Seppuku vs. Ichimei: Samuray Onuru

Uğur Kibar, kült film Seppuku'nun Takashi Miike tarafından Ichimei ismiyle yeniden çevrimini inceledi....

Kendimi bildim bileli Amerikan film yapım şirketlerinin re-make huyundan hazzetmem. Tüketim kültürünün sembolü Amerika’nın bir öğütücü makinesi gibi tüm dünyayı sömürme sevdasının bir yansıması gibi gelir bana. Velhasıl iyi bir film varsa ve bu yapım şirketinin hoşuna gittiyse pek tabii ki bu filmi parlatıp, Kuzey Amerika’ya pazarlamak ellerindedir. Onlarsa daha karlı ve daha bayağı olan yolu seçerler, bize kalansa orijinalliği kalmamış, Amerikanlaşmış filmcikler olur. Yeniden çevrim filmlerin bir diğer örneğini de kendi türünün klasiği haline gelmiş filmler için görürüz. Buradaki durum biraz daha anlaşılabilirdir. Zira yıllar öncesinde çekilmiş bir klasiğin modern yorumu tüm sinemaseverler için ilgi çekici olabilir. Yine de genel olarak ortaya çıkan, eski filmin aslında ne kadar da iyi olduğunu hatırlamaktan başka bir şey olmayacaktır.
Bu yazının konusu da bir re-make filmi üzerine olacak. Neyse ki Amerikan Film Endüstrisi bu işe burnunu sokmamış. Eski bir klasiği yeniden çevirmek Takeshi Miike’ye düşmüş. 2010 yılında yine bir samuray filmi olan 13 Assassins’i çeken Miike’nin yazının konusunu oluşturan filmi, 1962 yapımı Cannes Jüri özel ödülü sahibi ve Altın Palmiye adayı Seppuku’nun yeniden çevrimi olan Ichimei.

Ichimei, tek başına düşünüldüğünde oldukça iyi bir film. Sertlik konusunda da Miike sinemasının diğer filmlerini aratmadığını söyleyebiliriz. Konusunu ele alışı, görüntüleri ve oyunculuk performansı gayet tatmin edici. Hatta türünün en iyi örneklerinden biri olduğunu bile söyleyebilirdik. Ama söyleyemiyoruz zira Ichimei (Hara-Kiri: Death of a Samurai) yeniden çevrim (re-make) bir film. Re-make olarak ortaya yeni bir şeyler koyduğunu da söylemek pek mümkün değil. O zaman iki filmi kısaca karşılıklı bir inceleyelim de görelim fazlası eksiği neymiş.
Bu iki filmin dokunmaya çalıştığı esas nokta, bir mit haline getirilmiş olan “samuraylık onuru”. Bu da samuraylığın en bilinen ritüellerinden biri olan harakiri ile ele alınıyor. 1962 model Seppuku ile Japon yönetmen Kobayashi bu miti acımasızca yerden yere vuruyor. Açık bir şekilde de aslında önemli olan insanlık olduğunu, zor durumda kalındığı takdirde allanıp pullanan Samuraylık mitinin nasılda eriyip bittiğini gözler önüne seriyor. Doğruyu söylemek gerekirse bunu başarırken, Kurosawa’nın da gözde aktörlerinden olan Tatsuyo Nakadai’nin muhteşem oyunculuğundan büyük güç alıyor. Nakadai, karizmatik sesi, yer yer hüzünlü yer yerse alaycı bakışlarıyla film boyunca çok fazla şey anlatıyor izleyiciye.
Diğer taraftan Kobayashi, Seppuku’da hikâyeyi anlatırken gerilimin temposunu muazzam bir şekilde ayarlıyor. Hiçbir falso vermeden gerilimi yavaş yavaş tırmandırarak izleyiciyi de muhteşem finale hazırlıyor. Burada, hikâyenin anlatıcısı rolündeki Kageyu karakterine biçilen rol çok önemli. Kageyu anlattığı hikâyede zaman zaman kesintiler yaparak filmin ana temasını güçlendirecek felsefi konuşmalar yapmaktan geri durmuyor. Aynı zamanda flash-backler ve filmin geçtiği döneme dönüş arasındaki dengenin çok güzel hazırlanmış olduğuna değinmek gerek.

Oysa Ichimei’de, gerilimin tırmanışı ve de Kageyu’nun rolü konusunda farklı bir yol izlendiğini görüyoruz. Her şeyden öte Kageyu daha hikâyesini anlatmaya başlamadan Klanın adamlarına bir şey yapmış olduğunu belli ediyor. Hikâye anlatılırken de, hemen hemen hiç filmin aktığı zamana dönüş yapılmaması hikâyenin inandırıcılığını zedeliyor. Kale içerisinde gergin bir şekilde bekleyen onca samurayın bu uzun hikâyeyi hiç bölmeden masal gibi dinlemesi biraz garip kaçıyor. Kageyu’nun hikayesini güçlendirmek yerine sadece anlatıcı konumda kalması; filmin vermeye çalıştığı mesajın felsefi zemininin zayıf kalmasına neden oluyor.
Kobayashi ise Kageyu’nun durumunu ve amacını bir merak uyandırma raddesinde bırakıyor. Böylece, izleyici de en az Danışman Samuray kadar neler olacağını merak ediyor.
-Spoiler-
Seppuku’da, Samuray Kageyu hikâyesinin sonlarına geldiğinde önce Samuray Chijiiva için en azından bir iyi dilekte bulunulması için Danışmana ricada bulunur. Aslında bu tamamen planlanmış bir hamledir. Danışman Samuray bunun üzerine Samuray onurundan bahsetmeye başlar. Artık ipler Kageyu’nun ellerindedir. Kageyu, film boyunca görmeye alışık olduğumuz yüz ifadesiyle Danışmana döner ve filmin ana temasını oluşturan cümlesini kurar:
“Samuray onuru denilen şey, belki de bir yanılgıdan ibarettir.”
Hayatını bir savaşçı olarak geçirmiş, hayatındaki tek varlıkları ölüm döşeğindeyken bile kılıcını satmayı düşünmemiş Kageyu’nun bu sözleri şaşırtır öncelikle. Şaşıran sadece izleyici değildir. Danışman Samuray da eline büyük bir koz geçtiğinin farkındadır. Kageyu ile alay etmekten geri durmaz. Sonuçta karşısında yarı aç bir Ronin durmaktadır ve görünen o ki onun da tıpkı damadı gibi onurlu bir ölüme niyeti yoktur.
Kageyu gülmeye başlar ve kimonosundan Klanın kayıp/hasta samuraylarının saç topuzlarını çıkarıp Danışmanın önüne fırlatır. Sadece karargah bahçesinde değil, sinema perdesinin karşısında da sessizlik hakimdir. Kageyu sözlerini tekrarlar…
“Samuray onuru denilen şey, belki de bir yanılgıdan ibarettir.”
-Spoiler-
Tüm bir film adeta ince örülmüş bir nakış gibi bu sahne için hazırlanmıştır. Yavaş yavaş artan gerilim, devamında ne olacağı belli olmayan meraklı bir bekleyiş ve Kageyu’nun acıklı hikâyesi. Chijiiva’nın durumunu anlayamayan Klan için artık Samuraylık onurunu ayaklar altına alan 3 Klan üyesinin düştüğü durum vardır.
Ne yazıktır ki Miike, filminde bu olay örgüsünü aynı incelikle kuramıyor. Filmin kurgusunda orijinaline göre yaptığı oynamalar hikâyenin etkileyiciliğini ve felsefi zemini azaltırken, Seppuku’nun da ne kadar önemli bir film olduğunu hatırlamamızı sağlıyor.
İki film de benzer bir kılıç dövüş sahnesi ve filmin sonlarına doğru verilen mesajı perçinleyen ufak ayrıntılarla sona eriyor. Kageyu’nun 3 Samuraydan nasıl intikam aldığının anlatıldığı sahneleri, Kobayashi’nin kısıtlı imkânlarıyla çok daha başarılı çekmiş olması da cabası.
En nihayetinde eski bir klasiği ve efsane bir aktörü re-make’i sayesinde yeniden hatırlıyor ve Japon sinemasının çeyrek yüzyıl öncesinde ne kadar başarılı filmler yapmış olduğunu bir kez daha görmüş oluyoruz.
Son olarak Nakadai’nin filmin sonundaki dövüş sahnesinde tarihin ilk moon-walk gösterisini yapmış olması da sinefilleri güldüren bir ayrıntı olarak hafızalarda yerini alırken, Samuraylık onuru adına Chijiiva’yı bambu bir kılıçla Seppuku’ya zorlayan klanın; Kageyu’yu tüfekle öldürmek zorunda kalışı gözlerden kaçmıyor.

kategori:
izlenim

ilgili