Metropol, I Love You

Sinema dünyasının yapmayı, seyircilerin görmeyi, eleştirmenlerin ise hakkında bölünmeyi sevdiği film türlerini şöyle bir sıralayacak olursak, birkaç yönetmenin bir araya gelerek yaptığı toplama filmler muhtemelen ilk sıralarda olacaktır. Ünlü...

shaking-tokyo.jpg

Sinema dünyasının yapmayı, seyircilerin görmeyi, eleştirmenlerin ise hakkında bölünmeyi sevdiği film türlerini şöyle bir sıralayacak olursak, birkaç yönetmenin bir araya gelerek yaptığı toplama filmler muhtemelen ilk sıralarda olacaktır. Ünlü yönetmenlerin kendilerinden de ünlü oyuncularla çektiği kısa ya da orta metrajlı filmler, belli bir konsepte de bağlanırsa sevdiği herkesi perdede görmek isteyen doymak bilmez seyirci için tadından yenmez olur. Bu tarz yapımların gözdesi ise dünyanın farklı köşelerindeki metropol şehirlere yapılan güzellemelerdir.

Bu minvalde akıllara Coen Biraderler, Gus Van Sant, Wes Craven, Alfonso Cuarón ve Tom Tykwer gibi önemli isimleri kadrosunda barındıran 2006 yapımı Paris, je t’aime gelse de, şöyle bir yirmi sene kadar geriye gitmezsek ayıp olur. Zira Francis Ford Coppola, Woody Allen ve Martin Scorsese biraraya gelip de New York Stories’i yaptıklarında sene 1989dur. Bir New York aşığı olarak nam salmış ve son filmleri dışında şehrinden çıkmayı pek sevmeyen Allen, annesinden bir türlü kurtulamayan, ödip karmaşası içindeki New Yorklu bir avukatın hikâyesini anlatır filmin kendine ait bölümünde. Yine Allen’ın nev-i şahsına münhasır mizahı ön plandadır. Francis Ford Coppola ise adını sinema tarihine kazıyan Baba üçlemesinin sonuncusunu çekmeden bir yıl önce başladığı New York Stories’te bir New York peri masalı anlatır. Senaryosunu kızı Sofia Coppola ile yazdığı filmde, oscarlı piyanistimiz Adrien Brody de ilk kez perdede gözükür. Filmin üçüncü bölümü, The Last Temptation of Christ (Günaha Son Çağrı) filminin çekimlerini henüz bitirmiş Martin Scorsese’nin anlattığı New Yorklu bir ressam ve asistanı arasındaki açıklanması zor ilişkidir. Zamanında Coppola’nın filmi bu çalışmanın en zayıf halkası olarak görülmüş, eleştirmenlerce de yerden yere vurulmuştur.

Günümüze dönecek olursak, yukarıda bahsettiğimiz Paris, je t’aime, aslında yapımcı Emmanuel Benbihy’nin “Cities of Love” diye adlandırdığı ve önümüzdeki yıllarda çekilmesi planlanan bir dizi filmi de içinde barındıran projenin ilk adımıdır. Paris’ten sonra ise gözler -yine- New York’a döner. Prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yapan New York, I love You, bu sefer de yönetmen koltuğuna Park Chan-Wook, Fatih Akın, Natalie Portman, Zach Braff ve Scarlett Johansson gibi isimleri oturtan Benhiby’nin ikinci ‘aşk şehri’dir. Her biri yaklaşık 5 dakika olan 12 kısafilmden meydana gelen filmin başrolünde, Orlando Bloom, Christina Ricci, Hayden Christensen ve Uğur Yücel gibi isimlerin yanısıra, tabii ki New York vardır. Serinin daha sonra Şangay, Kudüs, İstanbul ve Güney Afrika olarak devam etmesi de öngörülmüştür. İstanbul demişken, bu kervanın ülkemizdeki ucu olan Anlat İstanbul’dan da bahsetmemek olmaz. Yücel Yolcu, Ümit Ünal, Selim Demirdelen, Ömür Atay ve Kudret Sabancı’yı bir araya getiren film, İstanbul’da bir gece içinde geçen 5 farklı hikâyeyi anlatıyordu. Filmin öne çıkan yanıysa, her hikâyenin bir masala benzemesiydi.

Önümüzdeki günlerde ise, başka bir şehirde 3 yönetmen buluşacak: Tokyo! ‘Şehirler mi bizi şekillendirir, biz mi onları şekillendiririz?’ sorusunu hem soran hem cevaplayan Tokyo!’yu, 3 yönetmenin gözünden izliyoruz: Michel Gondry, Leos Carax ve Bong Joon-Ho. Geçtiğimiz Cannes Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış bölümünde gösterilen ve genel olarak olumlu eleştiriler alan Tokyo!, ülkemizde de gösterime girmeden önce, !f Istanbul 2009’un Hit Filmler bölümünde festival izleyicisi ile buluştu.

Tokyo!’nun açılışını, Interior Design (İç Mimari) adlı filmiyle Michel Gondry yapıyor. Jim Carrey ve Kate Winslet’ın başrollerini üstlendiği, senaryosunda Charlie Kaufman’ın da parmağı olan The Eternal Sunshine of The Spotless Mind (Sil Baştan) ile takip edilecekler listemize giren bu çılgın fransız, bir anda zekâsı ve bunu ortaya çıkarma noktasında devreye giren hayalgücüyle herkesi bir anda büyüledi. Arkasından gelen La Science des rêves (Rüya Bilmecesi) ile kendine özgü bir sinema dili oluşturduğu konusunda akıllarda şüphe bırakmayan Gondry, Sil Baştan’daki kadar can yakıcı olmasa da bir aşk hikâyesi anlatıyordu. Aşk hikâyesi denince aklınıza gelen hiçbir şeye benzemeyen bu filmler, Gondry’nin hayallerinden, komik bulduğu ayrıntılardan, garip, çocuksu ve bir o kadar naif karakterlerinden ve en önemlisi de yönetmenin rüyalarından besleniyordu. Tokyo!’dan önceki son filmi Be Kind Rewind (Lütfen Başa Sarın) ise, Gondry’nin dünyasını sevenlerin büyük bir çoğunluğu için hayalkırıklığı yarattı. Filmin konusu oldukça yaratıcı ve heyecan verici olsa da, perdede izlediğimizde o Gondry dokunuşunun eksikliğini hissettik. Jack Black ise bir Michel Gondry oyuncusu olmaktan çok uzaktı benim gözümde.

Gelelim İç Mimari’ye. Filmimiz, Tokyo’ya yerleşmeye gelen genç bir çiftin, Akira ve Hiroko’nun hikâyesi ile başlıyor. Ev bulana kadar, geçici bir süreliğine arkadaşlarının evinde kalan çiftin birbirleriyle ve kentle olan ilişkilerinin gelişimine tanık oluruz. Akira, çok başarılı olmasa da ilk filmi şehirde gösterilecek olan, hayalgücü oldukça geniş genç bir yönetmen adayıdır fakat filmleri ve kendisi biraz gariptir (biraz Gondry’yi mi hatırlattı ne?). Hiroko ise sevgilisine koşulsuz destek veren, bir yandan da kendilerine uygun bir ev ararken bu koca şehir tarafından yutulmamaya çalışan genç bir kadındır. Kendisini yavaş yavaş yalnız ve işe yaramaz hissetmeye başlamışken bir sabah göğsünde bir delikle uyanır. Sonrası spoiler kurşununa kurban gitmemek adına saklı tutulsa da, tam da Gondry’den beklenecek şeyler olduğunu söyleyebilirim. Filmde her bölümün bir teması olduğunu kabul edersek, İç Mimari, değişim ve dönüşüme göz kırpmaktadır. Karakterlerin -en çok da kadın karakterin- iç dünyalarındaki değişim daha sonra elle tutulur bir dönüşüme evrilir. Hem de en uçuğundan! Şehirleri ve sokakları düzenli, genel olarak kargaşadan uzak bir Avrupa ülkesinden gelen Gondry’nin, Tokyo’nun kalabalığını, düzenin kendine has düzensizliğini filmine yansıtma isteğini de açıkça görüyoruz: Akira’nın bulduğu hediye paketleme işi, film boyunca sorun olan park yeri, binlerce araba, insan, nüfusu şehre sığdırabilmek için tasarlanmış küçücük evler, iki apartman arasındaki daracık geçişler vs. Son tahlilde Gondry, Tokyo!’nun payına düşen kısmında izlemesi keyifli, görsel tasarımı titizlikle yapılmış, yine gerçekle rüyanın sınırlarında dolaşan bir iş çıkarmış diyebiliriz.

Bir fransızdan başka bir fransıza, Leos Carax’a geçiyoruz. Filmin ikinci bölümü olan Merde (Bok)’de, Mauvais Sang (Kötü Kan) ve Les Amants du Pont Neuf (Köprüüstü Aşıkları) ile tanıdığımız Carax, kanalizasyonda yaşayan ve bir anda yeryüzüne çıkarak Tokyo sokaklarında insanları korkutup kargaşa çıkartan insan-yaratığın hikayesini anlatıyor. Şehirde kaos yaratan, medya tarafından bir fenomene dönüştürülen Merde’i, yönetmenin nerdeyse bütün filmlerinde beraber çalıştığı oyuncusu Denis Lavant canlandırıyor. Yeşil takım elbisesi, garip ve pis görüntüsüyle korku salan karakterimiz, kanalizasyonda bulduğu İkinci Dünya Savaşı’na ait bir silah deposu yardımıyla şehre saldırılar düzenlemeye başladığındaysa bir teröriste dönüşüyor ve yakalanıyor. Kimsenin anlamadığı bir dil konuşan bu kanalizasyon yaratığını sorgulamak içinse, Fransa’dan, dili anlayan tek kişi olan garip bir avukat geliyor. Tokyo!’nun ikinci bölümü olan Merde, bu üçlü içinde bence en zayıf olan kısım. Oldukça itici olan bu karakter, filmin ilk yarısında seyirciyi güldürmeyi başarıyor ve filmin nereye gideceği konusunda insanı meraklandırıyor. Ancak yaratığın yakalanıp sorgulanması kısmında düşülen tekrarlar ve sonu gelmeyen – tabii ki altyazının da olmadığı- bilinmeyen bir dildeki konuşmalar, seyircinin filmden kopmasına ve daha da kötüsü sıkılmasına neden oluyor. Tokyo ile ilgili de çok fazla öğenin bulunmadığı bu bölümün bitmesine sevindiğimi inkâr etmeyeceğim.

Filmin son bölümü, güney koreli yönetmen Bong Joon-Ho imzalı Tokyo Sallanıyor (Shaking Tokyo). Filmin baş karakteri, bir hikikomori ; yani sosyal yaşamdan elini eteğini çekip, kendi evinde gönüllü bir inzivaya çekilen, insanlarla göz teması dahil her türlü iletişimden kaçınan bir insan. Evinden hiç çıkmadığı için içerisi yüzlerce su şişesi, tuvalet kağıdı rulosu ve boş pizza kutusuyla dolu. Karakterimiz bir tek pizzacılara kapısını açıyor ama tabii ki yüzlerine bile bakmadan para verip kapıyı kapatıyor. Ancak bir gün olanlar oluyor ve aniden gelen bir deprem sonucu kapısının önünde baygın yatan pizzacı kıza aşık oluyor. Uluslararası festivallerde aldığı ödüllerle ülkesi dışında da tanınan ve Gwoemul (Yaratık) , Salinui Chueok (Cinayet Günlüğü) gibi filmleriyle hatırlayabileceğimiz Bong Joon-Ho, bizi Tokyo’nun kalabalığından çıkarıp kimsenin olmadığı sokaklara, bir aşk öyküsünün içine çekiyor. Aşkı aramak için kendisini sokağa vurup yeniden doğan bir hikikomorinin gerçeküstü hikâyesinde yönetmen, konusu kadar, sakin ve hesaplanmış görüntüleri ile de takdir toplayarak Tokyo!’yu kapatıyor.

Yaklaşık 26 milyon kişinin yaşadığı dünyanın en büyük şehri Tokyo’yu her yönetmen farklı görüyor, farklı gösteriyor. Biz de, karmakarışık duygular ve düşüncelerle sinemadan çıkıp bir kez daha yönetmenler buluşması kıvamındaki filmleri sevip sevmediğimizi düşünüyoruz. Farklı filmlerden bir bütünlük ortaya çıkar mı, hatta çıkmasına gerek var mı gibi sorular kafamızı kurcalarken, beyazperdede bir başka büyük şehirle buluşmayı bekliyoruz.

kategori:
haber

ilgili