Seul Contre Tous: Ahlakla Kırbaçlanan Adam

Çağlar Erteber, Gaspar Noe'nin sert sinemasını konuşturduğu filmlerden Seul Contre Tous'yu yazdı......

Kadın oğlunun yüzünü kendine doğru çekti. Dudaklarının önce boynunda, sonra omuzlarında ve nihayet memelerinde gezinmesine izin verdi. Bir süre öyle bıraktı, sonra kısmen altına kaydırdı vücudunu. Levanter diliyle vücudunu okşamaya başlayınca daha da altına kayarak omuzlarından tutup yukarıya doğru çekti onu. Levanter kadına karşı duyduğu ihtiyacın dışında her şeyi unutarak coşkuyla kapandı üstüne. Levanter ile annesi yıllarca seviştiler…

Jerzy Kosinski Kör Randevu romanından

Jerzy Kosinski’nin Kör Randevu romanındaki Levanter’in annesiyle olan ilişkisini tasvir ettiği bu satırlar, Gaspar Noé’nin 1998 yapımı Seul Contre Tous (Herkese Karşı Tek Başına) filmindeki kasapla kızının mutlu sonla biten hikayesi adeta.   
kasap
Yönetmenin en çok ses getiren filmi Irréversible (Dönüş Yok) de olduğu gibi hikayeye tersten başladık. Biraz başa alalım, hatta en başa. Film, barda oturan üç adamın ahlak ve adalet üzerine kısa konuşmalarıyla başlıyor, sonrasında yaklaşık 4 dakika boyunca kasabın neredeyse tüm hayatı ve başına gelenler özet geçiliyor. (Bu özet, yönetmenin 1991 yapımı Carne filminde -aynı oyuncularla- 40 dakika boyunca daha etraflıca anlatılıyor.) Bu sayede seyirci filme, kasabın hayatına bodoslama dalış yapıyor. Sahne geçişleri, bu dinamizm ister istemez Jean-Luc Godard sinemasını epeyce anımsatıyor. Filmin başından sonuna dek Fransız kültürünün ve tarihinin içerisinde yoğruluyorsunuz. Fransız romancıları, filozofları, sinemacıları ve tarihi adeta geçit töreni yapıyor. Kasabın iç konuşmaları, Fransız yazın dünyasının bir çok karakterini çağrıştırıyor. Bu monologlara sanki biraz Marquis de Sade, biraz Albert Camus serpiştirilmiş. 1980’lerin Fransası’nda yalnızlığın, hiçliğin, pisliğin ve sürekli değişen -aslında hiç değişmeyen- dünyanın pençesinde kasap, -filmin adından da anlaşılacağı üzere- ülkenin, toplumun, dolayısıyla kendisinin makus talihiyle ve tarihiyle hesaplaşıyor, kimi zaman da meydan okuyor. Filmin bir sahnesinde kasap -kızını ve kendisini terk eden kadınla ilk kez seviştiği ve sonradan dünyaya gelecek biricik kızının tohumlarını bıraktığı- otel odasında bir başına monologlarıyla ve açlıkla cebelleşirken odanın camını açıyor ve vasat manzarayı seyre dalıyor. O sıra aklından şu sözcükler dökülüyor: “Ülkemi seviyorum ya. Fransa. Zavallı Fransa, dünyanın tüm acıları burada toplanmış.
kasap2
Ancak Fransa’ya öfke doludur yine de. Fransa’nın tarihi, kendi talihidir neticede. Herkesten öç alma niyetindedir; zenginlerden, ahlakçılardan, ahlaksızlardan, homoseksüellerden, komünist babasını öldüren Nazilerden. “… Ama zenginler asla hapse girmez. 10 yılda bir veya iki kere belki. Hapishane fakirler içindir. Ve kanunlar da zenginler için. Fakirler çalamaz. Esas çaldıran, sikilen onlardır. Problem değil, beyaz yakalılar, paramızı, mutluluğumuzu ve şerefimizi bizden alabilirler. Her gün bu hilekarların ve onun çocuklarının elleri senin ceplerinde ve götündedir. Senin, karının, çocuklarının… Ve hatta seni gülümsetebilirler bile. Tamam, peki gülümseyeceğim, ama intikamımı aldıktan sonra.

Kasabın gözünden var oluş etle ilişkilidir. Her yeri et kaplamıştır, rüyasında bile et görür: At eti, domuz eti, kadın eti, insan eti. En kıymet verdiği ise at ve kızının etidir. Bunu Carne filminde dile getirir: “Derisinin altında benim kanımı taşıyor. Yakında kanlı canlı bir kadına dönüşecek. Benim etimden ve kanımdan gerçek bir kadına.
kasap3
Porno filmlerin gösterildiği sinemaya gidip koltuğuna yerleştiğinde var oluşu aklını kurcalar kasabın: “Hayat koca bir boşluktur. Bu hep böyleydi ve hep böyle olacak.” diye başlar ve yine etle bir mana bulur yaşamı: “Porno filmler yapmak istiyorum, hayata sıfırdan başlamalıyım. Her şey çok açık. Bu filmleri yapanlar insanoğlunu çözmüş kişilerdir.” Tüm bu düşünceler aklından geçerken koltuğuna yaslanmış kendi hayatının -belki de tüm hayatların- özetini izlemektedir.  

kasap4
Gaspar Noé, bireyin çürümüş iç dünyasında çeker filmini. Buram buram Fransa kokar üstelik. Kasabın monologlarında biraz deneme, biraz roman, ama en çok da şiir vardır. Filmin son sahnesinde (sondan başa, baştan en nihayetinde sona döndük!) kamera otel odasının balkonunda birbirine sarılan ve birbirini okşayan kasap ve kızından ayrılır ve acıların toplandığı Fransa’ya, sokağa çevrilir. Kadrajda bomboş bir sokak vardır, kasabın sözleri -bir nevi dizeleri- boş çerçeveyi doldurur: “Ne yaparsak yapalım ya da yapmayalım, insanlık değişmeyecek. Ama bu senin ve benim için tamamıyla değişim demek. İnsanlar özgür olduklarını düşünürler. Özgürlük diye bir şey yoktur. Bilinmeyen, insanların kendilerini korumak ve beni ve üzüntümü saf dışı bırakmak için inşa ettikleri kanunlar vardır. Bu kanunlardan bir tanesi benim seni sevemeyeceğimi söyler. Neden? Çünkü sen benim kızımsın. Bahse girerim, bunu yanlış bir şey olduğu için değil, çok güçlü bir şey olduğu için yasaklamışlardır. Bizim durumumuzda başka çözüm yoktu. Seni seviyorum. Hepsi bu.  

kategori:
izlenim

ilgili