlattığı için. Gene de çarpıcı olduğunu söylemek de zor. Müzikal sekansları epey kötü ve sıkıcıdır. Gerilimli bir atmosferin de pek oluşturulamadığını söyleyebiliriz. Hayalet’in korkunç tarafından çok insani, âşık tarafına odaklanıldığını da belirtelim.

The Phantom of the Opera (2004):

Son uyarlamadan kısa bir zaman sonra Joel Schumacher müzikal türünün en büyüklerinden ve üretkenlerinden Andrew Lloyd Webber’la bir araya gelerek bu eseri uyarlamaya karar verdi (kararda “Chicago” ve “Moulin Rouge!” filmlerinin elde ettiği başarı da önemli bir etkendi). Filmin senaryosunu birlikte kaleme aldılar. Film, Webber’ın Leroux’nun kitabından yola çıkıp kaleme aldığı kitabından ve tabii ki tiyatro oyunundan (Webber eseri ilk kez ’86’da sahneye taşıdı) uyarlandı. Filmi Schumacher yönetirken oyuncu kadrosu ve müziklerle Webber meşgul oldu. Webber-Schumacher ikilisi başrolleri Gerard Butler (Hayalet), şarkıcılığı da olan Emmy Rossum (Christine) ve Patrick Wilson‘a (Raoul) teslim ettiler. 2004’te de gösterime girdi film.

Schumacher sinemanın, efektlerin gücünden sonuna kadar yararlanmış film boyunca. Raoul’un yaşlı hâlinin olduğu sahneleri siyah beyaz çeken Schumacher geçmişe gidildikçe ekranı renklendirerek çarpıcı bir giriş sekansına imzasını atmış (siyah-beyaz sahnelerin efektlerle renklendirilme fikri Gary Ross‘ın mükemmel filmi Pleasantville‘den alınmış olabilir). Mekânlar (Paris Operası, Hayalet’in yer altındaki ‘evi’, mezarlık vs) iyi tasarlanmış. Keza John Mathieson imzalı görüntü yönetmenliği de Hollywood’tan beklenecek kadar iyiydi. Oyuncuların seslerinde pek sorun yok; lakin oyunculuklarında sorun var. Bilhassa Rossum sesiyle idare ederken oyunculuğuyla edemiyor ve Christine’in altından kalkamıyor. İki saat boyunca duygusal bir yüz ifadesiyle oynaması az da olsa rahatsız ediyor. Butler’ın da mükemmelleştiğini söylemek zor ama çoğu filminden daha iyi oynamış burada. Wilson ise uzun, sarı saçlarıyla filme yabancılaştırıyor izleyeni. Ne yazık ki ekip bu film için kötü seçimler yapmış. Başka oyuncular tercih edilse en azından oyunculuk tarafındaki sorunlar oluşmamış olurdu.

Tiyatro oyunuyla neredeyse aynı süreye sahip olan film, tiyatro oyunu kadar heyecanlandırmıyor ve bir süre sonra temposu düşüp bayağı sıkıyor. Öte yandan Schumacher öyküsünün nüanslarını bir süre sonra iyiden iyiye kaybediyor; kendisi de müzikler, şarkılar, görkemli mekânlarda kayboluveriyor. Mesela Christine’in Hayalet’le karşılaştıktan sonraki ruh durumuna, avizenin öyküdeki önemine, Hayalet’in adının Erik oluşuna, Raoul-Christine’in çocukluğuna iyi bir şekilde değinememiş. Dansların da, kostümlerin de çok parlak olduğunu söylemek zor. Hâliyle artıları da olan, eksikleriyle bunaltan bu uyarlama, oyunun gerisinde kalıyor. Bu arada meraklısına şurada filmin 70’ten fazla hatası derlenmiş.

Phantom of the Opera at the Royal Albert Hall (2011):

Bence sinema, izleyiciyi en rahat duygulandırabilecek sanat dalı. Ama Webber’in yazdığı filmle ’86’dan beri sahnelediği oyunu karşılaştırırsak sinema bütün olanaklarına rağmen tiyatronun gerisinde kalıyor. Webber, Leroux’nun eserini ilk kez ’86’da eski eşi Sarah Brightman‘ın (Christine) başrolünde sahnelemişti. Yıllar boyunca sahnelenen bu oyunun yıllar geçtikçe doğal olarak castı değişmişti. Bahsedeceğimiz oyunun başrolü Ramin Karimloo (Hayalet), Sierra Boggess (Christine) ve Hadley Fraser‘a (Raoul) paslanmış. Webber oyunu ilk kez sahnelemesinin 25. yılı şerefine farklı bir cast’la bir kez daha sahneledi 2011’de.

Neresinden tutarsak tutalım mükemmel bir oyun, “Phantom of the Opera“. TV ekranında bile iki buçuk saat boyunca ağzı bir karış açık bırakmayı başarmış, sahne sanatlarının istenirse sinemayı da aşabileceğini kanıtlamıştır. Defalarca dediğim gibi oyun, Schumacher imzalı filmin yapamadığı çoğu şeyi yaparak efsaneleşmiş. Gene film gibi bir flashbackle başlayan oyun gene filmdeki gibi avizenin patlamasıyla geçmişe döner ve her yer renklenir. Webber’ın oyununda kostümler filmden daha çarpıcıdır. 2,5 saatte giyilen onlarca kostüm sahneye de, döneme de son derece uygun olup renklerinden ötürü etkilemeyi başarır. Setlerin değişimi de şahanedir. Sinema filminde bunu kesmelerle, çarpıcı kamera hareketleriyle, efektlerle çok rahat yaparken burada iş daha zordur. Gene de altından kalkılmıştır. Bu denli büyük bir prodüksiyonda bir sürü çarpıcı sahne yer alır.

Burada Erik’in Christine’i aynaya sürükleyip oradan yer altındaki evine kayıkla götürdüğü o meşhur bölüm, finale doğru Raoul’u boğmaya çalıştığı bölümü (ki bu sahne, filmin kötü çekilmiş sahnelerindendir), Boggess’ın sahnede tek başına takıldığı “Think of Me” bölümü son derece etkileyicidir. Filmin aksine oyunculuklarda, danslarda da hiç sıkıntı yok. Yardımcı oyuncular görevlerini eksiksiz yerine getirirken başroller de 2,5 saat boyunca döktürüyorlar. Bilhassa Boggess, Rossum’ın yapamadığı her şeyi fazlasıyla iyi bir şekilde yapar. “Karakteri oynamaz, yaşar” şeklindeki klişeyi onun için de söyleyebiliriz. Sesi de enfestir – ki zaten kendisi sopranodur; mimikleri de, jestleri de çok iyidir. Erik rolündeki Karimloo da hem korkutucu, hem şefkatli sesiyle ve oyunculuğuyla; Raoul rolündeki Fraser da karizması ve oyunculuğuyla ne denli övülseler azdır (filmin oyuncuları kusura bakmasınlar. Bu performansları görünce onların performanslarını beğenmek zor oluyor).

Erik’in en az 1925’teki karakter kadar çirkinleştirilmesi de oyunun artılarından. Schumacher imzalı filmde karakter bu kadar çirkinleştirilmemişti. Öte yandan filmde de kullanılan, Webber’ın ’86’da bestelediği müzikler de şahane ötesidir. Her açıdan etkileyici olan bu prodüksiyonun son 15 dakikası da şahanedir. Webber konuşmasını yaptıktan sonra Brightman’ı ve Hayalet’i oynayan beş aktörü sahneye davet eder. Bu altı oyuncu (aralarında Karimloo da vardır) müzikalin en önemli bölümünü (Hayalet’in Christine’i yeraltına kaçırdığı bölümü) icra ederler. Böylelikle muazzam oyun muazzam bir şekilde sona erer. 25 yılda oyuna emeği geçenlere övgüler düzülür. “The Phantom of the Opera at the Royal Albert Hall“, insanı sanata bir kez daha âşık edecek güçte bir müzikaldir. Webber’ı ve ekibini ne kadar övsek azdır.

Love Never Dies (2012): 

Webber, “Phantom of the Opera“yı 25.yılının şerefine farklı bir cast’la bir kez daha icra ettikten kısa bir süre sonra öyküyü devam ettirmeye karar verdi. Müzikalin sonunda Christine, Hayalet’ten ayrılıp Raoul’la birlikte Paris’ten kaçmıştı. “Love Never Dies“da ise artık evli-çocuklu-bir de kumar borçlu olan Christine-Raoul çifti ile Hayalet’in yollarının  yıllar sonra (on sene sonra) tekrar kesişmesini anlatıyor. Öykü biraz pembe dizi havası mı verdi sizlere? Zira öyle.

Love Never Dies“ın zayıf tarafı öyküsü. Pembe dizileri andıran ve epey zayıf olan olay örgüsü yüzünden ilk eserden alınan tadı vermiyor. Webber’ın müzikleri gene kaliteli ve orijinal (Webber farklı müzikler bestelemiş), oyunculuklar iyi, prodüksiyon belli bir kalitede. Ama hiçbiri (müzik, setler, oyunculuklar, öykü, karakterler) ilk eserin mükemmelliğine, çarpıcılığına ve derinliğine erişemiyor. Webber’in Hayalet’i çok ama çok sevdiği iki müzikalden de çok rahat anlaşılıyor. Fakat bu sevgi ilk eserde işe yararken burada yaramıyor. Gene de eğer ilk müzikali “Acaba nasıl devam edecekti öykü?” diye merak ederek bitirdiyseniz/bitirirseniz buna da bakabilirsiniz.

Öte yandan karakterlerin ilk filmden çok farklı bir noktaya getirildiklerini de belirtmek gerek (mesela Hayalet’in korkunç/kötücül tarafı yok edilmiş, ağlak bir âşığa dönüştürülmüş. Christine’de de, Raoul’da da böyle değişiklikler bulmak mümkün). Hemen belirtelim; Webber farklı bir cast oluşturmuş bu müzikal için. Hayalet’i Ben Lewis, Christine’i Anna O’Byrne, Raoul’u Simon Gleeson oynadı. Ama bazı yerlerde yazılanlara göre Boggess-Karimloo ikilisiyle de sahnelenmiş bu oyun. DVD’si çıkarılan versiyonunda ne yazık ki Boggess-Karimloo ikilisini göremiyoruz. Criticker’daki son derece doğru yorumu da paylaşmadan edemeyeceğim: “This is some real Harlequin novel shit.

Diğer Uyarlamaları:

Dediğimiz gibi eser ilk kez yayınlandıktan sonra giderek popülerleşiyordu. Her uyarlamayı başka bir uyarlama takip ediyordu. Görünüşe göre daha uzun yıllar tiyatroya, sinemaya, TV’ye taşınacak. İzleme fırsatına erişemediğim diğer uyarlamalardan da kısaca bahsetmek isterim. ’88’de bir TV kanalı için bu eserin animasyon uyarlaması yapılmıştı Al Guest ve Jean Mathieson tarafından. Robert Markowitz öyküyü Budapeşte’ye taşıyan, karakterleri de değiştiren bir uyarlama yapmıştı ’83’te. Bu uyarlamanın başrolünde usta aktör Maximillian Schell (Hayalet) yer almıştı. ’62’de Terence Fisher, Herbert Lom‘un (Hayalet) başrolünde (bkz); ’89’da Dwight H. Little, Robert Englund‘ın (Hayalet) başrolünde (bkz) iki uyarlamaya (Englund’ın rol aldığı uyarlama bu trajik aşk öyküsünü slasher’a malzeme yapar) imzalarını atmışlardı. Korku türünün önemli isimlerinden olan yönetmen Dario Argento da ’98’de eseri uyarlamıştı (başroller: Asia Argento, Julian Sands, Andrea Di Stefano). Bütün uyarlamalarda öykü, zaman, karakterlerin adları ve bazı özellikleri değişse bile Leroux’nun eserinin ana hatları değiştirilmeden uyarlandı. Kimi uyarlamalar başarılı olurken kimi uyarlamalarsa (Englund’ın oynadığı, Argento’nun yönettiği filmler) başarısızlığa uğrayıp tarihin çöplüğünü boyladı. Yazımı öykünün/oyunun en çarpıcı bölümüyle ilgili olan bazı etkileyici videolarla ve bir cover’la noktalamak istiyorum.

Sarah Brightman ile Antonio Banderas

Sierra Boggess ile Ramin Karimloo

Sarah Brightman ile 5 Hayalet

Nightwish-Phantom of the Opera Cover’ı

kategori:
seçki

ilgili