Planetarium: Gökte Yıldız Ay Misun?

Gültekin Turgut, If'te izleyip yazdı...

“Açık bir pencereden içeri bakan kişi, kapalı bir pencereden içeri bakanın gördüğü her şeyi görmez. Bir mum tarafından aydınlatılmış bir pencereden daha derin, daha gizemli, daha bereketli, daha loş ve daha göz kamaştırıcı şey yoktur. Baudelaire

Cemile Cevher’in Hasan Sözeri’den derlediği bu Karadeniz türküsü “Kemençe sesi misun da / cin misun peri misun / Çok bakayisun bağa / beni yiyece misun” diye devam eder. Futbol tribünlerinin meşhur ıslık çalmalı tezahüratı da bu türküden mülhemdir hatta. Planetarium bu türkünün bir biçimde hayat bulmuş biçimi, adeta yıllar sonra çekilen klibi.

Rebecca Zlotowski’nin üçüncü uzun metraj filminin sürekli tekrarlanan izlekleri, yıldızlar, spiritüel olaylar ve sürekli bakışmalardan oluşuyor. Film bir çok şey olmaya çabalarken, arada gördüğümüz parlayan yıldızlar gibi sahnelere rağmen, bunu başaramıyor. Film fantastik öğelerle başladığı yolculuğunu, önce sinema sektörüne, sonra aşka ve sonra dönem filmine ve Yahudiliğe doğru sürdürmeye kalkınca ve bunları da oldukça eklektik bir dille yapınca Planetarium yıldızlara varmayı bir türlü başaramıyor.
İyi bir oyuncu kadrosu olmasına rağmen oyuncuların performansları da filmin karmaşası içinde kayboluyor. Johnny Depp ile Vanessa Paradis’in kızları Lily-Rose Depp genç yaşına rağmen oldukça başarılı bir performans sergiliyor. Barlow kardeşlerin medyumluk güçleri olan üyesi olan Kate Barlow rolünün hakkını veriyor. “Cin misun, peri misun” sorusunun sürekli olarak gündemde kalmasını sağlamayı başarıyor. Ablası Laura Barlow rolündeki Natalie Portman filmin neredeyse her sahnesinde farklı ruh hallerinin ve durumların içinde boğulmasına rağmen filmle izleyicinin senaryo yüzünden kopan bağını bir arada tutmayı başarıyor. Filmi toparlama gayretinden dolayı daha üstün bir performansa vakti de olmuyor çünkü bir elinde filmin, diğerinde seyircinin elleri var.

Filmin erkek başrolü Andre Korben’e hayat veren Emmanuel Salinger rolünün üstesinden gelmeyi başarıyor. Yönetmen Zlotowski’nin Robin Campillo ile birlikte yazdığı bu kötü senaryoya rağmen gene de estetik açıdan, sahne tasarımlarıyla filmi tamamen batmaktan kurtardığını da söylemem gerekiyor. Oyuncuların gayretine ve yönetmenin çabasına rağmen film hiçbir şey anlatmamayı başararak kendini senaryonun defolarından kurtarmayı gene de başaramıyor.

Filmin sonlarına doğru evrildiği Yahudi karşıtlığı evresinde; 2. Dünya Savaşı’nın ve kötülüğün kokusu yavaş yavaş topluma yansırken; Planetarium adeta Saint-Beuve’in “En kötü yozlaşma, iyi kalpli insanların ve mistiklerin yozlaşmasıdır” sözünü hatırlatır izleyicilere.

Filmin en dikkate değer yanı ise spiritüalizm ile ilgili olan bölümleriydi. İki Amerikalı kız kardeş kıta Avrupası’na spiritüel yetenekleriyle gelir. Avrupa bu konuda hala bakirdir. Roberto Calasso Kasch’ın Yıkılışı’nda Avrupa’nın devrimlerle, sosyalizmle tanıştığı günlerde (1845 vb.) ABD’de spiritüalizm’in doğup büyüdüğünü yazar.


Calasso o dönemi betimler: “Naif edebiyatçılar tarafından hayatın hassas özünden en uzak kabul edilen akademik yayınlarda alimler, içinde hayat kaynayan malzemeler toplar, sadece birkaç yıl içerisinde binlerce efsane, ayin ve masal derlerler. Ardından bir yorum patlaması gelir. Yeni düşünce ekolleri birbiriyle çatışır: güneşçiler, aycılar, astralcılar, difüzyoncular, evrimciler, dünyacılar. Hızla çoğalan kabileler gibi kendi reislerini, büyücü hekimlerini, kurbanlarını bulurlar. Çapraşık ve dolambaçlı göç yolları, Kan Ve Toprak’tan yeniden doğmalar, Astral Bedenler’den yeryüzüne inişler, totemvari üniversite kürsüleri ve iskelet anahtarlar üzerine düşler görürler. Yararlı kargaşalar tarafından sarsılır, bilim adına konuşurlar. “ Bu metafizikten beslenen bilimsellik, filmde Kate’in üzerinde deneyler yapılmasına kadar vardırır cüretini.

C.G. Jung ile psikolojik bir gerçeklik haline gelen spiritüalizm üstüne söylediklerini ve dönemin bakışını yansıtışını çıkarırsak geriye fazlaca bir şey kalmıyor Planetarium’dan. Filmin başarısızlığı da tam olarak burada çıkıyor karşımıza; hikayeden, sahnelerden aklımızda kalan hiçbir şey kalmıyor geriye. Sadece dayandığı düşünceleri hatırlıyoruz.
Spiritüel biri olarak nitelenebilecek Hugo “Les Contemplations” da şöyle yazar: “Evet, sizin ehlileştirilmemiş hapishaneniz Tanrı’nın mahkumudur. / Takımyıldızlar, ateşten yazılmış karanlık harfler, / Dünyanın omuzlarında Hapishanenin damgasıdır.”

kategori:
izlenim

ilgili