SineKulak: Beyazperdede Dinleme ve Röntgenleme

Yazarımız Edip Can Rende, ülkenin gündeminden son yıllarda hiç düşmeyen bir konuyu sinematik açıdan inceledi....

Not: Bu yazı filmlerle ilgili sürpriz-bozan içerir.

“20 yıl boyunca bir hayvan gibi izlendim, kovalandım, sıkıştırıldım. Kendimi balkondan atmamış olmamın tek nedeni, cesedimin de hemen fotoğrafçılara malzeme olacağını bilmemdi.” Brigitte Bardot

Ülkemizin yüzlerce sorunundan bir tanesi hukuksuz dinleme. Aslında sadece ülkemizin de değil. Kendisine “demokratik ülke” tanımını uygun gören her ülkenin sorunudur hukuksuz dinleme. Ve aslında hukuksuz dinleme de değil sorun, dinleme başlı başına bir sorun. Mahkemeden izin almadan birilerini dinlemektir hukuksuz dinleme. Günümüzde o denli abartıldı ki bu dinleme, herkeste “ben de dinleniyor olabilirim(?)” kuşkusu ve korkusu oluştu. İş öyle bir noktaya geldi ki en sonunda bu dinleme skandalları da peşi sıra gündeme düşmeye başladılar: “Mustafa Balbay’ın Mahkeme Kararı Olmadan Dinlendiği Ortaya Çıktı”, “SKANDAL: İletişim Bakanlığı, Yargıtay’ı Dinledi”… Bu skandallar sadece ülkemizde ortaya çıkmıyor. Amerika’nın da bu konuda başı bir hayli ağrımıştı bir zamanlar. ABD Başkanı Richard Nixon seçimler sırasında rakibi George McGovern’ı dinletmişti. Hatta bu dinleme sayesinde Nixon tekrar başkan olabilmişti. Murdoch Skandalı’nı da es geçmemek gerek tabi ki. Yüzlerce gazete ve televizyona sahip olan medya kralı Robert Murdoch ölen askerlerin ailelerini, Hollywood’un en ünlü oyuncularını ve daha bir sürü kişiyi dinletmişti. Bu skandal ortaya çıkınca Murdoch bolca eleştiri topladı. Gazetesinin kepenklerini indirmek zorunda kaldı.

Röntgenleme… Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki ne zaman kameralı telefonlar piyasaya sürülmeye başladı, işte o zaman herkes birer röntgenci haline geldi. Brigitte Bardot’nun yukarıya yazdığım sözü röntgenciliğin geldiği noktayı en iyi şekilde açıklar. Ama açıklamıyorsa bir kaç örnek verebilirim: Biri Bizi “Gözetliyor”. İnsanların sırf para için kameranın önüne atılıp her şeylerini ifşa ettikleri bir programdı. Onlarca ülkede yayınlanan bu rezil format yabancılar arasında “Big Brother” (Büyük Birader) olarak bilinir. BBG’de para uğruna insanlar kendilerini ifşa ederler. Kameralar önünde soyunurlar, sevişirler, duş alırlar, dedikodu yaparlar, kavga ederler… Gene para uğruna formatın sahipleri insanları kameraların önüne atmaktan çekinmezler. İzleyici de bu rezilliğe alet olur ve programdaki o insanları röntgenler/dikizler/gözetler. Tabi BBG’den söz etmişken pornolardan söz etmemek olmaz. Porno, röntgenciliğin zirve noktalarından birisidir. Bir apartmandan diğerindeki kişileri dikizlemek masumca gelebilir ama porno hiç masumca değildir. Pornoda kendilerini ifşa edip seks yapan kişiler, pornoyu izleyence röntgenlenirler. Öteki Sinema’dan bir alıntı yapayım yeri gelmişken: “Apartmanda kapı deliğinden komşusunu gözetleyen adamla önünden yürüyen mini etekli kadının bacaklarını dikizleyen adam arasında ya da yüksek değerler ve etik kaygılarla fotoğraf çeken bir fotoğrafçının sokağı gözetlemesi arasında fark yoktur”. Bu yazıda dinleme ve röntgenlemeyi işlemiş bir kaç filme değineceğim.

THE CONVERSATION:

Hanry Caul işinde tek kelimeyle profesyoneldir. İşi ise istenen kişileri dinlemek ve dinlediği kişilerin konuşmalarını raporlamaktır. Bir gün zengin bir işveren tarafından kendisine bir görev verilir: Bir kadınla bir erkeği takip etmek ve onları dinlemek. Caul bu çifti dinlemeye başlar. Çiftin konuşmalarını kayıt altına aldıktan sonra bu konuşmalar ilgisini daha da çekmeye başlar ve sürekli bu konuşmaları dinler. Bir süre sonra Caul bu çiftin öldürüleceğini düşünmeye başlar. Ruhen çöküntüde olan Caul’un eli bu konuşmaların kayıtlarını işverenine vermeye gitmez. Geçmişi onu rahat bırakmamaktadır. Geçmişte dinlediği bir ailenin ölümüne sebep olmuş ve bu travmayı atlatmaya çalışmışsa da bunu başaramamış, giderek daha yalnız, daha asosyal, daha paranoyak bir kişi haline gelmiştir. Caul tekrar insanların ölümüne sebep olmak istemediğinden ve bir travmayı daha atlatamayacağını düşündüğünden bu çiftle daha da ilgilenmeye ve işin iç yüzünü öğrenmeye çalışır.

Francis Ford Coppola’nın The Godfather ve The Godfather: Part II arasında kotardığı bu eşsiz film, The Godfather’ların aksine yavaş bir tempoya ve genelde tek bir kişiye odaklanır. Coppola’nın hiç acelesi yoktur. Filmin başında sevgililer arasında geçen konuşma ilerleyen dakikalarda tekrar tekrar ekrana yansır. Coppola bir polisiye öykü kurarken karakterin değişimini de, geçmişini de başarıyla işler. İzleyiciye cevapları hemen vermez. Cevapları finale dek gizli tutar Coppola. Bu süre zarfında karakterimizin ruhsal portresini çıkarıp “dinleme” üzerine içi dolu kelamlar eder. Sadece dinlemeyi de perdeye taşımaz. Teknolojinin bu denli gelişmesiyle birisinin istediği bir kişinin özel hayatını “çaktırmadan” işgal edebileceğini de kanıtlar. Hanry Caul’un işi de bu: Kişilerin mahremlerini müşterilerine ifşa etmektir. Bunu da tabiki teknoloji sayesinde yapar. Hakkını da verelim ki bu konuda epey yetenekli birisi. Hanry Caul zaten başlı başına bir yazının konusu olabilir. Başkalarının hayatlarını ifşa ederken kendi hayatının ifşa olmaması için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışır. Buna iki örnek verebilirim: Birincisi arkadaşlarıyla dandik bir yerde parti yaparken yanındaki kadınla arkadaşlarından ayrılır ve başka bir yerde sohbet etmeye başlar. Arkadaşlarının yanına döndüğünde arkadaşı onun ceketindeki kalemi alır ve kadınla konuştuğu her şeyi kaydettiğini söyler Caul’a. Özel hayatına bu denli girilmesi Caul’un canını sıkar. Bir diğer örnekse finalde Caul’un kendi evinin altını üstüne getirmesidir. Bunun da nedeni dinlendiğini düşünmesidir. Başkalarını hiç çekinmeden, vicdan azabı duymadan dinleyen birisinin özel hayatını arkadaşlarından dahi korumaya çalışması enteresandır. Ama korktuğu da finalde başına gelir. Kişileri dinleyen Caul başkaları tarafından dinlenilmeye başlar.

Blow-Up’la benzerliğine de değinmeden olmaz. Blow-Up’ta bir dinleme sözkonusu değil. İtalyan yönetmen Michalengelo Antonioni en bilinen filminde röntgenciliği de anlatır. Coppola’nın Blow-Up’tan esinlenip esinlenmediğini bilemiyorum ama iki film arasında bir kaç benzerlik var. İki film de olası cinayetleri (gerçi Blow-Up’ta “olası” değil olmuştur bu cinayet, gerçekleşmiştir) bir çift ve dinleme-fotoğraflama üzerinden perdeye taşır.

Sonuçta The Conversation yasadışı dinlemeleri ve teknolojinin geldiği noktanın bireyler üzerindeki olumsuz etkisini Hanry Caul üzerinden başarıyla anlatır.

DAS LEBEN DER ANDEREN:

Alman yönetmen Florian Henckel von Donnersmarck bir kaç kısa filmden sonra uzun metrajlı bir film için hazır olduğunu anlar. Üniversitedeyken üzerinde çalıştığı projesini raftan indirir ve üzerinde tekrar tekrar çalışmaya başlar. En nihayetinde “Das Leben der Anderen” adını verdiği filmini çeker ve festivallere yollar. Oscar, Bafta, Cesar, David di Donatello dahil 64 ödül ve 22 adaylık kazanır, eleştirmenlerden bolca olumlu eleştiri toplar. Bu ilk filminden sonra Hollywood’un kapıları ona ardına kadar açılır. Yönetmen bu ilk filminde The Conversation’dakine benzer bir hikaye anlatır.

80’lerde Doğu Almanya’dayız. Hükümet halkı kontrol altına almak ve diktatörlüğünü yitirmemek için Stasi adlı gizli polis teşkilatını kurmuştur. Bu teşkilat insanları muhbirliğe zorlamış ve bu şekilde elde ettiği bilgilerle binlerce kişiyi fişlemiş, hapsetmiş, öldürmüştür. Tam bir diktatörlük hakimdir Doğu Almanya topraklarında. Tabi tahmin edileceği üzere hükümet sadece muhbirlikle yetinmemekte, dinleme uzmanlarıyla “tehlikeli” gördükleri kişileri dinletmektedir. Gerd Weisler işinde son derece başarılı bir kişidir. Tıpkı Coppola’nın Hanry Caul’u gibi sosyal bir yaşantısı yoktur. İşine ve devletine bağlı birisidir (Stasi’ye bağlı bir yüzbaşıdır). Gene tıpkı Caul gibi konuşmaktan hoşlanmayan birisi. Bir gün kendisine bir emir verilir: Tehlikeli görülen bir tiyatro yazarı ile onun oyunlarında oynayan ve ülkede çokça tanınan sevgilisini dinleyip tuttuğu raporları teslim etmek. Weisler dinlemeye başladıktan sonra kendi işini ve hükümeti sorgulamaya başlar.

Donnersmarck konudan da, karakterden de anlaşıldığı gibi Francis Ford Coppola’nın The Conversation’ından bir hayli esinlenmiştir. Yarattığı karaktere Hanry Caul’un özelliklerini vermiş, Conversation’daki hikayeyi değiştirip ve Almanya’nın Berlin Duvarı’ndan önceki haline uyarlamıştır. Tabi The Conversation ile arasında bu gibi bir kaç benzerlik olduğu gibi farklılıklar da var. En önemli farklılık yönetmenin bu filminde Doğu Almanya’nın baskıcı yönetimini perdeye taşıyıp bu yönetimi bolca eleştirmesidir. Delil yokken delil üretmeye çalışan, insanları merkeze alıp onlara işkenceler yapıp onların yakınlarını ifşa etmeleri için uğraşan, halkı için değil de halkına rağmen var olan, halkını hiçbir şekilde önemsemeyen, onun yerine kurduğu sistemin tıkır tıkır devam etmesi için uğraşan, bunun için katliamlar yapmaktan çekinmeyen, sanata, sanatçıya, herkese baskı uygulayan, “ben dedim oldu”cu bu hükümet, Donnersmarck’ın filminde bolca eleştiriliyor. Donnersmarck gerilimli bir hikaye anlatırken aşkı, ihaneti, vicdan azabını, tecavüzleri, sanatın kim ve ne için olduğunu, sanatçının görevlerini de sorgular, izleyiciyi bunlar üzerinde düşünmeye yöneltir. Das Leben der Anderen, The Conversation’ın aksine hikayesini tek karakter üzerinden anlatmaz. Tıpkı The Conversation’daki gibi sevgilileri dinleyen uzmanın değişimi perdeye taşınır ama onunla beraber devletin en üst kademesindekilerin kirlenmişliği de, dinlenen kişilerin yaşadıkları travmalar da Donnersmarck tarafından aktarılır perdeye.

Donnersmarck sonuçta ortaya sadece 2006’nın değil bu on iki yılın en sağlam filmlerinden bir tanesini ortaya koyar. Kolay kolay eskimeyecek, her izleyişte insanı tedirgin edecek, günümüzün Türkiyesi ile de benzer bir hikaye anlattığından daha da sarsıcı bir politik-gerilim filmi Das Leben der Anderen.

ALL THE PRESIDENT’S MEN:

Amerikan başkanı Richard Nixon yaklaşan seçimi kaybetmekten korkmaktadır. Karşısına dikilen Demokrat partili George McGovern ile rekabetini başka bir aşamaya taşımaya karar verir. Toplattırdığı adamlara McGovern’ı dinletir. Bu sayede Nixon karşısındaki bu güçlü adayı saf dışı edip ikinci kere koltuğuna kurulur. Tam rahat bir nefes aldığı dönemde Washington Post gazetesinin iki yazarı onun bu dinleme skandalını ortaya çıkarırlar. Aslında Carl Bernstein ve Bob Woodward adlı bu iki gazeteci Nixon’ın gizlice rakibini dinlettirdiğini yıllar önce fark etmişlerdir ama ellerindeki deliller hemen çürütüldüğünden ve yeterli destek alamadıklarından ancak Nixon seçimleri kazandıktan bir süre sonra bu skandalı ortaya çıkarabilmişlerdir. Tabi skandal patlak verip soruşturma açılınca ve bu soruşturmanın sonunda Nixon başkanlığını yitireceğini öğrenince 8 Ağustos 1974’te, yani ikinci döneminin ikinci yılında istifa eder.

Alan J. Pakula’nın yönettiği, Robert Redford ve Dustin Hoffman’ın rol aldığı All The President’s Men de bu süreci gazetecilerin gözünden aktarır. Bazı yerlerde gerilim filmi olarak lanse edilse de All The President’s Men bir gerilim filmi değil. Filmdeki gerilimli sahneler bir iki taneyi geçmez. Pakula’nın ortaya koyduğu bu film tanıklar ve sanıklarla yapılan görüşmelerden yola çıkıp daha çok gazeteciliği anlatan bir film haline geliyor. Carl ve Bob’ın bir kaç yıla yayılan araştırmalarına odaklanır Pakula. İkilinin gazete yönetiminden destek görmemesi, bildikleri yoldan şaşmayıp karşılarında başkan da olsa gerçeği açığa çıkarmak için var güçleriyle çalışmaları, karşılarına çıkan engelleri, tanıklar ve sanıklarla görüşmeleri ve en sonunda yıllardır üstünde çalıştıkları haberi yayınlatabilmeleri filmin odak noktalarıdır. Yönetmen “Başarılı gazeteci nasıl olunur?” sorusunu yanıtlarken başkanın elindeki güçle yozlaşmasını gazeteciler üzerinden izleyiciye aktarır. All The President’s Men, Das Leben der Anderen gibi hükümetin yasadışı yollarla yaptığı dinlemeleri başarıyla anlatan bir film.

REAR WINDOW:

Alfred Hitchcock’un büyük bir ustalıkla yönettiği, James Stewart ve güzeller güzeli Grace Kelly’nin başrole kurulduğu Rear Window için çok şey söylendi, söylenecek. 58 yıl önce vizyona giren film asla eskimedi, eskiyeceğini de düşünmüyorum. Hitchcock bu filminde fotoğrafçılık üzerinden insanın “dikizleme”, diğer bir değişle “röntgenleme” ya da modern/kibarca söylenişiyle “gözetleme” merakına eğilir. L.B. Jeffries bir fotoğrafçıdır. İşini yaparken düşüp ayağını kırar ve eve hapsolur. Tekerlekli sandalyeden kalkamayan Jeff sıkıntıdan patlama noktasına gelir. Kendine bir meşgale bulur. Elindeki dürbün ve fotoğraf makinesiyle karşıki apartmanlarda kalan kişileri gözetlemeye başlar. Bu durum kendisinde gitgide alışkanlık haline gelir. Sabah akşam komşularını gözetleyen Jeff bir gün bir dairede olağandışı bir şeylerin döndüğünün farkına varır. Saatlerce o daireyi gözetledikten sonra dairede cinayetin işlendiğini düşünür.

Hitchcock, insanın röntgenleme merakını mercek altına alır Rear Window’da. Jeff sıkıntıdan başladığı röntgenciliğe çabucak ısınır. Yanında sevgilisi olmasına rağmen elinden fotoğraf makinesini ve dürbününü düşürmez, sevgilisini umursamaz. Hitchcock, bir eleştirmenin (aslında bir eleştirmenin değil, bir çok eleştirmenin) dediği gibi Jeff’i tekerlekli sandalyeye mahkum ederek izleyici ile Jeff’in özdeşleşmelerini sağlamıştır. Seyirci nasıl ki filmi izlerken filmdeki olaylara müdahale edemeyecek durumdaysa Jeff de ayağı kırdığından karşıdaki dairede olanlara müdahale edemez bir yere kadar. Seyirci ile Jeff özdeşleşirler. Artık her seyirci birer Jeff’tir. Jeff nasıl dairede neler olduğunu merak ediyor ve röntgenleme isteğini bastıramıyorsa izleyici de bu isteği bastıramaz ve dairede neler olup bittiğini Jeff kadar merak eder.

Öte yandan Hitch sadece Jeff’i bu röntgenlemeden dolayı eleştirmez. Aslında tıpkı Blow-Up’ta olduğu gibi) bu röntgenleme bir işe yaramaktadır: Katilin elini kolunu sallaya sallaya kaçıp gitmesinin önüne geçilir Jeff, yardımcısı ve nişanlısı sayesinde. Hitch, halkı da eleştirir. Film başladıktan bir süre sonra neredeyse bütün dairelerin pencerelerinin açık, perdelerinin çekilmemiş olduğunu fark ederiz. İnsanlar karşıda apartman yokmuşçasına rahattırlar: Rahatça soyunurlar, giyinirler, öpüşürler, kavga ederler… Hitch. insanı röntgenciliğe iten bu insanları da eleştirir Rear Window’la.

İlişkiler ve röntgenleme temalarını başarıyla kullanan bir film Rear Window.

BLOW-UP:

Coppola The Conversation’ı yazarken Blow-Up’tan esinlenmiş olabilir. Antonioni de Blow-Up’ı yazarken Hitchcock’tan esinlenmiş olabilir. Blow-Up’ın baş karakteri bir fotoğrafçı. Fotoğraf tutkunu. Bir gün şans eseri cinayetin fotoğrafını çeker. Rear Window’daysa fotoğrafçı olan Jeff cinayete dürbünüyle tanık olur. İki film de röntgenlemeyi anlatırlar. Ama Blow-Up’ta röntgenleme önplanda değildir. Hatta neredeyse hiç önplanda olmaz. Antonioni bu filminde gerçekçiliği sorgular. Gerçekçilik üzerine kafa yorar. Filmde gerçekten cinayet işlenip işlenmediğine emin olamayız. Tüm bunlar karakterimizin hayalhanesinde meydana gelmiş de olabilir, gerçekten de cinayet de işlenmiş olabilir. Antonioni final dahil çoğu şeyi izleyene bırakır. Antonioni aslında The Passenger’dan çok da farklı bir filme imzasını atmamıştır. The Passenger’da da yalnızlığa odaklanır. Blow-Up’ta Thomas toplum içinde yalnızlaşmış kişilerden. Fakat iki filmin asıl keşistikleri nokta gerçekliktir. The Passenger’da David Locke işinden, toplumdan, sevgilisinden, hayattan sıkılmış bir adamdır. Bir gün kendisine çok benzeyen Robertson’ın öldüğünü öğrenir. Odaları değiştirip Robertson’ın yerine geçer ve olaylar gelişir. Antonioni bu iki filminde gerçekliği sorgular. David, Robertson’ın kimliğini çalınca gerçekten Robertson olabilecek mi, gerçekten sorunlarından, işinden, sevgilisinden, toplumdan kurtulabilecek mi? Kimlik karmaşası en sonunda çözülmeyecek mi? Robertson’ın “gerçek” kimliği bir gün ortaya çıkacaktır. David’in gerçeklerden kurtulma şansı yoktur. Nitekim öyle de olur ve sevgilisi ve polisler David’in asıl kimliğini öğrenirler. Antonioni iki filmde de gerçeklik üzerine izleyicisini düşündürür.

CACHE:

Michael Haneke’nin soğuk bir anlatımı benimsediği ve tüm klişeleri yerle bir edip izleyicinin benzeri hikayelerden beklentilerinin hiçbirini kullanmadığı filmi Cache’de de röntgencilik anlatılır. Burjuvazi bir aile bir gün hiç beklemedikleri bir şeyle karşılaşırlar: Kendi evlerinin kameraya alındığı bir kasetle… Bu kaseti izlediklerinde haliyle dehşete düşerler. Çünkü özellerine saldırılmıştır. Sürekli kapılarının önüne bir adet kaset bırakılır: “Sizleri izliyoruz”. Pişmanlık, bireyler arasındaki şiddet, vicdan azabı, intikam üzerine çekilmiş etkileyici filmlerden olan Cache’de röntgencilik de önemli bir konumda. Öyle ki evin kameraya alındığı iki buçuk dakikalık bir sekansa yer verilir filmde. Bu süre zarfında kamera hiçbir yere kıpırdamaz, kameranın önünden “önemsiz” kişiler geçer, bu aileyi kimin kameraya aldığını öğrenemeyiz. İki buçuk dakika boyunca kamera evi gözetler. Böylelikle izleyici de bir gözetleyici haline gelir bu süre zarfında.

TESIS:

Genç yönetmen Alejandro Amenabar’ın ilk yönetmenlik denemesi snuff manyaklığını mercek altına alır. “Şiddetin arttığı ve insanların gitgide daha da duyarsızlaştıkları böyle bir dönemde insanları kendilerine getirebilmek, bu duyarsızlığı önlemek” amacıyla çekilmiş bir film Tesis. Yönetmenin amacı, filmdeki katilin amacıyla da örtüşüyor. Yönetmen bu filmi duyarsızlığı önlemek, farkındalığı arttırmak amacıyla yazıp yönetirken filmdeki katil katliamlarını da bu amaçla gerçekleştiriyor. Korku-gerilim türündeki Tesis el kamerasını başarıyla kullanmasıyla da övülmüştür. Tesis’in asıl meziyetiyse dikkatleri snuff manyaklığına çekmesidir. Snuff filmler; satılmak için çekilen ve içinde gerçek ya da kurgusal bir cinayet mevcut olan filmlerdir. Bir filmin snuff film sayılabilmesi için filmdeki cinayetlerin cinayeti kameraya alanlarca işlenmiş olması gerekmektedir. Bu filmdeki manyak da cinayetlerini kameraya alır. Her türlü işkence ve şiddet kameraya yansır. Tesis’in yardımcı karakterlerinden birisi bu tür filmlere hayranlık duyan bir kişi. Amenabar da bu karakter üzerinden şiddet bağımlılığı kadar snuff manyaklığını ve röntgenciliği eleştirir. Tabi katili de es geçmemek gerek. Ulvi bir amaçla yola çıkıp şeytani şeyler yapan katil de röntgencidir. Şiddet uyguladığı insanları kameraya alır. Onların yakarışlarından, acı çekmelerinden, “lütfen”lerinden zevk alır, tatmin olur.

DISTURBIA:

“Biraz ondan, biraz bundan, şundan da koyalım” mantığıyla yazılmış ve yönetilmiş, neticede klişeler denizinde boğulan, vasatı aşamayan bir film Disturbia. Sorunlu genç Kale (rolün sorunlu aktör Shia’ya paslanması rolü daha gerçekçi kılıyor) işlediği bir suçtan ötürü ev hapsiyle cezalandırılır. Yapacak bir şey bulamayan Kale dışarıdakileri dikizlemeye başlar. Bir gün karşı evdeki bir adamın cinayetler işlediğinden şüphelenmeye başlar, olaylar gelişir. Filmi pek de ciddiye almamamın nedeni orijinal bir hikaye yaratmak varken Rear Window’dan faydalanıp klişeleri bolca kullanması. Masum insan Kale cinayetleri önlemek için kendisine verilen cezaya rağmen evin dışına çıkmaya çalışır ama başaramaz. Polislere karşı evdeki adamın cinayet işlediğini anlatır ama polisler, masum Kale’e inanmazlar. Bunun üzerine Kale “devlet bir şey yapmıyorsa ben yaparım” diye düşünür ve iki arkadaşıyla bu adamın cinayetlerini durdurmaya çalışırlar. ‘American Hero’ Kale ve arkadaşları ile adam arasında bir kaçma-kovalamaca başlar en klişesinden. Sonra kahramanımız, anti kahramanı indirir. “Keşke sana inanaydık” sözleri ile yere göğe kondurulmaz elemanımız. D.J. Caruso, Hitchcock’un Rear Window’unu arsızca kullanır. Film neredeyse Rear Window’un bir yeniden çevrimi haline gelmiş. Rear Window’un etinden de sütünden de faydalanmayı başarıyor D.J. Caruso. Gene de röntgenciliği işlemesi ve en azından Rear Window’dan ayrılan bir kaç yöne sahip olması ile izlenmeyi hak ediyor.

THE TRUMAN SHOW:

Röntgencilik diyeceğiz ve The Truman Show’u yazımıza dahil etmeyeceğiz. Olmaz öyle şey! Peter Weir’ın yönettiği, Andrew Niccol’ın senaryosunu yazdığı, Jim Carrey’nin başrole oturduğu The Truman Show on dört yılda efsane haline gelen filmlerden bir tanesi. Henüz BBG’ler etrafı sarmamışken çekildiğini düşünürsek senaristin gözleminin (röntgenciliğinin) ne derece sağlam olduğunu fark edebiliriz. The Truman Show’da Truman’ın bütün hayatının bir reality şova meze edilmesi konu edinilir. Truman’ı aslında bütün dünya izlemektedir. Yanındaki insanlar da onun ne annesi, babası, eşi, ne de komşusu, iş arkadaşıdır. Onların hepsi oyuncudur. Defalarca izlenmeyi hak eden bu modern klasikle Niccol ve Weir ikilisi sağlam bir reality şov ve toplum eleştirisi yaparlar. İnsanlar bu reality şova öylesine bağlanmışlardır ki Truman’ın olduğu yastıkları, nevresimleri satın almışlardır. Program yayınlandığı sırada programı kaçırmamak için banyoya televizyon yerleştirilmiştir. Röntgenci toplum bu şekilde Niccol tarafından epey eleştirilir. Eleştirilerden bu reality şovlara imzasını atanlar da paylarını alırlar. The Truman Show röntgenciliğin gelebileceği son noktayı başarıyla ekrana taşır.

ONE HOUR PHOTO:

Elleri öpülesi karakterlerde rol almaktan sıkılan Robin Williams’ı bambaşka bir karakterle karşımıza çıkarmasıyla ünlenmiş bir film One Hour Photo. Video klip yönetmenliğinden sinemaya geçiş yapan Mark Romanek’in ikinci filmi aynı zamanda. Bu filmde Williams karşımıza bir kadına takıntılı bir hale gelmiş bir fotoğrafçı rolüyle çıkar. Seymour Parrish soğuk, kendisini toplum dışına itmiş, arkadaşı olmayan, arada bir alışveriş merkezine gelen bir kadına takıntılı olan bir kişidir. Parrish, Nina evdeyken, dışarıdayken, herhangi bir yerdeyken fotoğraflarını çeker ve bu fotoğrafları özenle duvarına asıp saatlerce bu fotoğraflara bakar. Parrish’in tek isteği Nina’dır. Parrish bu çekimlere Nina’nın oğlu dokuz aylıkken başlar. O zamandan bu zamana kadar yüzlerce fotoğraf çeker Parrish. Röntgencinin alasıdır. Röntgenciliğin gelebileceği son nokta olmasa da ona yakındır. Romanek bu filmiyle Hitchcock’un temellerini attığı röntgenciliği, takıntıyı ve mahremiyeti gerilimli bir hikayeyle perdeye taşır.

AMERICAN BEAUTY:

Sam Mendes’in küçük bir bütçeyle kotardığı American Beauty zaman içinde klasikleşen filmlerden bir tanesi. Burjuva bir aileyi kameraya alan Mendes bu filminden yıllar sonra Revolutionary Road’ta da yapacağı gibi Amerikan rüyasını yere yatırıp üzerinde defalarca kez tepinir. Amerikan rüyası yoktur, bu olsa olsa bir kabustur, diyen Mendes’e bu filmi izledikten sonra hak vermemek elde değil doğrusu. Esas amacı Amerikan rüyasının yokluğunu kanıtlamak olan filmde röntgencilik bir yere kadar önplanda değil. Jane’in karşı komşusu Jane ve ailesini kameraya alan, sorunlu bir genç. Jane zaman zaman odasındayken kameraya bakar ve bir gün kameranın karşısında soyunur. Jane ile bu sorunlu genç bir ilişkiye başlarlarken kameradaki görüntüler sorunlu gencin babasının eline geçer. Baba, görüntülerde Lester’ı (Kevin Spacey’nin canlandırdığı babayı) görünce oğlunun eşcinsel olduğunu ve Lester’ın oğlunu sömürdüğünü düşünür. Mendes bu sahnelerle röntgenciliği de eleştirir.

STRAW DOGS:

Sam Peckinpah bir kere izlendikten sonra bir daha unutulamayan şiddet yüklü Straw Dogs’ında röntgencileri yerden yere vurur. Hikaye şöyle: Kentli bir çift, kafalarını dinlemek ve kent sorunlarından uzaklaşmak amacıyla kasabaya gelir. Bu evli çiftin rahatlığı ve vurdumduymazlığı kasabalıların dikkatini çeker. Kadının sütyen giymemesi, bacaklarını ve göğüslerini bolca teşhir etmesi, adamın bunun karşısında hiçbir şey yapmaması (diğer bir değişle mezhebinin geniş olması) kasabalıların diline dolanır. Kasabanın önde gelen gençleri adamın eşini röntgenlemeye başlarlar. İşi tecavüze kadar götürürler. Peckinpah bu filminde kasabalıların röntgenciliğini ve abazanlığını eleştirir ama hep yaptığı gibi kadına da eleştiri getirmekten uzak duramaz. “Sen göğüslerini açıp adamı tahrik etmeseydin bunlar başına gelmezdi. Hepsi senin yüzünden” demeye getiriyor Peckinpah. Bu yüzden her daim yakasına yapışan “kadın düşmanlığı” (mizojinist) bu filmden sonra da karşısına çıkmıştı. Bunu geçersek sinemada röntgenleme deyince akla ilk gelecek filmlerden birisini yapmıştı Peckinpah.

EV:

Türk sinemasından bir örnekle yazıyı noktalayalım. Genç yönetmen kardeşler Caner ve Alper Özyurtlu’nun senarist ve yönetmenliğini üstlendikleri Ev geç kalmış bir yapımdı. BBG zihniyetini perdeye taşıyan ve bu format üzerinden gerilim üreten kardeşler belki ortaya müthiş bir iş çıkarmıyorlardı ama kanımca bir kez izlenmesi ve yerden yere vurulmaması gereken bir film Ev. “BBG’nin yayınlandığı sırada ortama eli silahlı bir manyak dahil olur ve yarışmacıları rehin alırsa ne olur?” sorusundan yola çıkan Ev izleyicisini germeyi başarıyor.

PEK YAKINDA-REALITY:

Gomorra ile tanıdığımız İtalyan yönetmen Matteo Garrone’nin yönettiği Reality adından da anlaşılacağı üzere reality şovları perdeye taşıyor. Konusu hakkında pek bir şey bilinmese de filmin BBG türü reality şovları hedef tahtasına yerleştirdiği söyleniyor. Gomorra ile yetenekli olduğunu herkese kanıtlayan Garrone’nin bu filmine yönelik beklentiler yüksek. Özyurtlu kardeşlerin yapamadığını Garrone’nin yapmasını bekliyor ve umuyoruz. İtalya’da 4 Mayıs’ta, Fransa’da 22 Ağustos’ta vizyona girecek. Ülkemizde herhalde ancak festivallerde gösterilir.

kategori:
seçki

ilgili