bakınız
ryan+gosling

Yeni Başlayanlar İçin Ryan Gosling

| Yorum Yok

Drive filmiyle seyredenleri büyüleyen oyuncu Ryan Gosling’in kariyerindeki filmleri seyrettik ve şimdi karşımızda olan Ryan Gosling manzarasının bir sürpriz olmadığını gördük.

Drive filmi Amerika’da bir ay kadar önce vizyona girdi ve bağımsız bir filme göre epey kâr elde etti. Tabi bunda filmin Cannes’dan ödülle dönmesinin de etkisi var ama asıl büyük etken Kanadalı aktör Ryan Gosling! Clint Eastwood’umsu ve epey başarılı performansıyla Driver rolü için ne kadar da doğru bir seçim olduğunu filmde defalarca kez kanıtlıyor genç oyuncu. Yükselişe geçtiği bu dönemlerde filmleri daha fazla kar ettirecek oyuncular arasına adını böylelikle yazdırdı. Genellikle Fast and Furious gibi bol aksiyonlu, bol araba kovalamacalı filmlerden hoşlanan Amerikalılar’ın bu filme bu derece ilgi göstermesinin altında Gosling faktörünün yattığını görmezden gelemeyiz. Gosling şu sıralar en popüler oyunculardan bir tanesi. İlerleyen yıllarda kendisinden daha da söz ettireceğini söylemek de kehanet olmaz.

drive ryan gosling

Drive (Ryan Gosling)

Drive’la elde ettiği başarıdan sonra geçmişe dönüp filmlerini, performanslarını ve gelecek yıllarda vizyona girecek projelerini inceledik. Bağımsız sinemayı, stüdyo sinemasından daha çok seven ve burada sürekli başarılı performanslar ortaya koyan Gosling’in bu sinema kanadını bırakacağını düşünmüyoruz. Artık büyük bütçeli filmlerde yer almaya başlasa da ilerleyen yıllarda bağımsız filmlerde de onu göreceğimiz kesin. Tıpkı Natalie Portman, Michelle Williams gibi. Onlar da kariyerlerini iki sinema kanadında devam ettiriyorlar. Henüz Gosling’in filmlerini izlememiş kişilere son dönem filmleriyle beraber aşağıda da değindiğimiz bağımsız yapımları öneririz.

Remember the Titans (2000)

Siyahlar ile Beyazlar, barutla ateş gibiydi bir zamanlar. Irkçılığın had safhada olduğu zamanlarda beyazlardan oluşan bir futbol takımının başına siyah bir koç getirilir. Bu koç siyah olmasına rağmen siyahları kayırmamış, siyahlarla beyazlar arasındaki nefreti ortadan kaldırmıştı. Filmin gerçeklerden uyarlanması etkileyiciliği daha da arttırmış. Denzel Washington’ın çok sağlam rol kestiği bu filmde Gosling küçük bir role sahip. Tv filmleri ve dizilerde rol kovalarken ilk sinema filmi Frankestein and Me’de yardımcı rolde sinemaya adımını atmıştı Gosling. Remember the Titans kariyerinin ikinci filmi. Temiz yüzü, fiziği, karizması ve en önemlisi yeteneğiyle bağımsız sinema kanadında bu filmden sonra başrolleri kovalamaya ve kapmaya başlamıştı.

The Believer (2001)

Filmografisinde sadece iki film bulunan bağımsız sinemacı Henry Bean yönettiği The Believer ile 2001 yılında Sundance Film Festivali’nden jüri ödülünü kazanmayı başarmıştı. Yahudi düşmanlığını, ırkçılığı konu alan film başkarakterinin orijinalliğiyle dikkatleri çekiyordu. Danny bir Yahudi. Küçükken hocasıyla girdiği bir tartışma sonucunda gitgide Yahudilik’ten uzaklaşmaya başlar. 20′li yaşlarında Yahudi kimliğini gömmüş, kendisine yeni bir kimlik yaratmıştır: Nazi. Danny, Yahudiler’den nefret eden, Yahudiler’i katletmek isteyen bir Nazi’ye dönüşür. Yahudi kimliğiyle anti-semitist kimliği film boyunca çatışır. Ryan Gosling’in aşağılayıcı, nefret dolu bakışlarıyla açılıyor film ve Gosling’in Yahudi bir öğrenciyi dövmesiyle açılış sahnesi noktalanıyor. Bu sahneyle akla Edward Norton’un American History X’in o meşhur kaldırım sahnesi ve sonrası geliyor ama Gosling de Norton kadar etkileyici olmayı başarıyor. Karakterinin Yahudilik’le anti-semitizm arasındaki gel-gitlerini abartıya ve aşırıya kaçmadan yansıtmayı başarıyor.

Murder by Numbers (2002)

İki arkadaş bir gün bir plan yaparlar. Planlarında bir cinayet işleyip polisleri de yanlış yönlendirmek ve cinayetten sıyrılmak vardır. Bu cinayeti ve saptırmayı sırf eğlence olsun diye yapmak isterler. Ama karşılarında zeki bir dedektif vardır. Barbet Schroder’in yönettiği 2002 yapımı filmde Sandra Bullock’a iki yetenekli aktör eşlik etmişlerdi: The Believer’da psikopatı kotarabileceğini kanıtlayan Gosling ve tıpkı Gosling gibi henüz ünlenmemiş Michael Pitt. Film vasatın çok altındaydı. Ryan Gosling filmde zengin, kıskanç, heyecan peşindeki bir öğrenciyi/katili kotarmıştı bu filmde. Filmin Gosling’in kariyerine pek yaradığı söylenemez. Gosling de bu filmden sonra bağımsız sinemaya daha fazla yöneldi.

The United States of Leland (2003)

2003 yılında Sundance Film Festivali’nin jüri büyük ödülüne aday gösterilen film ödülü alamamıştı. Ödül Paul Giamatti’li American Splendor’a gitmişti. Filmde Gosling’e usta oyuncular Kevin Spacey ve Don Cheadle eşlik ediyorlar. Yan rollerde Blue Valentine’da başrolü paylaştığı Michelle Williams, genç oyuncu Jena Malone ve şu sıralar Gangster Squad’ta Gosling’le tekrar karşılıklı oynayan Michael Pena bulunuyor. Sevgilisinin özürlü kardeşini yirmi kere bıçaklayıp öldüren Leland P. Fitzgerland’ın hapishanede geçen günleri konu edinilirken Leland’ın geçmişi de flashbacklerle anlatılıyor. Yönetmenin hikayenin altından kalkamadığını, ortaya vasat bir iş çıkardığını söylemek mümkün. Gosling’se her zaman ki gibi yeteneklerini sergiliyor ve tekrar bir kaybeden rolünde etkileyici performans sergiliyor. Donuk bakışları, hayatı pek de umursamayan tavırları, yaşından büyük, olgun düşünceleriyle akla Donnie Darko’daki Jake Gyllenhaal’u getiriyor.

notebook ryan gosling

The Notebook (Ryan Gosling)

The Notebook (2004)

The Notebook için Rachel McAdams’ı ve Ryan Gosling’i ünlendiren film desek yanlış olmaz. Nicholas Sparks’ın çokça sevilen aynı adlı romanından Nick Cassavetes tarafından uyarlandı ve romanın edebiyat alanında yarattığı etkiyi sinema alanında yarattı. Hala en etkili romantik-dramlar arasında yerini koruyan film 2.Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle birbirlerinden ayrılan iki aşığın hikayesini anlatıyor. Aslında film Yeşilçam’ın filmlerini hatırlatmıyor değil. Gosling yakışıklı ama maddi anlamda zengin olmayan bir taşralıyı, McAdams’sa tahmin edileceği üzere zengin bir ailenin şımarık kızını oynuyor. Gosling’in ‘aşık çocuk’ rolünde iyi bir performans sergilediğini belirtmek gerek. Bu filmden 6 sene sonra tekrar romantik-dram türündeki Blue Valentine’de oynadı ve daha iyi bir performans ortaya koydu.

Stay (2005):

The Notebook’la beklediği üne kavuşan Gosling bu filmden bir sene sonra depresif, intihara meyilli bir karakterle seyirci karşısına çıktı. Film, 21.yaşına adım atacağı günde intihar etmeyi planlayan Hanry’nin hikayesini anlatır. Psikiyatrist Sam Foster rolünde Ewan McGregor ve onun intihara meyilli sevgilisi rolünde Naomi Watts’ın en az Gosling kadar olumlu eleştiriler topladıklarını belirtelim. Gosling bu kez sürekli ağlayan, hayattan bıkmış, ölmek isteyen Hanry karakterinde kariyerinin en sağlam performanslarından birisini ortaya koymuştu. Filmin hak ettiği eleştirileri eleştirmenlerden toplamamasının bir nedeni de fena halde benzediği Jacob’s Ladder filmiydi. Marc Foster’ın yönettiği Stay, Jacob’s Ladder’ı ve diğer benzer filmleri akla getirse de oyunculukları, kurgusu, yardımcı hikayeleri ve müzikleriyle ilgiyi hak ediyor. Ayrıca her filminde olduğu gibi bu filmde de izleyici bambaşka bir Ryan Gosling’i karşısında bulacak.

Half Nelson (2006):

2006 yılına girdiğimizde Gosling epey tanınır olmuştu. Bağımsız sinemaya olan hayranlığını sürekli dile getiren Gosling’e teklif edilen Dan Dunne rolüyle ilk ve şimdilik tek Oscar adaylığını elde etmişti. Gosling, taşralı aşık çocuk ve intihara meyilli adam rollerinden sonra karakter galerisine uyuşturucu müptelası ortaokul öğretmeni karakterini de dahil ediyordu. Tuvallette uyuşturucu kullanırken öğrencisi Drey tarafından yakalanan Dan bu olaydan sonra sırrını ifşa etmeyen Drey’le arkadaş olur. Rolü için Brooklyn’deki bir okulda gizlice gözlem yapan Gosling metot oyunculuğunun hakkını da veriyordu filmde. Tam anlamıyla bir kaybeden olan Dan rolünde Gosling epey olumlu eleştiri ve adaylıklar topladı yıl boyunca.

Fracture (2007):

Half Nelson’daki performansıyla Akademi’den Oscar adaylığı almasıyla şansı daha da açıldı genç aktörün. Bu başarı sayesinde Gregory Hoblit’in yeni polisiyesi Fracture’ın başrolünü kapmayı başardı. O döneme kadar daha çok bağımsız filmlerde yer alan Gosling’in ilk büyük işiydi bu ve Primal Fear’le epey övgü toplayan Hoblit’le çalışma fırsatını yakaladı. Ayrıca Gosling ilk kez usta bir oyuncunun karşısında yeteneklerini sergileyecekti. Bilindiği gibi o usta oyuncu Anthony Hopkins. Hopkins’le karşılıklı oynama şansını elde eden Gosling kariyerinde ilk kez bir filmdeki performansıyla yüzde yüz tatmin edici olamıyor. Filmin vasatın biraz üstünde olduğunu ve çok fazla gözükmese de Anthony Hopkins’in performansına sırtını dayadığını söyleyebiliriz. Hopkins için hazırlanan rolün Hannibal Lecter’i hatırlatmasıysa filmin eksilerinden bir tanesi. Film için şunu söyleyebiliriz: Bu filmde Hopkins yerine başkası tercih edilseydi (ki mümkünatı da yok, zira Hopkins düşünülerek yazılmış bir karakter olarak göze çarpıyor) Ryan Gosling’in filmi kurtarması ihtimal dahilinde değil ne yazık ki. Hoblit Primal Fear’den farklı bir yapım yapmak istemiş ama çok da başarılı olamamış. Gosling için söyleyebileceğimiz diğer filmlerindeki gibi “oyunculuk budur” dedirtmiyor. Kariyerinin ilk büyük işinde çuvallamıyor ama dediğim gibi diğer filmlerindeki gibi bir performans da ortaya koyamıyor.

lars and the real girl ryan gosling

Lars and the Real Girl (Ryan Gosling)

Lars and the Real Girl (2007):

Fracture gibi bir stüdyo filminden sonra Gosling stüdyolardan çok fazla film teklifi almasına rağmen bir stüdyo filminde rol almaktansa bağımsız bir filmde oynamayı tercih etmişti. Lars da kotarılmayacak bir karakter de değil hani. Her oyuncunun ete, kemiğe bürümek isteyeceği bir karakter. Çok az konuşan, zorunda olmadıkça diyaloglara girmeyen, tek başına yaşayan, asosyal ve en önemlisi internetten sipariş ettiği “şişme bebeğe” aşık olup onunla evlenmeyi planlayan şirin mi şirin bir adam Lars. Gosling, Lars rolünde döktürüyor da döktürüyor. Mümkün olduğunca az mimik kullanarak karakterin hakkını veriyordu. The Believer’da bakışlarından nefret okunan Gosling’le Lars and the Real Girl’de bakışlarında saygı, sevgi ve şirinlik olan Gosling arasında çok fark var ve bu, onun ne kadar yetenekli olduğunun bir göstergesi.

Blue Valentine (2010):

Lars and the Real Girl’le elde ettiği başarıdan sonra daha fazla film çekmesi beklenen Gosling üç yıl boyunca suskun kalıp film çekmemeyi tercih etmişti. Derek Cianfrance’ın yazdığı Blue Valentine’ın senaryosunu çok beğenen Gosling hemen film için hazırlıklarına başlamıştı. Filmin diğer başrol oyuncusu Michelle Williams’la aynı evde haftalarca vakit geçirdiler. Bu vakit geçirme taktiği filmde de işlerine çok yaramış. İki oyuncu da evlilikleri parçalanmaya başlayan karı-kocayı başarıyla kotarıyorlar. Gosling tekrar “farklı” bir kaybeden rolünde dikkatleri üzerine çekiyordu. Bol bol adaylık da alıyordu ödül sezonunda. Bu kez şarkı söyleme ve enstrüman çalma yeteneği olmasına rağmen bunu değerlendirmek istemeyen birisini kotarmış.

all good things ryan gosling

All Good Things (Ryan Gosling)

All Good Things (2010):

Gosling geçen sene iki filmle seyircilerin karşısına çıkmıştı. İlki yukarıda da belirttiğim gibi Blue Valentine’da. Blue Valentine’da eşine çok fazla aşık olmasına rağmen artık onu tatmin etmeyen ve evliliği yavaş yavaş yoldan çıkan bir koca rolündeydi. İyi bir kocaydı, eşine sadıktı, onu ilk günkü gibi seviyordu ama artık olmuyordu. Bu filmde de bir kocayı kotarmıştı. Yani aynı yıl iki farklı koca rolünde sinemaya dönmüştü. Buradaki rolü, Blue Valentine’dakinden epey farklıydı, hatta oradaki kocanın zıttı diyebiliriz. David, tıpkı Dean gibi karısını seviyor ama… David öfkesini kontrol edemiyor. Dolayısıyla eşi onu öfkelendirdiğinde onu dövmekten kendini alıkoyamıyor. Henüz küçükken annesinin intihar edişine tanıklık ettiğinden psikolojisi felaket bozulmuş durumda. Bazı anlar tek başına anlamsızca konuşabiliyor. Babası onu istemediği bir işte, aile işinde çalıştırıyor. David başarısız olunca da onu şirketten kovuyor. Bu, David’i daha da etkiliyor. Babası yüzünden belki ömür boyu mutlu olacağı bir hayatı elinin tersiyle itip mutsuzluğa kapıyı araladığı bir hayata ilerliyor. Kirsten Dunst kariyerinin en iyi performansını ortaya koyarken Gosling de kötü bir rolde döktürüyor. Bu filmle değil de Blue Valentine’la önplana çıkması Blue Valentine’a daha fazla reklam yapılmasındandır. Bu iki bağımsız filmde de Gosling’in çok iyi olduğunu ama bana göre burada biraz daha iyi olduğunu belirtmeliyim. Soğuk, donuk bakışlı, gözlükleriyle psikopatları andıran David karakterinde yer yer kanımızı dondurabiliyor aktör.

Drive (2011):

Hüseyin Amini filmin senaryosunu bitirince Film District’e teslim eder. Onlar da bir kaç oyuncuyla görüşmeye başlarlar. İşe Hugh Jackman’dan başlarlar. Çok şükür ki rolü kabul etmez Jackman. Bunun üzerine Gosling’in kapısı çalınır. Gosling filmde rol almayı kabul eder ve yönetmen arayışları başlar. Bir süre sonra Gosling filmlerini çok beğendiği Nic Winding Refn’i tavsiye eder. Böylelikle ortaya yılın en iyi filmlerinden bir tanesi çıkar. Gosling’in ‘sürücü’ rolündeki performansı da klişe söyleyişle “Oscarlık”. Gelecek sene buradaki performansıyla Oscar’a aday olabilir mi, bilemiyoruz. Akademi geçen sene aktörün Blue Valentine’daki performansını es geçmişti, tekrar aynı şey yaşanabilir ve Gosling, George Clooney, Brad Pitt, Leonardo DiCaprio, Michael Fassbender arasından sıyrılmayabilir. Ama bize göre çoktan çoğu aktörün arasından sıyrılmış ve yılın en iyi performanslarından birisini vermiştir. Gosling’in Clint Eastwood’un westernlerdeki oyunculuğunu hatırlatan performansı mutlaka izlenmeli. Eğer vizyona girerse sinemada.

Crazy, Stupid, Love (2011):

Steve Carell’ın oynadığı bir projede kısa bir rolü olan Gosling bu projeden sonra kendisine “bu adamla kesinlikle karşı karşıya oynamalısın” der. Dileği bu sene gerçekleşir ve çok sevdiği Carell’la karşılıklı oynar. Gosling filmde çok karizmatik, her gece eve farklı bir kadınla dönen Jacob’ı kotarır. Kadınları tavlamakta üstüne olmayan Jacob bu konuda çok başarılı olmasına rağmen artık bu tek gecelik ilişkilerden sıkılmıştır. Karşısına Hanna çıkar ve ilk kez birisine aşık olur Jacob. Gosling’in karizması ilk kez oyunculuğunun önüne bu filmde geçiyor. Kariyerinin en iyi performansı değil buradaki. Böyle bir şey de beklenmemeli. Ama komedinin hakkını veriyor aktör.

ides of march ryan gosling

The Ides of March (Ryan Gosling)

PEK YAKINDA

The Ides of March (2011):

George Clooney’nin yapımcılığını, senaristliğini, yönetmenliğini ve başrolünü üstlendiği filmin asıl başrolüyse tahmin edileceği gibi Ryan Gosling. Film ilk kez Venedik Film Festivali’nde prömiyeri yapılan film genelde başarılı bulunsa da ayakta alkışlanacak ve yılın favorisi ilan edilecek bir yapım olmadığı da gelen haberler arasında. Fakat her zaman ki gibi Gosling’in performansı epey övülmüştü. Paul Giamatti, George Clooney, Marisa Tomei, Jeffrey Wright gibi tecrübeli oyuncuların arasından sıyrılıp oyunculuğunu konuşturmayı başarmış. Hatta gelecek sene bu filmle Oscar’a aday olması bekleniyor. Film ülkemizde 25 Kasım’da vizyona girecek.

The Place Beyond the Pines (2013):

Geçen sene Blue Valentine’la bol övgü toplayan Gosling, filmin yönetmeni Derek Cianfrance’la ikinci kez çalıştı. Çekimleri geçen ay sona eren film suç komedisi olarak türlendirilmiş. Gosling’e yükselişe geçen Bradley Cooper, Eva Mendes ve Ray Liotta eşlik ediyor. Filmi epey bekleyeceğiz gibi görünüyor. Zira film 2013′ten önce vizyona girmeyecek.

Gangster Squad (2012):

Gosling, The Ides of March’tan sonra tekrar bir stüdyo filminde rol alıyor. Çekimleri devam eden filmin kadrosu da oldukça cezbedici: Sean Penn, Josh Brolin, Emma Stone, Nick Nolte, Robert Patrick. Penn kariyerinde ilk kez mafya babasını oynarken, Gosling de ilk kez çavuş rolünde oynuyor. Film, Çavuş Jerry Wooters’ın mafya babası Mickey Cohen’i yakalamaya çalışmasını anlatacak. Gosling’in bu filmle daha da yükseleceği bir gerçek.

Only God Forgives (2012):

Drive filminde Refn’le çalışmaktan çokça memnun kalan Gosling onun üç filminde onunla çalışacak. Bu filmlerden ilki Only God Forgives. Çekimler gelecek sene başlayacak ve film senenin sonlarına doğru vizyona girecek. Film suç-dram türünde.

Logan’s Run (2014) ve İsimsiz Proje (2014):

Logan’s Run bir yeniden çevrim. Herkesin en fazla otuz yaşına kadar yaşadığı bir distopik dünyada sisteme muhalif hale gelen Logan’ın sevgilisiyle beraber bu cehennemi andıran yerden kaçmaya çalışması anlatılıyordu. Etkileyici bir bilim-kurgu olan Logan’s Run’ın Refn’in ellerinde nasıl bir şeye dönüşeceğini zaman gösterecek. Ama Gosling’i böyle bir rolde izlemek güzel olacak. Ne yazık ki filmi uzun bir süre bekleyeceğiz. Zira Refn’in Only God Forgives’tan sonra kotarmak istediği projeleri var. Bunlardan ikincisi isimsiz projesi. Bu projesinin başrolü de şimdilik Gosling’e ait. Ama proje hakkında henüz bilgi yok.