Queimada: Var Ol Siyah Adam!

Bakınız İçin Yazan: Alper Artam

“En sonunda beyazlar nasıl olur da kazanabilirler?” dedi José Dolores. “Nasıl olsa bizden biri kalacak geride. Daha başkaları doğacak. Sonunda anlayacaklar onlar.  Siz bile anlayacaksınız… en sonunda.” Çağ sinemasının siyasal örneklemeleri arasında adını her andığımda kendimce çok farklı bir yere uğurladığım, çağdaşlarından elimden geldiğince ayırmadan farklılığına çok başka saygı duyduğum bir filmi Queimada’yı yazacağım bugün.

Siyasal sinema örneklerini şöyle bir gözümüzün önüne getirirsek çoğu toplumcu yönetmenin genellikle kendi coğrafyalarının gerçekliklerini, çelişkilerini anlattığını görürüz. Cinema Novo ile Glabuer Rocha Brezilyasına, Fernando Solanas ile kurtuluş savaşı veren Arjantin gerillarına, 40ların İtalyan yeni gerçekçiliği rüzgarıyla Fellini, Rosselini, Visconti gibi dehaların aslında eğlenebilen İtalyanlarına, hatta kafaları biraz daha kurcalarsak,  Ford-Steinbeck işbirliğinin sessiz çığlığı Gazap Üzümleri ile Büyük Buhran’ın Amerikasına bile tanık olmuşuzdur.

Quiemada (Burn!, İsyan) işte tam bu bağlamda sansasyonel bir farklılık gösteriyor. Dönem İtalya’sında Avrupalı bir marksist adam çıkıyor, önce “Cezayir Savaşı”nı işaret ediyor, yetinmiyor; Cinecitta tanrılarının ateşini çalıp tarihi tekrar yakıyor ve bambaşka bir coğrafyanın gerçekliğini, içinde yaşadığı sefil sistemin küçük bir modeli olan Quiemada adasında yaşananlar ile izleyicisinin hassasiyetine sunuyor.

Söz gelimi, Gillo Pontecorvo imzalı 1969 yapımı bu hayalet film, alelade dünyalıların tadında bırakabilme kabiliyetlerinin sınırlarında gezinen, otoritenin kare içine aldığı sağduyu anlayışına epey bir su kaçırmış,  en fenası canım beyaz adamları beyaz adamlara kötü göstermeye bile çalışmış damgalı bir öteki sinema mamülüdür.

Damgalıdır; çünkü  kapitalist düzen hegemonyasında makattan ters gelmiş her karşıt film gibi Quiemada da sistemin defans mekanizmasından yeterince nasibini almış, başta 1. İspanya Kralı Franco nun sağlı sollu atakları olmak üzere bütün karalama propagandalarından seri çalımlarla sıyrılmış, sonucunda yedinci sanatın zımbalayıcı etkisinden hiçbir ödün vermeyerek kati eleştirelliğini korumuş taş gibi bir siyasal sinema başyapıtıdır. Öyle ki, 1971 yılındaki ilk İstanbul gösteriminin ardından sadece 48 saat afişte kalabilmiş bir sıkıyönetim mahkumudur; İsyan. Yani Amerikalıların söylemiyle bir “gişe zehiri”dir aynı zamanda.

Aslında her neyse ne. Kimine göre İsyan, “diren” diyen bir filmden ziyade direniş değerleriyle yargıladığı yanlı tarih kitaplarına verilen izinsiz bir yanıt, kimine göre ise beyaz adamların kanla, ölümle, korkuyla, çaresizlikle satın aldığı tarifsiz duygu özgürlüğe mukabil insanlığa ödenen minik bir taksit tutarı.

Nedir ne değildir bilinmez ama  Marlon Brando  ve Evaristo Márquez’in başrollerini paylaştığı, Ennio  Morricone’nin delicesine müzikleriyle perçinlediği  bu canavar filmde kıta Avrupa’sının hasta ruhunu , özgürlüğü, direnişi ve parantez içinde insanı aşağıdaki satırları edebilen bir toplumcu yönetmenin bakış açısından izleyeceksiniz. Marlon Brando’un ise “en iyi performansım” dediği filmi ise yanınıza kar kalacak.

“Ne olursa olsun, ezilen halkların sömürgeciliğe karşı savaşları, insanlık durumunun en güç anlarından biri olduğu için beni ilgilendiriyor. Çünkü bizim uygarlığımızın bütünü bu kalıp  içinde biçimlenmiş. Bütün gücümüzü sömürge halkların sırtından çıkarıyoruz. Düşünce biçimimiz ve kültürümüz büyük ya da küçük ölçüde bu olguya bağlıdır. Sömürgeniz olmasa bile düşünce biçiminiz , kültürünüz, Amerika’lıların Avrupa’dan gelmiş olması gerçeğinden türemektedir.”

kategori:
izlenim

ilgili