Se7en: Karanlığa Genel Bir Bakış

Sinan Doğrul, David Fincher dosyasında usta yönetmenin suç filmi külliyatında önemli yer tutan Se7en'ı yazdı....

Se7en, dedektif Summerset’in bir aile cinayeti olaylıya ile ilgili inceleme yaptığı ev sekansıyla başlar. Maktul koca, evin mutfağında iç çamaşırlarıyla yüzüstü yatmaktadır. Mutfağın büyük bir kısmı kurbanın kanıyla kaplanmıştır. Summerset, buzdolabının kapağına iliştirilmiş ve bir çocuk tarafından yapıldığı belli olan resimleri görünce olay yerindeki dedektife ilk sorusunu sorar: “Çocuk görmüş mü?” Summerset’in bahsettiği çocuk, ailenin cinayetin ortasında kalmış çocuğudur. Sorunun muhatabı dedektif soruya hafif sitem ve kızgınlıkla cevap verir. Ona göre dedektif Summerset, zaten hep tuhaf sorular sormaktadır ve çocuğun cinayeti görüp görmemesi hiç önemli değildir. Önemli olan ortada bir cinayetin olması ve katilin ele geçirilmesidir. Polisler üzerlerine düşeni yapmış, katili yakalamışlardır. Olayın bundan sonrası polisi ilgilendirmemektedir Her şey aydınlanmıştır.1

Buna benzer başka bir yaklaşım asıl hikâyenin başlangıcı sayılabilecek “oburluk” cinayetinde de yaşanır. Olay yerine gelen polisler kurbanın yaşayıp yaşamadığını öğrenmek için nabzına bakma gereği bile duymazlar. Oysa dedektif Summerset cinayet mahalline geldiğinde sorduğu soru: “Yaşıyor mu?” olur. Kimse kurbanın yaşayıp yaşamadığını merak etmemiştir. Daha en başta bir cinayetle ilk muhatap olan polislerin bile yaşanılan cinayetlere karşı gösterdikleri bu ilgisiz tavır film boyunca seyirciye anlatılmaya çalışılan sorunsallardan biridir. Modern toplumda kurumlar sadece kendilerine verilen görevleri yerine getirilerken çözmeye çalıştıkları sorunların nedenleri veya sonuçlarıyla ilgilenmezler. Onların tek kaygıları önlerine gelen sorunları o an için çözebilmektir. Sonrası, problemin beraberinde getirdiği travma, bu sorunun etkilediği bireyler onların ilgi ve görev alanlarına girmez. Filmin ilerleyen bir bölümünde yine Summerset çalıştığı polis ofisine çok yakın bir yerde meydana gelen bir cinayetten ve bu cinayete dair vahşetin boyutlarından bahsederken yaşadığı dünyanın artık çok daha korku dolu ve tekinsiz bir yer olduğunu söyler.

Summerset, geçmiş zaman polislerindedir. Sürekli trençkot giyer, başından eski zaman dedektiflerinin kullandıkları tipten şapkası hiç eksik olamaz. Her zaman iki dirhem bir çekirdektir. Filmin girişindeki bölümlerinden birinde Summerset’in evindeki sahne durumu son derece güzel açıklar. Ev tertemizdir. Yatağının yanı başındaki şifonyerde her şey yerli yerinde ve düzgünüdür. Ceketi, ütülü düzgün bir biçimde yatağının üzerinde giyilmeye hazır durmaktadır. O, hayatı hala kendi bildiği biçimde ve kendisine öğretilen ya da öğrendiği ahlak kuralları üzerinden algılarken içinde yaşadığı zamanı tanımlayamaz. Onu anlamakta zorlanır. Filmin bir bölümünde “Duyarsızlığın erdem sayıldığı bir yerde yaşamak istemiyorum” der. Kendini yaşadığı hayata yabancı hisseder. Emekliliğini beklemektedir ve tek amacı giderek daha da kaotik bir hale bürünen şehirden kaçmaktır. Kendisi için daha sakin, daha huzurlu ve sessiz bir yerde yaşamayı hayal etmektedir.

2

Summerset’in, içinde bulunduğu zamandaki “suç” kavramını ve onu ortaya çıkaran nedenleri anlayamaması doğaldır. Çünkü artık “suç” var olmak için kendine o kadar da belirgin nedenler aramamaktadır. Ya da suçu ortaya çıkaran nedenler eskisi kadar belirgin, somut, neden-sonuç ilişkileri üzerinden belirlenebilecek kadar mantıklı değildir. Artık suç, eskisine göre çok daha yalnızlaştırılmış, içine kapanmış bireyin, o karmaşık ve belki de hastalıklı ruh halinin belirsiz ve tanımlanması oldukça güç bir tezahürüdür. Se7en şiddeti sorgularken, onun, geçmişinde bazı ailevi sorunlar yaşamış, kişiliğiyle ilgili problemleri olan, zihinsel arızalarla boğuşup duran bireyler tarafından ortaya çıkarılan bir anormallik olmadığını, bunun tam aksine şiddet denilen kavramın son derece kaygan, muğlâk, tehlikeli ve sürprizlerle dolu olduğunu anlatmaya çalışır. İçinde yaşadığımız çağda şiddetin ne zaman, kimden ve nasıl geleceği belli değildir. Şiddet artık bulaşıcı bir hastalıktır ve işte bu hastalık onunla ilgili olsun ya da olmasın toplumda yaşayan herhangi bir bireyi her an kurban ya da fail yapabilir. Otobüste yanınıza oturan herhangi bir adam, iş arkadaşınız, eşiniz, hatta çocuğunuz bile katiliniz olabilir. Buna başka bir örnek de filmin müthiş finalidir.

Modern çağda şiddet her yerde, her an çıkabilir karşınıza. Sözgelimi film boyunca koca bir emniyet teşkilatının peşinden koştuğu ama kimsenin yüzünü bile görmediği katil, kimsenin fark etmediği bir anda filmin bir sahnesinde görünüverir. Herkes sahneyi görür, ama kimse ne gördüğünün farkında değildir. “Görmek” ve “gördüğünü fark etmek” arasındaki bu yanılgı ya da fark edememe hali yüzyılımızın en büyük özürlerinden biridir çünkü. Çünkü artık yaşam her gün bize birçok farklı iletişim aracıyla binlerce faklı, hareketli, hareketsiz görseli sunarken biz kendi yaşamımıza dair görsel algı gerçekliğimizi de giderek yitirmeye başlarız. Yönetmen, seyirciye buna benzer başka bir görsel oyunu filmin finalinde tekrar oynar.3

Filmde Dedektif Summerset’in neredeyse karşıtı sayılabilecek diğer dedektif ise David Mills’tir. Mills, işinde yeni sayılabilecek, hırslı, çalışkan, olayları kendi yöntemleriyle çözmeye çalışan ve bizim o bildik polisiye filmlerinde karşılaşma ihtimalimizin yüksek olduğu dedektiflerdendir. Summerset’in bir yanıyla entelektüel, mantıklı, işini kurallara uygun yapan kişiliğinin yanında Mills’inki çok daha pratik, sonuca bir an önce varmaya çalışan, tez canlı bir yapıdadır. Filmde bu iki kahraman yan yana getirilerek sinemanın iki farklı dönemine ait iki farklı dedektif, aynı zamanda insan profili bir arada beyaz perdeye yansıtmak istenmiş olabilir. Mills’in bilgisinin, birikiminin yetmediği yerde devreye Summerset, Summerset’in artık iyice yaşlanan bedeninin olaylarla baş edemediği yerde devreye Mills’in dinamizmi girecektir. Mills, evli, şehre yeni gelmiş, kendine güvenen ve her olayın altından bir şekilde kalkabilecek gücü olduğuna inanan, deyim yerindeyse “bıçkın” bir polistir. İlk bakışta bu ikilinin altından kalkamayacağı olay yok gibi görünmektedir. İkili kötülerin hakkından gelip adaleti sağlamak adına büyük bir “maceraya!” atılmak üzere yola koyulurlar. Oysa bilmedikleri şey, onların bu hikâyede, kahraman değil kurban olduklarıdır. Tecrübeli dedektif Summerset daha ilk başta meselenin gerçekten de içinden çıkılması oldukça zor bir olay olduğunu hisseder ama olaylar onu da bu seri katilin peşine düşmeye bir şekilde zorlar.

Karşılaşılan ve ilk bakışta bildik bir cinayet olarak görülebilecek bir vakada Dedektif Summerset, işlenilen cinayete dair tesadüf eseri bir mesaj bulur. Bulduğu mesaj İncil’den bir alıntıdır. Dedektifin bulduğu ipucu işin tüm boyutunu değiştirir. Ve söz konusu davayı başka cinayetlerle de ilişkilendirmelerini sağlar. Biri ya da birilerinin işlenilen cinayetlerle İncil’de bahsedilen yedi günah üzerinden vermek istediği bir mesaj vardır. Summerset cinayetlerin devamının geleceğini belirtir ve tespitinin doğruluğu filmin ilerleyen bölümlerinde ortaya çıkar. Bununla beraber işlenilen bu “günah” cinayetleri oldukça çetin davalardır. Çünkü suç neredeyse kusursuz bir biçimde işlenmektedir. Geride katilin bıraktığı tarihe mâl olmuş farklı eserlerden yapılan alıntılardan başka ipuçları yoktur. Alınan hiçbir tedbir, başvurulan hiçbir yöntem cinayetlerin engellenmesini ya da katilin yakalanmasını sağlayamaz. Katil şiddet konusunda son derece yaratıcıyken kendini saklama konusunda da üstün bir başarı göstermektedir. Söz gelimi tek başına yaşayan obez kurbanını bir anda öldürmek yerine, ona patlayıncaya kadar yemek yedirir ve bu konuda oldukça sabırlı davranır.

Peki, Se7en’da şiddetin böylesine kusursuz ve engellenmesi imkânsız bir yetkinlikle karşımıza çıkmasının nedeni nedir? Filmde katil ve katilin temsil ettiği şiddet yüceltilmekte, idealleştirilmekte midir? Ben Se7en’ın şiddeti övdüğünü ya da yücelttiğini düşünüyorum. Film boyunca ne adı ne yüzü hakkında hiçbir bilgiye ulaşılamayan, ayrıca kendisi hakkında hiçbir açıklama yapılmayan katil aslında sadece bir semboldür. Hikâye katili saklayarak hem filme bir gizem ve sürükleyicilik katar hem de aslında günümüz yaşamındaki şiddetin anonimliğini vurgulamaya çalışır. Sonradan adı John Doe olduğu öğrenilen katilin parmak izlerini yok etmek için parmak uçlarını sürekli jiletle kazıması sadece yakalanmamak için aldığı bir tedbir değil aslında aynı zamanda şiddetin kimliksizliğine de bir göndermedir. Şiddete dair belirsizliğin altı çizmeye dair yapılan bir başka gönderme de olayların yaşandığı şehrin adının verilmemesidir. Bu durumun açıklığa kavuşmaması ve belirsizliğin devamının sağlanması adına şehre dair genel planlar hiç kullanılmaz, daha çok iç mekân çekimlerinden yararlanılır. Bu durum filmin sonuna kadar devam eder. Filmin sonundaki genel plan çekimleri ise şehrin dışında yapılmıştır. İşlenilen her suçta kusursuz bir plan ve suça karşı dâhiyane yaklaşımlar vardır çünkü bu şiddeti yaratan birey yüzyılımızın üniversitelerinde okumuş, çağın tüm imkânlarıyla donatılmış, bilgiye her an her şekilde ulaşmayı başarabilen eğitimli ve donanımlı bireyidir.

Örneğin “tembellik” cinayetinde katil, kurbanını tam bir yıl boyunca yatağına bağlı bir şekilde tutar. Ona sürekli uyuşturucu verirken kurbanın aşırı dozdan ölmemesi için gerekli olan başka kimyasalları da bilecek ve bunları kullanarak onu acılar içinde yaşatacak kadar tıp ve kimya bilgisine de sahiptir. Tüm bu özellikleri, onu yaşadığı topluma yararlı bir insan yapabilecekken tam tersine yaşadığı toplum için son derece tehlikeli bir kimse haline de getirebilir ki Se7en’da olan da budur bir bakıma. Kendisinden topluma uyum sağlaması beklenirken unutulan şey var olan düzende yalnız bırakıldığı, yabancılaştırıldığı, şeyleştirilip hiçleştirildiğidir. 4

Kusursuz cinayetlerle karşılaşan dedektifler, hiçbir cinayet mahallinde işlenilen cinayetin sebebini açıklayan, başka cinayeti işaret eden ipuçları dışında, hiçbir şey bulamayınca katilin peşine düşme adına olay yerlerine bırakılan “alıntılardan” bir bakıma şiddetin arkeolojisini de araştırmaya başlarlar. Bunun dışında katili takip etme adına yapabilecekleri bir şey de yok gibi görünmektedir. Şiddet insanoğlunun yirminci yüzyılda icat ettiği bir şey değildir elbette. İnsanın var oluşuyla başlar hatta şiddet. Hatta bütün bir insanlık tarihi şiddet üzerinden okunabilir. Daha en başta “din” kavramının kendisi bile şiddet içerir. Tanrı, tüm kutsal kitaplarda kullarını kendisinin yolundan çıkmamaları konusunda uyarırken yoldan çıkanların cehennemde cezalandırılacaklarını söyler. Film uzak geçmişten yakın geçmişe şiddetle ilgili göndermelerle doludur. İncil’den Dante’nin İlahi Komedya’sına, Shakespeare’in Venedik Tacir’inden Truman Capote’nin Soğukkanlılıkla’sına kadar birçok faklı yapıtın adı geçer filmde. Bu, filmde şiddetin tarihsel bir süreç olarak da anılması filme belirli referanslar edinmesinde yardımcı olur. Böylelikle, anlatılan şiddetin de bir bakıma altı doldurulmaya çalışılır. Summerset ve Mills’in kütüphane kartlarının izini sürerek anılan kitapları okuyan kimseler arasından katili, yakalayamasalar da bulmaları ve onunla bir bakıma yüzleşmeleri de oldukça anlamlıdır. Geçmişten günümüze içinde şiddetin geçtiği yapıtlar onları bir şekilde günümüzün şiddetine ulaştırmıştır. Çünkü şiddet aynı zamanda bir süreçtir.

Filmin, herkesin merak ettiği katili John Doe’ya göre düzen çürümüştür. Artık işlemez haldedir. Ona göre hiçbir kurbanı masum değildir. John Doe, hiçbir eylemini cinayet olarak görmez. O sadece toplumun kendisinden kurtulması gereken kimseleri ortadan kaldırmıştır. Söz gelimi ilk kurban, insan içine bile çıkamayacak durumda olan herkesin gördüğünde kendisiyle dalga geçebileceği zavallı bir obezdir. Bir diğeri eşcinsel, pedofili bir uyuşturucu bağımlısıdır. Bir başkası ruhunu şeytana satmış bir avukat, bir diğeri ahlaksızlık timsali bir fahişe ve kendi egoları içinde kaybolmuş bir zavallıdır. John Doe adalet istemiş ama istediği adaleti düzenin kendisi veremeyince kendi adaletini kendisi uygulamaya koymuştur. Filmde John Doe hiçbir zaman bir karaktere dönüşmez. Geçmişi, ailesi, eğitimi, hayalleri ve buna benzer hiçbir bilgi yoktur onunla ilgili. Bu bilinçli bir seçimdir. Çünkü John Doe’nin bir fenomene dönüşmesi ve onun, temsil ettiği kavramın önüne geçmesi istenmemektedir. Aslında o herhangi biridir. Filmin bir bölümünde Dedektif Summerset’in de dediği gibi John Doe tesadüfen John Doe’dur. Gerçekleştirdiği onca vahşete, işlediği onca cinayete rağmen O, seyirciyi suçüstü yakalar. Kadraja girdiği andan itibaren görünen bir insandan çok şiddetin ete kemiğe bürünmüş halidir. Giderek bozulan düzenin yozluğundan kaynaklanan şiddet bu defa bizzat düzenin alternatifi olmaya adaydır. John Doe’nun temsil ettiği öylesine bir şiddettir ki o şiddet kendini var etmek için şiddetin kaynağı olan kişiyi yani John Doe’yu bile yok etmeye hazırdır. Önemli olan John Doe’nun yaşaması değil şiddetin var olmaya devam etmesidir. Bunun için yapılması gereken şeyse herkesin yaradılışından gelen o şiddet potansiyelini ortaya çıkarmaktır ki bunu filmin başından beri adaleti yerine getirmeye çalışan birini bile düpedüz şiddet uygulamaya mecbur bırakarak gösterir. Çünkü şiddet aynı zamanda bir paradokstur.

David Fincher Se7en’da atmosfer yaratma konusunda son derece başarılıdır. Filmde cinayet mahallerinin atmosferi büyük bir başarıyla aktarılır. Görsellik kusursuzdur. Kamera hareketleri ağır, akıcı ve süreklidir. Filmin genel gerilim unsurlarının en önemlilerinden biridir bu görsellik. Ve elbette her daim her sahneye hâkim olan o loş ışık filmle ilgili her şeyi biraz gölgede, belirsiz, mütereddit bırakırken hem filmin hem de yönetmenin yaşama olan bakışındaki karamsarlığı da verir. Se7en’ı baştan sona görsel bir başyapıt yapan en başta David Fincher’in kullandığı görsel dilin üstünlüğüdür. Yönetmen film boyunca şiddet öğelerini göstermede hiç de çekimser davranmaz. Çekimserlik bir yana şiddeti neredeyse stilize edecek türden bir yaklaşımla sergiler. Tüm o cinayet mağdurlarını ve cinayet sonrası ortaya çıkan dehşet verici sahneler gerçekten oldukça çarpıcı ve irkiltici türdendir. Fincher bu konuda öylesine başarılıdır ki bu filmden sonra çekilen birçok gerilim ve polisiye filminin görsel anlayışını birebir etkilemiştir. Ama bunlardan neredeyse hiçbiri bahsedilen şiddetin altını doldurmamış, ona anlamlar yükleyememiş, onu sorgulayamamış, seyredenin o anki şiddet duygularını tatmin etmekten öteye geçememiş filmler olmuştur. David Fincher için şiddet yaşamın içinde en çok fark edilen ve toplumu en derinden etkileyen gerçekliklerden ilkidir. Fincher hikâye anlatmadaki görsel yetkinliğini şiddetin kendisinden kaynaklanan çarpıcılıkla birleştirirken onu bayağı bir biçimde algılamaktan kaçınır. Onun ortaya çıkmasına neden olan her türlü faktörü yoklar ve anlamaya çalışır. Söz gelimi 1999’da çekilen Fight Club’ta şiddet bu defa çok farklı bir anlamıyla ya da ona yüklenen çok farklı bir anlamla çıkar karşımıza.

kategori:
izlenim

ilgili