Yeni Başlayanlar İçin Ryan Gosling

Ryan Gosling'in filmlerini derledik.

Not: Yazıyı beş yıl önce yayınlamıştık… Beş yılda oynadığı filmleri dahil ederek tekrar yayınlıyoruz.

Drive filmiyle seyredenleri büyüleyen oyuncu Ryan Gosling’in kariyerindeki filmleri seyrettik ve şimdi karşımızda olan Ryan Gosling manzarasının bir sürpriz olmadığını gördük. Drive filmi Amerika’da bir ay kadar önce vizyona girdi ve bağımsız bir filme göre epey kâr elde etti. Tabii bunda filmin Cannes’dan ödülle dönmesinin de etkisi var ama asıl büyük etken Kanadalı aktör Ryan Gosling! Clint Eastwood’un western filmlerindeki performansını yakalayan ve Driver rolü için ne kadar da doğru bir seçim olduğunu filmde defalarca kez kanıtlıyor aktör. Yükselişe geçtiği bu dönemlerde filmleri daha fazla kâr ettirecek oyuncular arasına adını böylelikle yazdırdı. Gosling şu sıralar en popüler oyunculardan. İlerleyen yıllarda kendisinden daha da söz ettireceğini söylemek de kehanet olmaz.

The Notebook (2004): The Notebook için Rachel McAdams’ı ve Ryan Gosling’i ünlendiren film desek yanlış olmaz. Nicholas Sparks’ın çokça sevilen aynı adlı romanından Nick Cassavetes tarafından uyarlandı ve romanın edebiyat alanında yarattığı etkiyi sinema alanında yarattı. Film,  2. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle birbirlerinden ayrılan iki âşığın hikâyesini anlatıyor. Aslında film, Yeşilçam’ın filmlerini hatırlatmıyor değil. Gosling yakışıklı ama maddi anlamda zengin olmayan bir taşralıyı, McAdams’sa tahmin edileceği üzere zengin bir ailenin şımarık kızını oynuyor. Gosling’in ‘âşık çocuk’ rolünde iyi bir performans sergilediğini belirtmek gerek. Bu filmden 6 sene sonra tekrar romantik-dram türündeki Blue Valentine‘da oynadı ve daha iyi bir performans ortaya koydu.

Stay (2005): The Notebook‘la beklediği üne kavuşan Gosling bu filmden bir sene sonra depresif, intihara meyilli bir karakterle seyirci karşısına çıktı. Film, 21. yaşına adım atacağı günde intihar etmeyi planlayan Hanry’nin hikâyesini anlatır. Psikiyatr Sam Foster rolünde Ewan McGregor ve onun intihara meyilli sevgilisi rolünde Naomi Watts’ın en az Gosling kadar olumlu eleştiriler topladıklarını belirtelim. Gosling bu kez sürekli ağlayan, hayattan bıkmış, ölmek isteyen Hanry karakterinde kariyerinin en sağlam performanslarından birisini ortaya koymuştu. Filmin hak ettiği eleştirileri eleştirmenlerden toplamamasının bir nedeni de fena halde benzediği Jacob’s Ladder filmiydi. Marc Foster’ın yönettiği Stay, Jacob’s Ladder‘ı ve diğer benzer filmleri akla getirse de oyunculukları, kurgusu, yardımcı hikâyeleri ve müzikleriyle ilgiyi hak ediyor.

Half Nelson (2006): 2006 yılına girdiğimizde Gosling epey tanınır olmuştu. Bağımsız sinemaya olan hayranlığını sürekli dile getiren Gosling’e teklif edilen Dan Dunne rolüyle ilk ve şimdilik tek Oscar adaylığını elde etmişti. Gosling, taşralı âşık çocuk ve intihara meyilli adam rollerinden sonra karakter galerisine uyuşturucu müptelası ortaokul öğretmeni karakterini de dahil ediyordu. Tuvalette uyuşturucu kullanırken öğrencisi Drey tarafından yakalanan Dan bu olaydan sonra sırrını ifşa etmeyen Drey’le arkadaş olur. Rolü için Brooklyn’deki bir okulda gizlice gözlem yapan Gosling metot oyunculuğunun hakkını da veriyordu filmde. Tam anlamıyla bir kaybeden olan Dan rolünde Gosling epey olumlu eleştiri ve adaylıklar topladı yıl boyunca.

Fracture (2007): Half Nelson‘daki performansıyla Akademi’den Oscar adaylığı almasıyla şansı daha da açıldı genç aktörün. Bu başarı sayesinde Gregory Hoblit’in polisiyesi Fracture‘ın başrolünü kapmayı başardı. O döneme kadar daha çok bağımsız filmlerde yer alan Gosling’in ilk büyük işiydi bu ve Primal Fear‘le epey övgü toplayan Hoblit’le çalışma fırsatını yakaladı. Ayrıca Gosling ilk kez usta bir oyuncunun karşısında yeteneklerini sergileyecekti. Bilindiği gibi o usta oyuncu Anthony Hopkins. Hopkins’le karşılıklı oynama şansını elde eden Gosling kariyerinde ilk kez bir filmdeki performansıyla yüzde yüz tatmin edici olamıyor. Filmin vasatın biraz üstünde olduğunu ve çok fazla gözükmese de Anthony Hopkins’in performansına sırtını dayadığını söyleyebiliriz. Hopkins için hazırlanan rolün Hannibal Lecter’i hatırlatmasıysa filmin eksilerinden bir tanesi. Film için şunu söyleyebiliriz: Bu filmde Hopkins yerine başkası tercih edilseydi Ryan Gosling’in filmi kurtarması ihtimal dahilinde değil ne yazık ki. Hoblit, Primal Fear‘den farklı bir film yapmak istemiş ama çok da başarılı olamamış.

All Good Things (2010): Gosling 2010’da iki filmle seyircilerin karşısına çıkmıştı. İlki yukarıda da belirttiğim gibi Blue Valentine‘da. Blue Valentine‘da eşine âşık olmasına rağmen artık onu tatmin etmeyen ve evliliği yavaş yavaş yoldan çıkan bir koca rolündeydi. İyi bir kocaydı, eşine sadıktı, onu ilk günkü gibi seviyordu ama artık olmuyordu. Gosling, All Good Things de bir kocayı kotarmıştı. Yani aynı yıl iki farklı koca rolünde sinemaya dönmüştü. Buradaki rolü, Blue Valentine‘dakinden epey farklıydı, hatta oradaki kocanın zıttı diyebiliriz. David, Dean gibi eşini seviyor ama… David öfkesini kontrol edemiyor. Dolayısıyla eşi onu öfkelendirdiğinde onu dövüyor. Henüz küçükken annesinin intihar edişine tanıklık ettiği için psikolojisi epey bozulmuş durumda. Bazı anlar tek başına anlamsızca konuşabiliyor. Kirsten Dunst kariyerinin en iyi performansını ortaya koyarken Gosling de bu kötü karakterde döktürüyor. Bu filmle değil de Blue Valentine‘la önplana çıkması Blue Valentine‘a daha fazla reklam yapılmasındandır. Bu iki bağımsız filmde de Gosling’in çok iyi olduğunu ama bana göre burada biraz daha iyi olduğunu belirtmeliyim. Soğuk, donuk bakışlı, gözlükleriyle psikopatları andıran David karakterinde yer yer kanımızı dondurabiliyor aktör.

Drive (2011): Hüseyin Amini filmin senaryosunu bitirince Film District’e teslim eder. Onlar da birkaç oyuncuyla görüşmeye başlarlar. İşe Hugh Jackman’dan başlarlar. Çok şükür ki rolü kabul etmez. Bunun üzerine Gosling’in kapısı çalınır. Gosling filmde rol almayı kabul eder ve yönetmen arayışları başlar. Bir süre sonra Gosling filmlerini çok beğendiği Nicolas Winding Refn’i tavsiye eder. Böylelikle ortaya yılın iyi filmlerinden bir tanesi çıkar. Gosling’in ‘sürücü’ rolündeki performansı da klişe söyleyişle “Oscarlık”. Gosling’in Clint Eastwood’un westernlerdeki oyunculuğunu hatırlatan performansı soluk kesiciydi.

Crazy, Stupid, Love (2011): Steve Carell’ın oynadığı bir projede kısa bir rolü olan Gosling bu projeden sonra kendisine “bu adamla kesinlikle karşı karşıya oynamalısın” der. Dileği 2011’de gerçekleşir ve çok sevdiği Carell’la karşılıklı oynar. Gosling filmde çok karizmatik, her gece eve farklı bir kadınla dönen Jacob’ı kotarır. Kadınları tavlamakta üstüne olmayan Jacob bu konuda çok başarılı olmasına rağmen artık bu tek gecelik ilişkilerden sıkılmıştır. Karşısına Hanna çıkar ve ilk kez birisine âşık olur Jacob. Gosling’in karizması ilk kez oyunculuğunun önüne bu filmde geçiyor. Kariyerinin en iyi performansı değil buradaki. Böyle bir şey de beklenmemeli. Ama komedinin hakkını veriyor aktör. Emma Stone’la kimyası uyuşunca beş yılda beraber iki filmde daha sevgilileri oynarlar.

The Ides of March (2011): George Clooney’nin yapımcılığını, senaristliğini, yönetmenliğini ve başrollerinden birisini üstlendiği filmin asıl başrolü tahmin edileceği gibi Ryan Gosling. Venedik Film Festivali’nde prömiyeri yapılan film genelde başarılı bulunmuş ve Gosling’in performansı epey övülmüştü. Aktör; Paul Giamatti, Clooney, Marisa Tomei, Jeffrey Wright gibi tecrübeli oyuncuların arasından sıyrılıp oyunculuğunu konuşturmayı başarmış. Gosling bu kez başkanlık için yarışan bir politikacıyı başkanlığa ulaştırmaya çalışan reklamcıyı oynadı. Karakter, başkan adayının kirli yüzünü fark edince onu bırakmak ister ama başaramaz, olaylar gelişir. Dediğim gibi Gosling bu rolde oldukça iyiydi. Erken kaybettiğimiz usta aktör Phillip Seymour Hoffman da küçük rolünde döktürmüştü.

The Place Beyond the Pines (2013): Blue Valentine‘la bolca övgü alan Gosling, filmin yönetmeni Derek Cianfrance’la ikinci kez çalıştı. Gosling’e Bradley Cooper, Eva Mendes ve Ray Liotta eşlik etmişlerdi. Cianfrance, Blue Valentine ve son filmi The Light Between Oceans‘da olduğu gibi bir kez daha bir aileye odaklanıyor. Aileleri, aile bireylerinin birbirleriyle ilişkilerini anlatmayı epey seven Cianfrance bu filminde kamerasının odağına iki babaya ve oğullarını koyup bu iki babanın -biri suçlu, diğeri polis- yollarının bir soygunla kesişmesini anlatmıştı. Blue Valentine kadar başarılı olmayan bu film gene de özellikle Gosling’li ilk bölümüyle etkileyiciydi. Aktör ailesi için banka soyan bir karakterde iyi bir performans ortaya koymuştu.

Gangster Squad (2012): Gosling, The Ides of March‘tan sonra tekrar bir stüdyo filminde rol almıştı. Filmin kadrosu oldukça cezbediciydi: Sean Penn, Josh Brolin, Emma Stone, Nick Nolte, Robert Patrick. Penn kariyerinde ilk kez mafya babasını oynarken, Gosling de ilk kez çavuş rolündeydi. Film, polis John O’Mara’nın mafya babası Mickey Cohen’i yakalamaya çalışmasını konu alıyordu. Film vizyona girdikten sonra epey kötü eleştiriler almıştı. Eleştirilerden Gosling de kurtulamamıştı. Ne yazık ki aktör bu filmde kariyerinin en kötü performansını ortaya koymuştu ama zaten herkes dökülüyordu. Cohen’le Wooters ve çetesinin mücadelesi olabilecek en kötü şekilde şekilde işlenmişti. Filmin belki de tek artısı Emma Stone idi. Stone’la Gosling ikinci kez sevgilileri oynamışlardı.

Only God Forgives (2012): Drive filminde Refn’le çalışmaktan memnun kalan Gosling bu filmden kısa bir süre sonra Refn’in bu filminde oynamıştı. Drive‘da sessiz bir kahramanı oynayan aktör bu filmde de pek konuşmuyordu. Çok kötü olan, mafyoz annesiyle şeytandan farksız bir adamın mücadelesinin ortasında kalan ve annesinin sözünden çıkamayıp ağabeyinin intikamını bu şeytandan almaya çalışan Julian rolünde Gosling iyiydi. Fakat film iyi eleştiriler alamamış ve bu performansı gündemde fazla kalamamıştı.

The Big Short (2015): Only God Forgives‘dan sonra sinemaya kısa bir süre ara veren Gosling, Adam McKay’in ekonomik kriz konulu komedisi The Big Short‘ta rol almayı kabul etmiş ve böylelikle pek sevdiği Steve Carell’la ikinci kez çalışmıştı. 2008’deki ekonomik krizin niye ortaya çıkıp pek çok insanı iflas ettirdiğini ta en başından, detaylı ve mizahı bolca kullanarak anlatan bu film, McKay’e uyarlama senaryo Oscarını getirmişti. Genelde tüm kadronun performansı övülürken Christian Bale hepsinin arasından sıyrılıp Oscara aday olmuştu ama Gosling de en az Bale kadar iyiydi.

The Nice Guys (2016): Komedi filmlerinde sıkça yer almayan, genelde bağımsız dramaları tercih eden Gosling bu yıl Shane Black’in son filmi The Nice Guys‘ta karşımıza çıktı. Kötü bir dedektifin bir cinayeti soruşturmasını konu alan bu komedi filmi 70’lerin Los Angeles’ında geçiyor ve Black’in her filminde olduğu gibi olaylar dallanıp budaklanıyor, dallanıp budaklandıkça da film, izleyiciyi epey eğlendiriyordu. Gosling de, Russell Crowe da iyi bir ikili olmuşlardı. Aktörün performansı önceki komedisi Crazy, Stupid Love‘dakinden daha iyiydi. Ne yazık ki film gişede battı. Haliyle Black’in devam filmi planları da iptal oldu ama Gosling’i tekrar bu rolde izlemek keyifli olabilirdi.

La La Land (2016): The Nice Guys‘la iyi bir performansla yılı açan Gosling yılı ödül sezonunda ödülleri silip süpüren, Oscar’a emin adımlarla ilerleyen müzikal filmi La La Land‘le kapattı. Ülkemizde dün gösterime giren bu film, Stone’la Gosling’in sevgilileri oynadıkları üçüncü film oldu. Whiplash‘le olumlu eleştiriler alan Damien Chazelle’nin yönettiği film bir piyanistle bir oyuncunun âşkına odaklanıyor, izleyiciyi gökkuşağı kadar renkli renk paleti, kostümleri, enfes mekânları, iyi koreografili dans sahneleri ve etkileyici şarkılarıyla coşturuyor. Stone’un döktürdüğü, Venedik Festivali’nden aldığı oyuncu ödülünü sonuna dek hak ettiği bu filmde Gosling de iyi bir performans ortaya koymuş. Gosling bu kez dans yeteneğini sergiliyor. Rolü için piyano çalmayı öğrenen aktörü bu rolde izlemek keyifliydi.

SIRADAKİ FİLMLERİ:

Blade Runner 2049 (2017): Aktör bu yıl merakla beklediğimiz bilimkurgu filmi Blade Runner 2049‘un çekimlerini tamamladı. Aynı adlı filmin devamı olan Blade Runner 2049‘u Arrival’la yükselişine devam eden Kanadalı yönetmen Denis Villenueve yönetti. Gosling’in başrolünü üstlendiği filmde Harrison Ford yıllar sonra Rick Deckard rolünü tekrar oynadı ama aktörü filmin önemli bir bölümünde göremeyeceğiz. Filmde Jared Leto, Ana de Armas, Mackenzie Davis, Robin Wright, Dave Bautista, Barkhad Abdi, Hiam Abbass, Carla Juri de rol aldılar. İlk filmin 30 yıl sonrasında geçen filmin merkezinde Gosling’in oynadığı Los Angeles Polis Departmanı’nda çalışan polis K yer alıyor. Bir olayı soruşturan K’nin yolu 30 yıldır kayıp olan Deckard’la kesişecek, olaylar gelişecek. Bakalım bu devam filmi az sayıdaki başarılı devam filmler arasında yer alabilecek mi, yoksa her zamanki gibi hayal kırıklığı yaratan devam filmlerinde mi olacak? Bunu 6 Ekim 2017’de öğreneceğiz.

Weightless (2017): Terrence Malick beş yıl önce Knight of Cups‘la Weightless‘ı arka arkaya, hızla çekmiş ama iki filmi de bir türlü gösterime sokmamıştı. Bu yıl Knight of Cups‘ı sonunda izleyebilmiştik. Weightless‘ı da 2017’de izleyebileceğiz gibi görünüyor. Film, ABD’de 17 Mart 2017’de vizyona girecek. İki aşk üçgeninin Austin Müzik Festivali’nde kesişmesine odaklanan bu filmin kadrosu yıllardır göz kamaştırıyor. Gosling’in yanı sıra Natalie Portman, Cate Blanchett, Rooney Mara, Michael Fassbender, Christian Bale, Haley Bennett, Holy Hunter, Berenice Marlohe, Benicio del Toro, Tom Sturridge, Boyd Holbrook, Val Kilmer… Yüksek ihtimalle filmdeki birkaç oyuncu dışındakileri fazla göremeyeceğiz -hatırlayınız, Knight of Cups‘ta Bale dışında kimse 10 dakikadan fazla görünmüyordu-. Bale’in bu kez yardımcı rolde karşımıza çıkacağını, Fassbender’i şeytani bir karakterde, Bennett’i uyuşturucu bağımlısı bir anne rolünde izleyeceğimizi belirtelim. Gosling’in rolü henüz açıklanmadı.

First Man (2018): Cianfrance’le ve Refn’le iki kez çalıştıktan sonra bu yönetmenlerle bir daha çalışmayan (belki ileride tekrar çalışır) Gosling bu kez Damien Chazelle’yle ikinci kez çalışacak. İlk kez La La Land‘te çalışan ikiliyi tekrar buluşturacak filmse First Man olacak. Spotlight’ın senaristi Josh Singer’ın kaleme aldığı film, Ay’a ilk kez ayak basan Neil Armstrong’un bu görevine odaklanacak. Chazelle filmin klasik bir biyografik film olmayacağını, bu görevi merkeze koyan bir film olacağını söyledi. Armstrong’u Gosling oynayacak. Aktöre kimlerin eşlik edeceğini yılın başlarında öğreneceğiz. Çünkü çekimlere yazdan evvel başlanması planlanıyor. Filmi yüksek ihtimalle 2018 sonbaharında veya kışında izleyeceğiz.

 

kategori:
seçki

ilgili