Sherlock Dördüncü Sezon: Dahilikten Aptallığa…

Dizinin 4. sezonunda çıta epey düşürüldü...

Sherlock dizisi her zamanki gibi üç yıl gibi uzun bir aradan sonra (özel bölümü saymazsak tabii) ekranlara her zamanki gibi sadece üç bölümle döndü. Senaristler Steven Moffat ve Mark Gatiss bu sezonda dizinin ilk iki sezonundan iyice uzaklaşıp aile bağları konulu bölümler kaleme almışlar. İlk iki sezonda Sherlock’la John’ın davaları bir bir neticelendirmeleri ve pek tabii birbirleriyle geçinememeleri anlatılırken üçüncü sezondan sonra olaylara ikilinin aileleri de dahil edilmeye başlanmıştı. Geçen sezonda diziye dahil edilen Mary’nin bu sezonun ilk bölümünde geçmişi, ikinci bölümde bu kez Sherlock’la ilgili ailevi bir hikâye anlatılırken final bölümünde bu hikâye devam ettirildi ve çözümlendi. Dizi ilk iki bölümde mizahından pek taviz vermese de ton olarak da, öykü olarak da önceki sezonlardan farklılaştı. Mesela üçüncü bölümde mizahtan eser yoktu. Peki kalite nasıldı? Ne yazık ki Sherlock Dördüncü Sezon için rahatlıkla en kötü sezon diyebilirim.

Dizi ilk bölümde tam da özlediğim şekilde başladı. Bir cinayet işlenir, dava Sherlock’a teslim edilir. Sherlock da John’ı yanına alıp davayı çözmeye çalışır. İlk kırk dakika eğlenceli bir şekilde akıp gider. Fakat olaylar daha sonra Mary’e bağlanır. Üçüncü sezonda pek hoşlanmadığım Mary dizinin merkezine zerre ilginç olmayan öyküsüyle yerleşiverir. Mary’nin ajan oluşu, bir operasyon sırasında ihanete uğraması, meslektaşının kendisinden intikam almak istemesi vs. Oldukça sıradan bir öykü. İlk bölümdeyse Sherlock’un değiştiğini görüyoruz. Mesela daha duygusal, daha az kırıcı, hatta söz veren birisi haline gelir. Kafayı Ekşi Sözlük yazarları kadar Moriarty ile kırmış olan Sherlock bu bölümde de müteveffa düşmanını aklından çıkaramayıp olayları ona bağlamaya devam eder, ki dizinin bir türlü Moriarty’i geçmişte bırakamaması da hayal kırıklıklarından yalnızca bir tanesi. Dizinin asıl sorunu tam da bu bölümde başlıyor: Drama, yani duygusallığa fazlasıyla prim veriliyor. John eşini aldatıyor, eşi epey kötü bir sahneyle öldürülüyor, John Sherlock’a düşman oluyor vs. Senaristler duygusallığa prim verdikçe, klişe dramatik sahneler yazdıkça diziye zarar verdiler. O finali de anmamak olmaz. Mary’nin kendisini Sherlock için feda ettiği sahne epey kötü çekilmiş.

Saçma sahnelerdeki tutumum…

Mary’nin zerre ilginç olmayan geçmişi, John’ın niyesi anlaşılmayan kaçamağı, Mary’nin dandik ölümü ve John-Sherlock’ın düşman olmasıyla ilk bölümü bitiriyoruz. Vasatı aşamayan bu ilk bölümü takip eden ikinci bölümde mizah da, tempo da yükseliyor. Fakat bölümü sondan başa doğru düşünürsek ortada gene vasat bir öykünün olduğunu görürüz: Mary öleceğini düşünüp bir CD hazırlar. Bu CD’de Sherlock’tan John’a sahip çıkmasını, bunun için çok kötü bir kişiyle mücadele edip gerekirse ölme noktasına kadar gelmesini ister. Sherlock bir seri katille mücadele etmeden, yatakta gırtlağı sıkılmadan John’la arasının düzelmeyeceği söyleniyor yani. Bardağın dolu tarafından bakarsak en azından bu vasat öykü heyecanlı hâle getirilebilmiş. Toby Jones’u H. H. Holmes çakması seri katil rolünde izlemek keyifliydi. Ama şu bir gerçek ki karakteri pek derinleştirilemedi. Karaktere dair bazı sorular havada kaldı. Mary’nin hayaleti, zaten ilgi çekici olmayan bu karakterin bir türlü diziden şutlanamaması benim için bölümü sıkıcılaştıran nedenler arasındaydı. Sherlock bu bölümde fena olmayan bir şekilde bir seri katili yakalatıp John’la barışır. H. H. Holmes göndermeleri, Bayan Hudson’ın sahneleri, seri katilin yakalanış şekli, Sherlock’un ağabeyine “Fuck Off” yazdığı an bölümün akılda kalan taraflarından. Lakin mantık hataları da mevcut. Mesela Sherlock’un evine gelen, birlikte sokakta cips yediği kadınla psikiyatrist kadının aynı kişi olduğunu fark etmemesi. Sherlock’tan bahsediyoruz. Ama zaten bu sezonda karakter duygusallaştırıldıkça dehasına zarar verildi. Sherlock duygusallaştıkça, bize benzedikçe kötü kararlar verip gözünün önündekileri görememeye başladı, ki şahsen karakterin bu hale getirilmesinden pek hoşlanmadım ve ilk sezonlardaki Sherlock portresini özledim.

İkinci bölüm John’ın Sherlock’un kız kardeşi tarafından vurulmasıyla sona erer. John’a ne olacak, nasıl kurtulacak diye düşünürken yönetmenler en vasat şekilde bu final sahnesine açıklama getirirler: Meğersem Eurus onu öldürmemiş, sadece uyutmuş. Bu başlangıç sahnesi, yani önceki sahnenin en vasat şekilde açıklanması, sonrasında gelecek saçmalıkları müjdeliyor (!) Bu bölüm önce Sherlock’un neden kız kardeşini hatırlamadığı anlatılıyor ama anlatıldıkça dibe vuruluyor. Sherlock’un yıllarca beraber yaşadığı kardeşini hafızasından silmesi benim için yeterli ve inandırıcı bir açıklama olmadı. Saçmalıklarsa şöyle devam etti: Eurus küçükken Sherlock’tan ilgi görmediği için Sherlock’un arkadaşını öldürür (o çocuğu o kuyuya nasıl indirmiş, çocuk neden yıllarca bulunanamamış gibi soruları da sormak lazım. Lazım ki bu bölümün ne kadar kötü yazıldığı anlaşılsın), sonra Moriarty’i geçmişte Sherlock’un üzerine salarak ona zarar vermeye çalışır, bölüm boyunca pek çok kişiyi soğukkanlılıkla öldürür (tabii Eurus’un hapishaneden nasıl kaçtığı da anlatılmıyor). Bu esnada Sherlock’un dehasından eser yoktur, Sherlock adeta kukladır. Eurus’un insanüstü güçleri olduğunu da öğreniriz. Meğersem bu delirmiş kadın hapishanedeki herkesin zihnini ele geçirebiliyor (nasıl yapabiliyor sorusuna cevap yok). Eurus karakterinde Moffat’la Gatiss’in çuvalladıklarını söyleyebilirim. Karakterin bütün deliliğini gelip “Sherlock bana sevgi göstermedin”e bağlamak dizi adına epey trajik bir hamle oldu. Öte yandan muazzam bir kötü karakter olan Moriarty’i Eurus’un kuklası haline getirmek de yapılabilecek en kötü şeydi. Bana The Dark Knight Rises‘da Bane’in Talia’nın kuklası çıkmasını hatırlattı. Eurus’un Moriarty’i beş dakikada emrine amade haline getirmesi öyle saçma ve inandırıcılıktan uzak ki ancak o kadar olur.

3. bölümü izlerken yüzümde Sherlock’taki ifade vardı.

Üçüncü bölüm mantık hataları, berbat karakter gelişimleriyle dolu. Sherlock’un evinin patlaması (anladığımız kadarıyla Eurus, Sherlock’u öldürmek istemiyor ama evine bomba koyabiliyor!), bu sahnedeki berbat efektler, Eurus’la Moriarty’nin dansı, Sherlock’un ortada cam olmadığını dahi fark edemeyecek hale getirilmesi (ah Moffat-Gatiss ah!), Irine Adler’ın sadece seksüellikle ifade edilmesi (halbuki zeki bir kadın, ama nedense hep cinsellikle ilgili konularda adı geçiyor. Tekrar: Ah Moffat-Gatiss ah!), zeki-biraz gizemli birisi olan Mycroft’un tamamen bir aptala dönüştürülmesi, “I Love You” ve uçak sahneleri, Molly’nin nedeni anlatılmayan buhranı… Lafı uzatmayalım. Bu bölümün her şeyi ama her şeyi dökülüyor ve hemen her sahnede mantık hataları ve inandırıcılık sorunları mevcut. Öykü olarak ise Shutter Island‘tan ve Saw‘dan araklamalar yapılması da bir diğer sorun. Mizahi Sherlock dizisi üçüncü bölümde ikinci sınıf korku filmlerinin tonunu ve öykülerini apartarak izleyiciyi tavlamaya çalışıyor. Fakat en büyük sorun Sherlock’un dehasına hiç yer verilmemesi. Karakteri duygusallaştırdıkça karakteri eşsiz yapan şeyleri bu bölümde yitirdiler. Finalse bölüme yakışır vasatlıktaydı: Ölmesi gereken Eurus kardeşiyle birlikte keman çalar, ebeveynleri gülümseyerek ikisini izlerler, Mary de “erkeklerinden” (Sherlock ve John) bahseder. Bu arada John kuyudan nasıl çıktı? Aman boş verin, yeteri kadar saçmalıktan bahsettik zaten. Onca saçmalıktan sonra ayağından yere zincirlenmiş John’ın kuyudan çıkmasına da şaşırmayalım.

İki yılda sadece üç-dört bölüm yazan senaristlerin son iki sezonda çıtayı bu derece düşürmeleri üzücü. Dizinin yeni sezonu henüz onaylanmadı ve bildiğim kadarıyla dizi resmi olarak bitirilmedi. Bu derece düşüşten sonra ilerisi adına heyecanlanmak zor ama umarız dizi devam ederse bu derece vasat bölümler yazmazlar. 4. sezon ne yazık ki açık ara en kötü sezon olmuş. Zekice kaleme alınmış iki sezondan aptalca yazılmış üçüncü bölümüne… Dizi bu sezon epey kan kaybetti.

kategori:
izlenim
yorum yok

cevap yaz

ilgili