Romanya Yeni Dalgası

Serhan Çelebi, son yıllarda pek çok sıkı film çıkaran Romanya Yeni Dalgası diye adlandırılan sinemayı ele aldı....

Demir Perde’yi yaşayıp (kendine has şekilde) yırtan ülkelerden biri olan Romanya’da, özellikle gençlik dönemini 80’ler ve 90’larda geçirmiş, zıt kutuplardaki iki tür hayatı da tecrübe etmiş sanatçıların öncülüğünde yeni bir dalga doğdu: Romanya Yeni Dalgası.

2000’li yıllarda Romanya’da yapılan, üslup ve içerik açısından benzeşen filmleri kast etmek üzere kullanılan bu terimi konu edinen bu yazı, benzer sınıflandırmalardan deneyimlediğimiz üzere hangi filmlerin çerçeveye alınması gerektiği gibi akademik tartışmalara girme iddiasından çok, 21. yy.’da Romanya sinemasında yaşanan bu dikkat çekici hareketliliği aktarma derdindedir. Sinemadaki meşhur “dalgalar” zincirine eklenen bu son halka, geniş kitlelerce fazla tanınmasa da, Avrupa sinemasında farklı ve güçlü bir soluk.

İkinci Dünya Savaşı sonunda Sovyetler Birliği tarafından “kurtarılan” Romanya, pek çok Doğu Avrupa ülkesi gibi Osmanlı’dan sonra yeni bir büyük gücün tahakkümü altına giriyordu. 1989 sonuna kadar komünist düzen altında yaşamak durumunda kalan Romenler, sokakta Çavuşesku polis-devletinde, evinde ise Çavuşesku kişiliği etrafında örülen ürkütücü mitlerle yaşadı. Efsaneleriyle yatak odasına kadar giren rejimin ideoloğu, binlerce kişinin ölümünden sorumlu tutuldu; halkta apaçık bir korku uyandırdı; içten içe bir nefret büyüttü. 1989 yılı aralık ayında bir süre devam eden protestolar sonucunda kaçmaya çalışırken yakalanan Çavuşesku, 25 aralıkta iki saat süren sembolik bir mahkemenin hemen ardından karısıyla beraber kameralar önünde idam edildi. Komünist rejim yılları ve onu dramatik bir şekilde sonlandıran bu olay, Romenlerin yakın tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır.

O dönemde çoğu yeniyetme olan, Cristi Piui (Stuff and Dough, The Death of Mr. Lazarescu), Catalin Mutilescu (The Way I Spent The End of The World), Cristian Mungiu (Occident, 4 Months 3 Weeks 2 Days, Beyond the Hills), Radu Muntean (The Paper Will Be Blue) gibi yönetmenler, yeni bir döneme girmenin sevinç ve umuduyla birlikte, kendilerini bekleyen belirsiz geleceğin şaşkınlığını da taşıyorlardı muhakkak. İşte, Romanya Yeni Dalgası diye isimlendirilen bu akımda, Çavuşesku’nun ortadan kaldırıldığı 1989 yılı, halk tarafından coşkuyla “Romen Devrimi” olarak anılırken, hem sembolik hem de içerik olarak Romanya sinemasında önemli bir işarettir. Nitekim 1989 ve öncesi, 2007 yılında Cannes’dan Altın Palmiye ile döndüğü için Romanya’nın yurtdışında en çok tanınan filmlerinden olan 4 Months, 3 Weeks, 2 Days dahil olmak üzere, nispeten daha az bilinen The Paper Will Be Blue, The Way I Spent The End of The World, 12:08 East of Bucharest, Tales From the Golden Age gibi filmlerin de mekan, atmosfer, öykü gibi temel malzemelerini oluşturur.

Komünist dönemi yaşayan insanlar, beyazperdede mutsuz, donuk ve umutsuzdur. Renkler solgun, binalar ise çirkin. İnsanlar, katı kuralların mengenesinde gün be gün daha da sıkışırken, mat renklerin hüküm sürdüğü bu dünyada daha duygusuz davranmak zorunda bırakılırlar. Örneğin 4 Months, 3 Weeks, 2 Days’de istenmeyen çocuğun doğmaması için türlü zahmetlere ve risklere girilirken, anne adayı karnındaki bebeğe sokağa atılması gereken bir çöp muamelesi yapar. Yine aynı filmde eleştirmenlerce sıkça tartışılan cenin sahnesini de bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Yönetmen başka bir dönemde film çekiyor olsaydı, muhtemelen bu sahneyi göstermeyi tercih etmezdi. Bu sahne, döneme ait olarak insanların duygu yönünden fakirleşmesine yönelik olarak filmde yer alıyor olmalı. Benzer bir şekilde pekala The Way I Spent The End of The World’ün küçük kahramanı, 4 Months, 3 Weeks, 2 Days’dekiler kadar ruhsuz bir karakter olmasa da rejime karşı o kadar nefret dolu ki, boyundan büyük işlere kalkışıp diktatörü öldürmek gibi planlar yapabiliyor.

Romanya Yeni Dalgası’nın bir diğer önemli özelliği de, absürdlük, ironi, kara mizah gibi sinema sanatı ile buluştuğunda muazzam lezzetler sunan anlatıların sıklıkla ve başarıyla kullanılmasıdır. Romen sinemasının en güzel örneklerinden The Death of Mr. Lazarescu’da, baş ağrıması gibi basit bir şikayetle başlayan ve (adının da fısıldadığı gibi) Bay Lazarescu’nun göz göre göre gelen trajedisiyle sonuçlanan süreç, seyirciyi gülmek ile üzülmek arasında bir yerde bırakır. Bir tren dolusu NATO görevlisi ABD askerinin, Romanya’nın ücra köşelerinden birindeki istasyon şefi Doiaru ile imtihanını konu alan California Dreamin’ (Endless) kudretini, barındırdığı komik karakterler kadar, ABD ve temsil ettiği özgürlük, demokrasi gibi değerlere yönelttiği eleştirilerden alır. Yine 12:08 East of Bucharest, Tales From the Golden Age, Occident, Police, Adjective gibi filmleri kara mizah bağlamında anmak gerekir.

Romanya’nın Türkiye’ye coğrafi yakınlığı, insan doğasının ve ülke problemlerinin de yakınlığını getirdiğinden, türk izleyici için Romanya sinemasını takip etmek ayrıca keyifli bir deneyim. Yukarıda bahsi geçen Bay Lazarescu karakterinin başına gelenlerle, türk sağlık sistemi veya Filantropica’daki çıkar düzeniyle ülkemiz siyasetçi ve fırsatçıları arasında paralellikler kurmak zor değil. Cristian Mungiu’nun ilk uzun metrajı Occident’te, Romanya’daki zorlu hayata tutunamayıp, hayallerinin peşinden Batı’ya gitmeye çalışan (göç, Romanya’daki en büyük sorunlardan) fakir gençlerin ve ailelerinin öyküsü esprili bir dille anlatılır. Occident’te Batılı koca bulup yırtmaya çalışan genç kızlarla, ülkemizdeki evlilik programlarının katılımcıları arasında da benzerlikler bulmak oldukça kolay ve eğlenceli.

Yeri gelmişken, filmlerde halkın övgüyle bahsettiği Romanya Devrimi’nden sonra neler olduğuna değinmek gerekir. Bazılarının zannettiği üzere her şey toz pembe olmadı tabi ki. Bulgaristan, Macaristan, Ukrayna gibi ülkelerde de olduğu gibi Romanya da yoksulluk, yolsuzluk ve işsizlik gibi problemlerle boğuşmaya devam etti. Komünist problemlerden kurtulunup, hızla kapitalist problemlere doğru yelken açıldı. Tüm bunlarla baş edemeyen işsiz gençler ülkeden kaçarcasına göç etmeye başladı- zaten Çavuşesku döneminde de illegal yollardan kaçıp gitmeye çalışıyorlardı. Romanya halen Avrupa’nın en düşük refaha sahip ülkelerinden biri. Göç ve diğer kapitalist Romanya’sı sorunlarının izleri, yukarıda bahsedilen Occident, Filantropica, California Dreamin’ (Endless), The Death of Mr. Lazarescu ve hatta The Way I Spent The End of The World filmlerinde görülebilir.

Estetik açıdan minimalist olarak tanımlanabilecek doğal ışık ve ses kullanımı ile uzun sekanslara yer veren Romanya Yeni Dalgası sinemasındaki minimalist öğeler, gerçekliği artırmak için bir seçim olduğu kadar (12:08 East of Bucharest, The Death of Mr. Lazarescu… vs.), özellikle gelişmiş bir sinema sektörü bulunmayan bazı Avrupa ülke sinemalarında da sıkça gördüğümüz üzere, bir nevi bütçeye bağlı bir zorunluluk aslında. Son filmi Beyond the Hills ile geçen ay Beyoğlu sinemasında oynayan Cristian Mungiu’nun filmleri ise, gerek kurguya yüklediği anlam (bkz: Occident), gerekse fotoğrafik tercihler sebebiyle diğer Romen yönetmenlerin minimalist estetiğinden biraz daha ayrılıyor.

Türkiye’de uluslararası sinema camiasında adından söz ettirebilen yalnızca bir veya iki isim sayabiliyorken, Romanya Yeni Dalgası’na dahil olan yönetmenlerin, son on yılda Cannes gibi ciddi bir mecrada, En İyi Kısa Film’den Altın Palmiye’ye kadar çok çeşitli ödülleri toplaması ve daha da önemlisi, bu ödülleri farklı isimlerle alması; adına dalga veya her ne dersek diyelim, güçlü bir sinemaya işaret ediyor. Romanya’nın, sinema geçmişinde Rusya veya Polonya gibi parlak bir kültüre sahip olmadığı da göz önünde bulundurulduğunda, bu genç yönetmenlerin başarabildiklerine hayran olmamak mümkün değil. Özellikle kullanılan ironik dilin, ülkemiz sinemasında da (mesela Ferhan Şensoy’un Pardon’u gibi) yaygınlaşması dileğiyle sinemaseverlerin, (erişebilirlerse tabi- salonda izlemek hayal, DVDde pek yok) yazıda adı geçen filmleri izlemeleri gönül rahatlığıyla tavsiye olunur.

kategori:
seçki

ilgili