Senna: Öğleden Sonra Ölüm

Senna, 7 yıl önce, Sundance 2011 programının Dünya Sineması bölümünde yer alan bir belgeseldi.

Dünyanın en sevimli film festivallerinden Sundance için Utah-Park City’de hummalı bir çalışma var. Yeni yılın ilk günlerinde hareketlilik daha da artacak ve 18 Ocak’ta festivalin 34’üncüsü start alacak. Karlı dağlar arasındaki harikulade film festivali Sundance, senenin henüz başında perdede görünüp yıl boyunca dünyayı dolaşan, sinemaseverleri cezbeden filmlerin çıkış yeri. Festival takvimindeki dezavantajını avantaja, krizi fırsata çevirmeyi başaran bir festival; hastasıyız. Senna 7 yıl önce, Sundance 2011 programının Dünya Sineması bölümünde yer alan bir belgeseldi.

Dünya prömiyerini 7 Ekim 2010’da F1 çılgınlığının en çok yaşandığı ülkelerden Japonya’da, şampiyonu belirleme geleneğine sahip Suzuka Pisti’nin bulunduğu şehirde yapmış; ardından Japonya’da ve Senna’nın memleketi Brezilya’da vizyona girmişti. Ama sinema dünyasının bu müthiş eserle tanışacağı asıl yer, Sundance olacaktı. Dünya Sineması programında sıradan bir belgesel gibi görünen film, Seyirci Ödülü’nü kazandı. Yönetmen Asif Kapadia ilk uzun metraj filmi The Warrior ile umut veren Britanyalı yönetmenler arasına girmiş, ardından The Return ve Far North ile pek ses getirmemişti. Bu filmlerin hiçbiri belgesel türünde değildi. Kapadia’nın Formula 1’e karşı özel bir ilgisi de yoktu. Yine de trajedileri, efsaneleri etkileyici bir biçimde perdeye yansıtma konusunda yetenekli olduğu belliydi. Ve Ayrton Senna’nın hikayesini anlatacak bir film için bunlar, olmazsa olmaz özelliklerdi. Çünkü söz konusu şahsiyet, 1988 Japonya Grand Prix’si bitiminde “Son turda Tanrı’nın varlığını hissettim. Tanrı’yı gördüm.” diyecek kadar mistik, esrarengiz, ruhuna bir şeyler fısıldanan birisiydi.

Senarist Manish Pandey ve yapımcı James Gay-Rees ise Formula 1 sporunun ve Senna’nın ciddi birer takipçisi ve hayranıydı. Hatta babası 1985’te genç Senna’nın direksiyonda olduğu Lotus’a sponsorluk yapan sigara firmasında çalıştığı için Gay-Rees, babasından Senna’nın ne kadar yetenekli olduğunu dinleyerek büyümüştü. 2006’da Brezilyalı pilotun ailesiyle bir toplantıda buluşan senarist ve yapımcı, “Senna’nın Yaşamı ve Ölümü” adlı 40 dakikalık bir sunumla neler yapacaklarını anlatmış, aileyi ikna edip onayı ve projeye desteği almışlardı.

Binlerce saatlik bir arşiv taranmış, inanılmaz bir şekilde en can alıcı 106 dakika seçilmiş, enfes bir kurguyla filme dönüştürülmüştü. Yarış görüntüleri ve röportajlar tamam da, “Bunu da mı çekmişler?” dedirten her detayın tam olması gereken anda kurguya dahil edilmesi nasıl başarılmıştı? Örneğin kazadan önceki gece garaj kepenginin indirilişi, aile arşivindeki tatil videosunda Senna’nın jet ski yapışı böyle güzel bir sinematografiyle nasıl çekilmişti?

Bir Salı günü grup toplantısı tonunda sorarsak; birileri yıllar önce bir şey mi hissetmiş, bir şey mi ima etmişti? Zorlu dönemler, yokuşu keskin devirlerden geçen Ayrton Senna’nın ölümünde şer odaklarının rolü neydi? Formula 1’in esrarengiz yönleri, Jean-Marie Balestre’nin karanlık uygulamaları aydınlatılmayacak mıydı?

Şaka bir yana, henüz 40 yaşına basmamış bir yönetmen, Senna ile biyografi belgeselciliğinde bir çığır açıyordu. Bu çığır, ona bu eseriyle BAFTA; birkaç yıl sonra Amy ile Oscar getirecekti. Ve o filmci bugünlerde yine binlerce saatlik heyecan verici bir arşivden ayıkladığı görüntülerle Maradona belgeselini hazırlıyor. Yılın hoş sürprizlerinden Mindhunter dizisinde de 2 bölümün David Fincher tarafından Asif Kapadia’ya emanet edildiğini, onun da ustasını mahcup etmediğini ekleyelim.

Türkiye açısından bakınca da Senna’nın eğlenceli bir “yoğun istek üzerine” vizyona girme hikayesi var! Şöyle ki, film bu kadar ses getirince Türkiye’deki binlerce Senna ve F1 hayranı da doğal olarak Senna’yı sinema salonunda izlemek istedi. Sosyal medyada yapılan kampanyaya ve hayranların çağrısına kulak veren filmin dağıtımcısı, filmi 7’nci ve son F1 Türkiye Grand Prix’inin de yapılacağı 6 Mayıs hafta sonunda, 15 salonda vizyona çıktı. Ve sıkı durunuz; açılış hafta sonunda 164, toplamda 341 (yazıyla üç yüz kırk bir) kişinin izlediği film, 4.244 TL hasılatla vizyondan kalktı. O Pazar İstanbul Park pistinin 125 bin seyirci kapasiteli tribünlerinde de sadece 25 bin kişi olacak ve Sebastian Vettel’in zaferiyle F1, Türkiye’ye veda edecekti.

Senna’yı yakın zamanda 162 dakikalık genişletilmiş blu-ray versiyonundan tekrar izledim. Ve duygu yüklü anlar yaşadım. 106 dakikalık yaygın versiyondaki röportajların uzun hallerinin yer aldığı bu versiyonun özellikle Formula 1 üzerine de art alan bilgisine sahip sinemaseverlere aynı hisleri yaşatacağını düşündüğüm için, bu harika başyapıtı seyretmiş olanlara bir kez daha hatırlatmak, henüz Senna ile tanışmamış olanlara da naçizane bir izleme önerisi olarak sunmak istedim.

1984 Monaco GP: Hoca Bitir Hoca!

Belgesellerin güzel yönü, sevdiğiniz bir belgeseli eş dosta ‘spoiler’ kaygısı olmadan heyecanla anlatabilmenize olanak tanıması. Senna 3 Haziran 1984’te Brezilyalı pilotun henüz Toleman takımı günlerinde olduğu ve 13. sırada start aldığı Monaco Grand Prix’si ile başladığında, tam 10 yıl sonra, 1 Mayıs 1994’teki San Marino Grand Prix’inde hayatını kaybedeceğinin farkındayız. Sonunu bildiğimiz bir filmde yılları geri saymanın bu hüznünü, kurgusal türlerde bulamayız.

Ayrton Senna’nın çocukluğuna ve karting yıllarına pek uğramayan film, F1’deki on yılına odaklanıyor. 1984 Monaco Grand Prix’sinde Formula 1’de henüz ilk yılını geçiren Senna, yağışlı havada rakiplerini birer birer geride bırakarak basamakları tırmanıyor. Niki Lauda’yı da geçip ikinci sıraya yerleştiğinde, önünde artık sadece McLaren pilotu Alain Prost var ve Senna tur başına 3 saniye gibi inanılmaz bir süratle farkı kapatıyor. Prost’un “artık bitirin” işareti sonrası kırmızı bayrakla beraber damalı bayrak da sallanarak 76 turluk yarış, tartışmalı bir şekilde henüz 32’nci turda noktalanıyor.

Planlanan tur sayısının %75’i tamamlansa, ikincilik elde etse bile 6 puan (kazanması halinde ise 9 puan) alacak olan Prost, bu “yarım yarış” zaferiyle 4,5 puana razı oluyor. Sezon bittiğinde şampiyonluğu yarım puan farkla Niki Lauda’ya kaybedeceğini ise o gün tabii ki bilmiyor!

Dev rekabetin doğduğu hafta sonundan bahsediyorum. Yukarıda belirttiğim gibi o yıl şampiyon, kariyerinin sondan bir önceki yılını geçiren deneyimli Lauda olacak. Grid’de bayrağı devralmaya hazırlanan pilotlar ise, kariyerlerinin birbirine daha yakın döneminde iki isim:

-Alain ‘Profesör’ Prost: Zeki, ihtiyatlı. Ulaşması gereken puana ulaşıyor; ne 1 eksik, ne 1 fazla…

-Ve korkusuz, limitsiz, benzersiz bir virtüöz: Ayrton Senna. “Bir boşluk varsa ve oraya girmiyorsanız, yarış pilotu değilsinizdir.” diyor. Lider durumdayken, alacağı puan yeterliyken, sağanak yağmur altında, hiçbir zaman hız kesmiyor.

Ardından Prost – Senna rekabetinin flaş anlarını izlemeye başlıyoruz. Bu bölümde Prost’a haksızlık edildiğini düşünmek mümkün ki ben de öyle hissedenlerdenim. Sonuçta bir Fransız olarak, merkezi Paris’te bulunan FIA tarafından kritik anlarda ‘kayırılması’ çok da şaşılacak bir durum değil ve söz konusu ‘politik’ kararların çok daha fazlası, spor tarihi boyunca pek çok dalda görüldü. Fakat bu bir Ayrton Senna belgeseli ve her şeyin Senna odaklı bir şekilde, ona yakın isimler tarafından, onun karmaşık zihin yapısı ve tutkuları dikkate alınarak anlatılması gayet normal. Zaten kapanışta Alain Prost’un Senna’nın tabutunu taşıyanlar arasında ve Brezilya’da binlerce kişiye umut aşılayacak vakfının en büyük destekçileri arasında olduğu vurgulanarak, ‘Profesör’ün de gönlü alınmış.

Bu arada belgesel genel olarak Prost – Senna rekabetinin biraz büyütüldüğü yönünde bir izlenim de yaratabilir. Bunu söylerken yanlış anlaşılıp F1 fan’larını kırmaktan imtina ederim. İki pilotun büyüklük, karizma açısından örneğin “Roger Federer – Rafael Nadal”dan; “Muhammad Ali – Joe Frazier”dan; “Chris Evert – Martina Navratilova”dan aşağı kalır bir yanı yok. Ama sonuçta makineye çok fazla bağlı bir spordan bahsediyoruz. Podyumu silip süpüren bir pilot ertesi yıl başka bir takıma geçtiğinde, kurallar ve ayarlar değiştiğinde sıradan bir sürücüye dönüşebiliyor. Buna karşın Ayrton Senna’nın ülkesi Brezilya’daki etkisi ve mirası, Roger Federer İsviçre’sindekinden, Rafael Nadal İspanya’sındakinden çok daha büyük…

Senna’nın son sezonu olan 1994’te son şampiyon Williams takımına geçtiğinde yaşadığı sancılı süreç ve yaşamını yitirdiği trajik kaza, belgeselde detaylı olarak yer almış. Bunun dışında Prost ile bir dönem takım arkadaşı da oldukları ezeli rekabet, Jean-Marie Balestre’nin antidemokratik uygulamaları ve Senna ile sürtüşmeleri, Senna’nın 1985 Portekiz Grand Prix’inde gelen ilk yarış zaferi, 1988 Monaco’da liderken duvara çarpması, dikkat çeken bölümlerden birkaçı…

Ernest Hemingway 1932’de yazdığı kurgusal olmayan düzyazı türündeki Death in the Afternoon – Öğleden Sonra Ölüm) adlı eserinde “Sanatçısının doğrudan ölüm tehlikesi içinde olduğu tek sanat, boğa güreşidir” der. “Vizyon reyiz” Hemingway bunu söylediğinde F1 henüz hayat bulmamıştı. “Üç spor dalı vardır: Boğa güreşi, otomobil yarışları ve dağcılık; geri kalanlar yalnızca oyundan ibarettir” şeklinde kendisine atfedilen bir söz mevcut olsa da otomobil yarışlarını bir sanat olarak kabul eder miydi, bilmiyorum. Fakat Senna’yı tanısaydı muhtemelen çok severdi.

Ayrton Senna, 1 Mayıs 1994 Pazar öğle sonrası kasvetli Imola yarışındaki kazada hayatını kaybetti. Vücudunda herhangi bir kırık, yara bere yoktu. Fakat direksiyon mili başına çarpmış, beyninde ciddi hasar oluşmuştu. Aynı yarışta bir önceki gün sıralama turlarında da Avusturyalı Roland Ratzenberger yaşamını yitirmişti. Imola’daki kara hafta sonunun ardından FIA, dünyaca ünlü beyin cerrahı Sid Watkins’i Formula 1’de emniyet devrimi yapması için göreve getirdi. Ve bu sporda bir daha pilotun öldüğü kaza yaşanmadı. (Fakat 2000, 2001 ve 2013’te pistte görevli birer hakemin hayatını kaybettiği kazalar oldu. Hepsini saygıyla anıyoruz.) Fransız pilot Jules Bianchi 2014 Japonya GP’sinde geçirdiği kazanın ardından 9 ay komada kaldıktan sonra yaşamını yitirene kadar…

kategori:
izlenim

ilgili