Şiddet Üzerine Beş Film

Edip Can Rende, Jagten'dan da esinlenerek önemli yönetmenlerin şiddete bakışını 5 film üzerinden değerlendirdi....

Bu hafta, geçen senenin en kaliteli filmlerinden “Jagten” gösterime girdi (ne yazık ki tek salonda). Thomas Vinterberg’in yönettiği bu filmi izledikten sonra Danimarka’nın önde gelen yönetmenlerinden Lars von Trier (“Dogville”) ile Susanne Bier (“Haevnen”), Amerikalı usta yönetmen Sam Peckinpah (“Straw Dogs”) ve Nazizm yüzünden kariyerine “demokrasinin beşiği” (!) Amerika’da devam eden efsane yönetmen Fritz Lang’ın (“Fury”) filmleri geliverdi. “Şiddet” olgusu bu dört yönetmenin ortak noktası. Bu yazıda bu dört yönetmenin şiddete bakışlarına odaklanmaya çalışacağım. Hemen belirteyim ki bu dört filmle ilgili sürpriz bozanlarla dolacak yazı.jagten_big

Vinterberg, filminde iyilik timsali bir adamın, Lucas’ın çok çirkin bir şeyle; anaokuluna giden, kendisinin öğrencisi bir çocuğa tecavüz etmesiyle suçlanmasını ve “kirlenme”sini anlatır. Film, Lucas’ın bir sofrada arkadaşlarıyla keyifli muhabbetiyle açılır. Biliriz ki bu mutluluk daim olmayacak, bir süre sonra rüzgar tersten esecek, herkes Lucas’a düşman olacak. Nitekim öyle de oluyor. Lucas, bu çirkin şeyle suçlandıktan sonra metanetini korumaya çabalar. Bütün kapılar yüzüne kapatılmasına, böyle iğrenç bir şeyle suçlanmasına ve suçsuz olmasına rağmen kimseye şiddet uygulamaz. Lucas’ın sadece bir yerde sınırlarını aşıp birisine kafa attığına tanık oluruz. Vinterberg, karakterini şiddetin içine dahil etmez. Gerçi sevgiyle dolu olan Lucas’ın karakterinde şiddete pek yer yok. O yüzden suçlandıktan sonra, suçsuzluğu mahkemece kesinleştikten sonra da kimseye şiddet uygulamaz. Lucas filmin finaline doğru arkadaşlarıyla arasını düzeltmeye çalışıyor. Yenilir yutulur bir suçlama değil bu. Vinterberg de farkındadır Lucas’ın arkadaşlarıyla arasının bu karalama/şüphe yüzünden hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağının. Gene de Lucas’a şiddet uygulatmaktansa (ki Lucas iyi birisi olsa da neticede insandır ve o tek sahnede herifin birisine kafa atmasından anlaşılacağı gibi o da şiddete o kadar da uzak değil) Lucas’ın arkadaşlarıyla arasını düzeltmeye çalışmasıyla filmini sona erdirir. Kısacası Vinterberg toplumdaki şiddete odaklanırken (Lucas’tan nefret eden halk, Lucas’ın köpeğini öldürür mesela) karakterine şiddet uygulatmıyor. Tabi hemen belirtelim ki Vinterberg toplumu bütünüyle saldırgan, kana susamış olarak resmetmiyor. Her ne kadar Lucas’ın tarafını tutmuş ve Lucas üzerinden “iyi niyetli” insanlara linci doğru bulmuyor olsa da halkı da yerden yere vurmuyor.
dogville

Peki bu hikayeyi Vinterberg’le aynı topraklardan, Danimarka’dan başka bir yönetmene, Lars von Trier’e versen nasıl bir film ortaya çıkardı? Herhalde “Dogville” gibi bir film ortaya çıkardı. “Dogville” da Lucas gibi iyi birisini hikayeye yerleştirir ve benzer bir hikaye anlatır. Mafyoz babasından kaçan Grace kendisini Amerika mikrokozmosu Dogville kasabasında bulur. Burada kalmaya karar veren Grace hayatının en kötü kararını da vermiş olur böylelikle… Film ilerledikçe, Grace kasabalılara yardım ettikçe, tecavüz edilmesine, hor görülmesine, iyiliğe karşılık kötülük bulmasına tanık oluruz. Vinterberg ile Trier arasındaki asıl fark finalde ortaya çıkar. Vinterberg finalde Lucas ile ona çamur atan arkadaşlarının aralarını yapmaya çalışır. Yani bir nevi ateşkes ilan eder. Trier ise finalde Grace’in eline babasının silahını tutuşturur ve Grace’e kasabalıları katlettirir. Grace babasının arabasına binip Dogville’dan ayrıldığında Dogville’da tek bir canlı kalmamış, kasaba kül olmuştur. Ama zaten Trier de böyle birisi. Filmlerinde her daim aşırıya kaçmıştır. Trier, Vinterberg’ten çok farklı bir yerdedir. Şiddetin daha büyük bir şiddeti, daha büyük bir şiddetin çok daha büyüyüğünü doğuracağını düşünür ve bunu filmlerinde sürekli işler. Cannes’da olay yaratan son filmi (“Melancholia” olay yaratamamıştı. Olayı Trier, Nazileri anlayabildiği açıklamasıyla yaratmıştı) “Antichrist”ta da aşırıya kaçmıştı mesela. Trier barışa, hele ki Vinterberg gibi finalde karakterlerin barışabileceğine inanmaz. Ona göre herkesin içinde bir faşist gizlidir. Faşizme faşizmle karışılık verilir Trier’in filmlerinde… Bu filmde yarattığı toplum da onun “herkesin içinde faşist gizlidir” düşüncesini kanıtlar niteliktedir. İyi bir insan olan Grace’e taciz/tecavüz etmeyen kalmaz. Vinterberg’in “Jagten”inden farklı bir toplumdur bu.
haevnen
Peki Danimarkalı Susanne Bier ne düşünür şiddet hakkında, şiddeti filminde nasıl işlemiştir? Söz konusu filmimiz 2010 yapımı, Oscar ödüllü “Haevnen”. Bier bu filminde Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu’nun pek sevdiği kesişen hayatlar temasını kullanır. Filmin merkezinde iki aile vardır. Bir tarafta ergenliğinin doruğundaki, herkese ve her şeye kızgın, babasıyla arası hiç iyi olmayan, pimi çekilmiş bir bombadan farkı olmayan Christian; diğer tarafta şiddete her gün tanık olan, Afrika’da doktorluk yapan baba Anton ve serserilerin sürekli rahatsız ettiği, pısırık oğlu Elias. Christian’ın Elias’ın okuluna kaydolmasıyla bu iki hikaye birleşir. Bier, filminde şiddeti bütün çıplaklığıyla yansıtır yukarıdaki yönetmenler gibi. Ama yukarıdakilerden farklı olarak daha geniş bir şekilde bakar şiddete: Küresel çaptaki şiddeti (Afrika’daki iç savaş) anlatırken daha küçük çaptaki, kasabadaki (Elias’ın ve Christian’ın yaşamlarına devam ettikleri kasabadaki şiddet) şiddete de, ondan da küçüğüne, ailedeki (Christian’ın babasıyla ilişkisi) şiddete de odaklanır, bu şiddetlerin esas nedeni olan iletişimsizliği de es geçmez. Bizim asıl ilgilendiğimiz şeyse karakterler (Christian ile Anton). Christian hiçbir şeyi düşünmeden, nefretine boyun eğip bir arabayı bombalayacak kadar şiddete yatkın birisi iken Anton kendisine şiddet uygulanmasına rağmen şiddetten uzak kalmayı tercih eden birisidir. Filmin bir yerinde çocuğunun ve Christian’ın gözünün önünde tokat üstüne tokat yer Anton. Buna rağmen karşıdaki insan görünümlü yaratığa bir karşılık vermez. Hz. İsa görse gözleri yaşarır! Adeta İsa’nın modern dünyadaki karşılığı. “Sana tokat atana diğer yanağını çevir” vecizesini içselleştirmiştir. Bier de kendisini Anton’ın yanında konumlandırır. Zaten filmin bir yerinde karakterine “Sana şiddet uygulayana şiddet uygularsan iş çığırından çıkar ve bir savaş başlar” dedirtir. Finalde araba bombalayacak kadar manyaklaşan Christian hemencecik, inandırıcılıktan uzak bir şekilde iyi tarafa kaydırılır, Anton da şiddet uygulamamanın meyvelerini toplar. Şiddete karşı şiddetsizliği çözüm olarak önerir Bier. Bu açıdan Trier’i değil de Vinterberg’i hatırlatır.
fury
Efsane yönetmen Fritz Lang’ın “Fury” adlı başyapıtını es geçmeyeceğiz tabi ki. Bu filme de değinelim. Vinterberg’in etkileyici filmi “Jagten”i izlerken sıkça “Fury” filmini düşündüğümü ve ister istemez “yeni Fury” beklediğim için “Jagten”den herkes kadar etkilenmediğimi belirtmeliyim. “Fury” de benzer bir hikaye anlatır. Fıstık yemeyi çok seven, sevdiği Katy ile evlilik planları yapan elemanız Joe sevgilisiyle parasızlıktan evlenememektedir. Katy şehir dışında bir iş bulur, çalışır, parayı biriktirir ve Joe’yu yanına çağırır. Joe yola çıkar, lakin bir süre sonra polislerce gözaltına alınır. Nedeni ise küçük bir kızın üç kişi tarafından katledilmiş olması… Delillere göre katillerden birisi fıstık yemiştir. Joe da bu nedenle gözaltına alınır. Film suçsuz bir adam üzerinden adaletsiz devleti, çürümüş, hasta ruhlu toplumu, koltuğu yitirme korkusu yüzünden insanları (Joe’yu) korumakla mükellef olan başkanın bunu yapmamasıyla başkanı ve başkanlığı, Amerika’nın saçma sapan “jüri sistemi”ni ve hemen cellat kesilen medyayı eleştirdikçe eleştirir, yukarıdaki filmler gibi. Basın Joe’yu suçlu ilan edince, Joe’nun gözaltındaki süresi arttıkça toplum da Joe’nun suçlu olduğuna inanır ve onu linç etmeye kalkar. Karakolu yakar hasta ruhlu herifler! Şiddeti “Dogville” kadar etkileyici bir şekilde yansıtır. Fakat filmin asıl etkileyici noktası toplumun linççi yüzüne odaklanması değil, Joe’nun bu nefrete nefretle karşılık vermeye çalışmasıdır. Kendisini ölü gösteren Joe topluma unutamayacakları bir ders vermenin peşine düşer. Lang’ın bu filmi Trier’in “Dogville”ını hatırlatır daha çok. Karakterin dönüşümü, Grace’in dönüşümünü akla getirir. Toplumun yansıtılışı, “Dogville”daki gibidir. “Jagten” ile bağı ise suçsuz bir adamın linç edilmesidir, “kirletilmesi”dir. Joe, Lucas gibi linçten, yaftalanmaktan, kirlenmekten kurtulamaz suçsuz olmasına rağmen. Tabi finali de “Jagten”in finali gibidir. Joe sevgilisinin sözlerinden sonra mahkemeye çıkar ve idamları önler. “Fury” biraz da yönetmenin diğer başyapıtı “M”yi hatırlatıyor. Hatta “Fury”, “M”nin bir devamı olarak görülebilir, ki bu da başka bir yazının konusu olsun. Uzatmayalım. Lang’ın bu şaheseri bazı açılardan “Jagten”i hatırlatsa da “Dogville” ile daha fazla bağının olduğunu söylemek mümkün. Trier, “Dogville”ı yaratırken bu filmden esinlenmiş olabilir. Ya da esinlenmesine pek gerek kalmamıştır, zira 1936’dan günümüze toplumun linç kültüründe herhangi bir değişim yaşanmamıştır. “Jagten”e bakıp bunu anlamak mümkün.

Straw Dogs
“Şiddete şiddetle karşılık verilmeli” düsturunu savunanlardan birisi de Sam Peckinpah idi. Usta yönetmen tüm filmlerinde erkek hikayeleri anlattığından, eli silahlı erkekleri merkeze yerleştirdiğinden haliyle bir şiddet güzellemesi yapmaması da imkansız hale geliyor. Peckinpah’ın merkeze eli silah tutmayan bir karakter koyduğu tek filmi “Straw Dogs”. Elemanımız David Sumner vücudunu cömertçe sergileyen eşiyle birlikte muhafazakar bir kasabaya yerleşir. Kocasından beklediği ilgiyi göremeyen Amy, bunun üzerine dışarıya açılır. Evlerini tamir eden dört adama vücudunu teşhir eder. Bir süre sonra olaylar karışır. Halim salim, karıncayı incitmeyecek David, kaplan kesilir ve kendisine dalga dalga gelen şiddete daha büyük bir şiddetle karşılık verir. Peckinpah’a göre söz konusu insanın hayatı ise şiddet uygulamakta, hatta daha büyük bir şiddet uygulamakta (Trier’in karakterleri gibi tokata yumrukla karşılık vermek) bir sakınca yoktur. Bu filmde de bunu anlatır Peckinpah. Doğada bir canlının hayatı tehlikeye girdiğinde o canlı yaşamı için şiddet uygulayacaktır. Tezini güçlendirmek için de merkeze şiddetten alabildiğine uzak David’i yerleştirir. Finalde herkesi haklayan ve bundan da zevk alan David ile kasabaya gelen David arasında bir fark oluşur: David gerçekten “erkek” olur. Peckinpah’ın erkek hikayeleri anlattığını söylemiştik. Dolayısıyla finalde şiddet üzerinden erkekliği kutsaması pek de şaşırtmıyor. Neticede tüm filmlerinde bunu yapmış birisi idi Peckinpah. Yönetmenin şiddete bakışı gene Trier’i hatırlatır. İlla birisiyle ilişkilendirmek gerekirse Trier ile ilişkilendirebiliriz kendisini. David de Grace’i hatırlatır. Hatta finaldeki katliamla Grace’in erkek versiyonu olduğunu söylemek mümkün hale gelir.

Şiddeti anlatan başka yönetmenler de var şüphesiz: David Cronenberg, Martin Scorsese, Francis Ford Coppola, Michael Haneke… Bu yazıda aralarında bariz benzerlikler olan beş yönetmeni ve beş filmi “şiddet” teması üzerinden ele aldım. Tabi bu filmlerde benzerlikler olduğu kadar farklar da var. Her yönetmenin yarattığı ve şiddetle iç içe olan dünya diğerlerinden farklıdır. Bu filmleri izleyip şiddet üzerine düşünmek iyi olabilir.

kategori:
seçki

ilgili