Sicario: Day of the Soldado: İlk Filmin Gerisinde

Sicario serisinin ikinci filmi üzerine...

Yazı Sicario: Day of the Soldado‘yla ilgili spoiler içerir.

Taylor Sheridan‘ın kaleme aldığı, Suburra filmi ve Gomorrah dizisiyle adından söz ettiren İtalyan yönetmen Stefano Sollima‘nın yönettiği Sicario: Day of the Soldado, Denis Villeneuve’ün çektiği ilk filmin gerisinde kalıyor. Gene Meksika-Amerika sınırında geçip gene kartelleri anlatan ikinci film ilki gibi heyecanlı, gerilimli, tırnakları kemirten sahnelere sahip. Sollima aksiyon ve gerilim açısından önceki filmin gerisinde kalmıyor, Matt (Josh Brolin) ve Alejandro’nun (Benicio del Toro) Teksas’taki ve Meksika’daki araba takip sahnelerini ve çıkan silahlı çatışmaları iyi bir şekilde çekip kurgulatmış. Aksiyon açısından sorunu yok filmin. Başından sonuna dek de gerilimli bir atmosfer oluşturulabilmiş. Bu da bir diğer artısı. Heyecanlı müzikleriyle (bu yıl kaybettiğimiz besteci Johan Johansson‘un yokluğu hissediliyor) gerilimli sahneleri izlemek daha da keyifli hale geliyor.

Emily Blunt‘ın bu kez yer almadığı filmin başrolleri Del Toro ve Brolin’e geçiyor, iki oyuncu da rollerinin hakkını veriyorlar. Hatta ilk filmde karizması oyunculuğunu aşan Del Toro’nun bu kez performansı daha iyi durumda. Üçüncü başrol Isabela Moner fena değil. Öte yandan görüntü yönetmeni Roger Deakins’in yerini alan Dariusz Wolski ne yazık ki Deakins kadar iyi görüntüler oluşturamamış. Film bu açıdan ilkinin gerisinde kalıyor. Filmin asıl sorunlarıysa Sheridan imzalı senaryosunda. Bu aralar en çok konuşulan, kaleme aldığı yapımları heyecanla beklenen senaristler arasında yer alan Sheridan bu kez iyi bir senaryo yazamamış, gerçekleri ıskalamış. Film politik açıdan sorunlu. Meksika/mülteci sorununu gerçekçi olmayan bir şekilde işleyip Trump’ın tarafına kayan bir film olmuş Sicario 2.

Sicario dört saldırıyla açılıyor. Geceleyin Meksika-ABD sınırından illegal bir şekilde geçmeye çalışan Müslüman bir terörist yakalanmadan evvel kendisini patlatıyor. Ardından Kansas’ta (ABD) bir süpermarkete geçen üç Müslüman terörist sırayla kendilerini patlatıyorlar. Fakat bize sadece kapının yanındaki terörist gösteriliyor. Bir anneyle kızı bu adam kendisini patlatmadan marketten çıkmaya çalışırlarken adam dua edip kendisini patlatıp anne-kızı öldürüyor. Tırnakları kemirten ve daha başlar başlamaz izleyeni afallatan bu iki sahnenin sorunuysa İslamcı teröristlerin ABD’ye geçmek için hiçbir zaman Meksika sınırını kullanmamaları. Filmini gerçeklerden uzak bir şekilde başlatan Sheridan filmin ortasında saldırganların aslında Meksikalılar olmadığını, Amerikalılar olduğunu açıklıyor. Fakat burada dengeyi bilerek ve bilmeyerek sağlayamamış. Yani bir tarafta yüksek sesle, bol efektle patlayan dört canlı bomba, diğer tarafta tek bir diyalogla geçiştirilen terörist kimliği…

İzleyenin aklında saldırılar yer ederken saldırganların aslında Meksikalılar/mülteciler olmadıkları pek yer etmiyor, çünkü bu mevzu geçiştiriliyor. Bu da izleyeni Trump’ın politikasına yöneltebiliyor. Bilindiği üzere Trump, Meksika sınırına duvar örmek istiyor, Meksikalıları ülkesinde barındırma taraftarı değil. Haliyle bu görkemli saldırılar izleyiciyi “Meksika’ya duvar örmeli” noktasına götürebiliyor. Amaç bu muydu bilemiyorum. Belki de Sheridan’ın amacı hiç de öyle değildi ama denge sağlanamamış, hem Amerika’nın bir kez daha sınır ötesi illegal operasyonları meşrulaştırılmış, hem de mültecilere terörist damgası yapıştırılmış neticede. Bunun bir nedeni de çömez Macer (Blunt) karakterinin yokluğu. İlk filmde izleyici Macer’la özdeşleşip olayları onun gözünden takip edip Amerikan hükümetinin ve kartellerin acımasızlığına Macer kadar şaşırıyordu. Buradaysa Macer yok, özdeşleşilecek karakter olarak Alejandro seçiliyor ama Sheridan, Alejandro’yu ne kadar kahramanlaştırmaya çalışsa da eli kanlı bir asker olan Alejandro’yla özdeşleşmek pek mümkün olmuyor. Filmin bir sorunu da Matt ve Alejandro’yu kahramanlaştırma çabası.

Öte yandan filmin her sekansı birer klişe. Yan öykü olarak işlenen “genç soldado” (asker) meselesi mesela. Elijah Rodriguez’in oynadığı genç Meksikalı Miguel’in kartelin yanında işe başlamasından sonra onun yolunun Alejandro’yla kesişeceğini tahmin edebiliyoruz, ki finale doğru Alejandro’nun öldürülmesi için Miguel seçiliyor, o da ölmemek için Alejandro’yu vuruyor. Bu arada Miguel’i de anlamak zor; zira karaktere doğru dürüst diyalog bile yazmamış Sheridan. Oyuncu da sürekli sinirli bir şekilde bakmakla yetinmiş. Karakteri anlamak mümkün olmuyor haliyle. Miguel’le ilgili “Niye kartelin ekibine dahil oldu, gerçekten Alejandro gibi mi olmak istiyordu, Alejandro’yu bilerek mi öldürmedi?” gibi türlü sorular mevcut kafamda. Bu ergen genci alıp “sicario” yaparak filmi sona erdirmek de kötü bir tercih olmuş.

Diğer klişeyse Stockholm Sendromu. Kartelin kızı Isabel’le (Moner) Alejandro arasındaki kaçırılan-kaçıran ilişkisi bir süre sonra Stockholm Sendromu’ndan nasipleniyor, Isabel Alejandro’nun hayatı için üzülebiliyor, Alejandro da Isabel’i hayatı pahasına korumaya başlıyor. Burada film iyice Hollywood’laşıyor (realizmden iyice uzaklaşıyor) zaten. Bu klişeleri geçip olmamış bir yan öyküye de değinmek lazım: Alejandro’nun ailesi. Matt, Alejandro’yla buluştuğunda “Savaş çıkarmamızı istiyorlar. Herkesle. Sen de kartelden intikamını alırsın,” diyor. Alejandro, Isabel’le konuşurken kartelin (Isabel’in babası) ailesini gözdağı amacıyla öldürttüğünü söylüyor. Ama filmin sonrasında bu intikam isteğine hiçbir şekilde değinilmiyor, mevzu lafta kalıyor.

Velhasıl Sicario 2 sorunlu bir film. Mültecilere terörist damgasını yapıştırıyor, Trump’ın sınıra duvar örme politikasını arka arkaya patlatılan dört bombayla ister istemez olumluyor, sınır ötesi harekat üzerinden eleştiri kasmıyor, bunların üstüne öyküye Stockholm Sendromu gibi klişeleri de dahil ediyor. Gene de müzikleri, başarılı yönetmenliği, iyi oyunculukları sayesinde sıkmadan izleniyor. Lakin çoğu eleştiride belirtildiği gibi ihtiyaç duyulan “sınır” (Meksika sınırı) filmi bu değil.

kategori:
izlenim

ilgili