Psikopat Filmleri: Acımasız, Duygusuz, Bencil ve Katil

Psikopatlar, yönetmenlerin sıkça kullandığı tipler...

Psikopatlar, sinemada hemen her önemli yönetmenin en az bir kere kullandığı, her oyuncunun en az bir kez canlandırmak istediği karakterlerdir. Durum böyle olunca ortaya bir Psikopat Filmleri Külliyatı ortaya çıkıyor. Artık yavaş yavaş bir alt tür haline gelen bu filmlerin ortak noktalarından hareketle bir inceleme yapalım dedik.

Tanım:

Psikopat filmlerinin sinemada ayrı bir tür olarak öne çıkması doğal olarak Alfred Hitchcock’la oldu. Daha önce de korku ve gerilim sinemasında benzer örneklere rastlansa da psikopatinin en yalın ve belki de doğru haliyle perdeye yansıması Hitchcock’un kötüleriyle ortaya çıktı. Kötü karakterin yüzlerine yaptığı close-up’lar, ışığın yüzlerine vuruşu, küçük bir gülümsemede yakaladığı korkunç ve şeytani bakış psikopatların en ayrıntılı portreleriydi.
Sinema dünyasının psikopatinin nedenlerine eğilmeye çalışması ise son 30 yılda oldu. Daha önce sapık, ruhunu şeytanın ele geçirdiği, saf kötü karakterlerin yer aldığı filmler, “Bu insan bu hale nasıl gelmiş” diye çok incelemeyen yapımlar, psikopatın çocukluğuna inmeye başladı.

Psikopati tıbbi olarak empati yoksunluğu, suçluluk duymama ve çevredeki olaylara verilen agresif tepkilerle tanımlanıyor. Benmerkezci ruh halinin en dibinde dolaşan psikopati hastaları, toplumun içinde kolayca saklanabiliyor. Bir çok filmde de doğru bir şekilde resmedildiği gibi saygın kimseler olarak görülebiliyor, benmerkezci yapıları nedeniyle kendine iyi bakan, şık giyimli, lüks yaşayan insanların arasından çokça çıkıyorlar.

Psikopatiyi diğer ruh hastalıklarıyla karıştırmamak gerekiyor. Çok sağlıklı bir çocukluk geçiren insanlardan bile psikopat bir kişilik çıkma ihtimali var. Kimi zaman hormonal dengesizlikler, kimi zaman yetişme biçimleri ve şımartılma, kimi zaman beyindeki bazı düzensizlikler sadece kendini düşünen ve hiç kural tanımadan istediği gibi hareket eden hasta ruhları ortaya çıkarıyor. Sinemada senaristler ve yönetmenler için de bereketli bir alan olduğu için artık bir alt türden bahsetmek mümkün. Bu alt türün genel özellikleri de ortaya çıkmış durumda…

Psikopat Filmlerinin Genel Akışı:

Sakin Başlangıç: Bazı psikopat filmlerinde işlenen cinayetleri ve suçları daha ilk sahneden görsek bile daha sonra sakin bir sürece geçeriz. Bu süreçte psikopatımızın çevresini, onu ilerleyen bölümlerde takip edecek dedektiflerin gündelik yaşamını, ileride cinayete kurban gidecek insanlarla özdeşleşmemizi sağlayacak küçük ayrıntıları izleriz.

Küçük İpuçları: Yönetmenler, psikopatımızı hemen bütün şiddetiyle önümüze sermeden önce onun ruh hastalığı hakkında küçük ayrıntılar vermeyi severler. Küçük bir bakış, takıntılı bir hareket, bir tartışmada fazla yükselen ve sonra özür dileyen bir ses…

Kanlı Suç Sahneleri: Sakin başlayan ve bir süre bu şekilde ilerleyen filmlerde sıra tüm vahşetiyle kanlı sahnelere gelir. Psikopatların işledikleri suçlar tepkisel veya intikam suçları değildir. Zevk için, yapabildiklerini bildikleri için suç işlerler. Yönetmenler bu yüzden vahşeti genelde olabildiğince ayrıntılı gösterir. Ve bu sahneler yüzünden, bazen şiddeti özendirecek kadar iyi çekildiği için yasaklanan film çoktur.

Hata Yapma, Suçun Çözülme Evresi: “Perfect Crime” yani “Mükkemmel Suç” yoktur. Psikopatlar gerçek hayatta kendilerinde tanrısal özellikler gördükleri ve diğer insanları yetersiz-aptal sandıkları için hata yapmaya açıktırlar. Bu hata bazen akıllı bir dedektifin kıvrak zekasıyla, bazen müstakbel kurbanın olayları çözmesiyle ortaya çıkar. Takip, kovalamaca veya psikopatın sıradaki suçunu engelleme koşuşturması başlar. Suç ve psikopatın kişiliği çözülürken bazen süjenin geçmişine gider ve niye bu hale geldiğini de anlarız.

Final Sahnesi: Tarihe geçen psikopat filmleri genel olarak benzer ve görkemli final sahnelerine sahiptir. Büyük bölümünde psikopat kanlı ve korkunç bir şekilde öldürülür. Yönetmen, seyircinin vicdanını rahatlatmak için “Kanlı cinayetleri işleyenlerin, mümkün olan en kanlı şekilde öldüğünü” gösterir.

Sinemanın Psikopatları:

Hans Landa (Inglourious Basterds): Her türlü insanlık suçunu işleyen Nazi subayları sinema tarihinde genel olarak psikopat olarak anılsa da çoğu otoriteye koşulsuz itaat eden korkak fanatiklerdir. Kendilerini de dava söz konusu olduğunda değersiz gören tiplerdir. Biri hariç: Hans Landa… İşlediği suçlardan zevk aldığını her fırsatta gösteren, işler kötü gittiğinde Hitler ve Nazileri de satıp kendini kurtarmaya çalışan Landa psikopatolojik bir vaka…

Harry Powell (The Night of the Hunter): Charles Laughton, tek yönetmenlik denemesinde belki de tarihin en iyi psikopat filmlerinden birini çekti. Genelde ya kahraman, ya da babacan karakterlerle karşımıza çıkan Robert Mitchum, bir de din adamı kisvesiyle önümüze gelince, yaşadığımız şokun etkisi iyice arttı. Filmin hikayesini gerçek bir olaydan alması etkisini arttıran etkenlerden…

Paul (Funny Games): Gerçekleri tüm çıplaklığıyla ekranlara yansıtmayı seven Michael Haneke, Funny Games’te psikopatinin tüm özelliklerini neredeyse bir rehber gibi önümüze serer. Arno Frisch’in oynadığı Paul, arkadaşı Peter’ı da manipüle ederek suça yeltenir. Film boyunca Haneke, Paul’ün ne kadar hissiz ve empati yoksunu olduğunu gözümüze sokar. Paul’ün sık sık kameraya bakarak dördüncü duvarı yıkması bizi de eve hapseder.

Hannibal Lecter (The Silence of the Lambs ve Hannibal’in dahil olduğu tüm yapımlar): Thomas Harris romanı Red Dragon’la başlayan hikaye filmler ve diziler olarak ekranlara geldi. Mads Mikkelsen’in de dizideki mükemmel oyununun hakkını yememek lazım tabi ama kitaptaki karakteri ete kemiğe büründüren isim Anthony Hopkins oldu. Suç işlemekten ve insanları manipüle etmekten zevk aldığını gösteren o kısık gülüşü “Psikopat kimdir/nedir?” diye sorulacak olsa gösterilecek ilk resim.

Patrick Bateman (American Psycho): Bret Easton Ellis, 1991 tarihli romanını dersini iyi çalışarak yazmıştı. Mary Harron da bir yönetmen olarak dersini iyi çalıştığını tüm film boyunca gösterdi. Christian Bale de karaktere girerek ve yaşayarak oynayınca ortaya sinema tarihinin en iyi psikopat portrelerinden biri çıktı. Wall Street ve çevresindeki meslek grubunda sık rastlanan sosyopati ve psikopatiyi (bu meslekler için artı bir değer olarak görülüyor) daha da ileri götüren eser, uçuk gelse de dünyanın geldiği hali net bir şekilde gözler önüne seriyor.

Don Lope de Aguirre (Aguirre, The Wrath of God): Werner Herzog, bir psikopatın ve onun peşinden gidenlerin kaçınılmaz sonunu Aguirre’da anlatır. Kendine aşık megalomanyak karakteri çok iyi canlandıran Klaus Kinski, rolünü sette Herzog’la birbirlerine girecek kadar benimsedi. Psikopata yetki verirseniz ne olur? Gerçek bir hikaye ve karakteri dayalı bu filmi başında diktatör bulunan her ülkede izletmek lazım.

Vidal (Pan’s Labyrinth): Dikta rejimleri psikopatların yetişmesi için en bereketli tarlalar… Diktatöre itaat ederken kendi küçük krallıklarını yaratan tiplerin sinemadaki en iyi yansımalarından biri Guillermo Del Toro’nun Sergi Lopez’e teslim ettiği Vidal karakteri. Hedefine ulaşmak için hiçbir insanı ve duyguyu engel olarak görmeyen, kendi kanını ve ününü sürdürecek bir oğlu saplantı haline getiren Vidal film boyunca en sadist suçları hiç gözünü kırpmadan işledi.

Keyser Soze (The Usual Suspects): Gerçekleri eğip bükme yeteneği, herkesi kendi amaçları için kullanabilmesi, üstün zekasını kimsenin birbirini tanımadığı bir suç imparatorluğu kurmak için kullanmasıyla tam anlamıyla psikopat ve hatta psikopatların bir numarasıdır.

Norman Stansfield (Leon): Gary Oldman’ın canlandırdığı uyuşturucu bağımlısı narkotik şefi Stansfield’i filmde yarattığı dünya parçalarınken görüyoruz. Ama özellikle cinayet işlerken, çevresindeki adamları kendi çıkarları için kullanır ve harcarken takındığı tavırlar psikopatiye uyuyor.

Ben (Man Bites Dog): Rémy Belvaux, André Bonzel ve Benoît Poelvoorde’nin beraber yönettiği ve Benoît Poelvoorde’nin psikopatı canlandırdığı filmde Ben aslında karikatür bir karakter gibi duruyor. Ancak cinayetleri işlerken hissiz davranması, olayları sadece kendi bakış açısından görüp hiç suçluluk duymaması bir psikopatın temel davranış biçimlerini perdeye yansıttı.

Daniel Plainview (There Will Be Blood): Paul Thomas Anderson filminde bir psikopatın suçlarını veya yakalanmasını değil tüm hayatını perdeye yansıtmayı seçiyor. Daniel Day-Lewis, filmde kendini hiçbir şekilde suçlu görmeyen, çevresindeki herkesi kendisinin ve kendisi için kutsal hedeflerinin oyuncağı olarak gören Plainview’in nasıl yalnızlaştığını anlatıyor. Psikopatımız, parasının ve gücünün de verdiği güvenle “Tüm insanlardan nefret ediyorum” itirafını da film içinde yapıyor.

Tommy DeVito (Goodfellas): Aslında suç filmlerinde hemen herkes farklı ruhsal bozukluklar nedeniyle adam öldürüp duruyor ama Joe Pesci hem Goodfellas, hem de Casino’da canlandırdığı karakterlerle herkesin psikopat olduğu ortamda bile öne fırladı. Goodfellas’ta gerçek bir psikopat gangster Tommy DeSimone’yi oynayan Joe Pesci, kendinden başka hiçbirşeyi düşünmeyen bir adamın suç örgütleri için bile zararlı olduğunu ortaya koydu.

Anton Chigurh (No Country For Old Men): Aslında Javier Bardem’in canlandırdığı karakterin geri planıyla ilgili birşey bilmiyoruz. Ama seri cinayetlerini işlerken girdiği ruh hali, suçluluk veya empati hissetmemesi, yarattığı vahşetten hiç etkilenmemesi Chigurh’u eksiksiz bir psikopat betimlemesi haline getiriyor.

Alex DeLarge (A Clockwork Orange): Delici bakışları ve korkutucu gülüşüyle kötü karakterlerin vazgeçilmez aktörü Malcolm McDowell, Kubrick’in elinde bambaşka bir portreye dönüştü. Kubrick, Anthony Burgess’in romanından altı iyi doldurulmuş bir karakter olarak teslim aldığı Alex’i filmin ilk bölümünde eksiksiz bir şekilde resmetti. Sinemanın psikopat karakterlerinin büyük bölümüne “Bir Alex değil” diyebiliyoruz.

Değerlendirmeye çizgi roman uyarlamalarının kötülerini, (Joker, Lex Luthor, Loki)
Masal uyarlamalarının kötü kraliçelerini, (Disney Filmleri)
Ağır sanrılar nedeniyle cinayetler işleyen ve aslında nevrotik olan Norman Bates’i,
Post travmatik stresle başa çıkamayıp delirenleri,
Gerçekçi olmadıkları veya tıbbi tanıma uymadığı için almadık.

kategori:
seçki

ilgili