bakınız

Sinema-Tarih Buluşması’nın Ardından

| Yorum Yok

sinema-tarih-bulusmasi-sayfa.jpg

TÜRSAK Vakfı’nca 19- 25 Aralık tarihleri arasında gerçekleştirilen 11. Uluslararası Sinema-Tarih Buluşması bu sene “Tarih Boyunca Mülteciler”i ana tema olarak belirledi. Hava muhalefeti ve yoğun hayat koşturmacası nedeniyle ancak beş film izleyebildiğim, sinema-tarih buluşması hiç de azımsanmayacak bir seyirci kitlesiyle 25 Aralık perşembe günü itibariyle son buldu. Gerek yoğun programı (30 film), gerek uygun ücret tarifesiyle (2YTL, Fransız Kültür’deki gösterimler de ücretsiz yapıldı) başlamadan büyük takdir toplayan festival, seyirciyi farklı ülkelerden, farklı tarzda yönetmenlerle buluşturdu. Sadece mültecileri değil, kendi ülkesinde de ayrımcılığa maruz kalan grupları irdeleyen sinema-tarih buluşması, farklı içerikleriyle birçok dil ve dokuda filmle tanışmamızı sağladı. Festival kapsamında gösterilen iki filmden kısaca bahsedelim.

Bir Hafta Yalnız (Una Semena Solos), asıl çıkışını 2003te Ana ve Diğerleri adlı filmiyle yapan Arjantinli genç yönetmen Celine Murga’nın ikinci uzunmetraj filmi. 2008 yapımı olan Bir Hafta Yalnız, Selanik Film Festivali’nden En İyi Yönetmen ödülüyle döner. Ayrıca bu filmle Murga, Scorsese’nin de beğenisini kazanır ve Rolex Mentor and Protégé Arts Initiative tarafından 2008 yılında Martin Scorsese’nin bir sene boyunca akıl hocalığı yapacağı kimse olarak seçilir. Çok az kişiye nasip olabilecek bu fırsat sayesinde Murga, 2009′da yedi haftasını, misafir gözlemci olarak Scorsese’nin “Shutter Island” adlı filminin setinde geçirecektir. Darısı genç ve başarılı diğer yönetmenlerin başına diyerek, filme geçelim.

Aileleri tatile giden bir grup çocuk, bakıcıları Esther’in himayesinde bir hafta geçirirler. Genelde ortaüstü gelir grubunun yaşadığı bu yüksek güvenlikli sitede hayat çok kolaydır, fazla güvenlidir ve tabii ki sıkıcıdır. Bu nedenle çocuklar kendilerine yeni eğlenceler aramaya başlarlar. Kendileri için buldukları yeni eğlence ise evde olmayan komşularının evlerine izinsiz girmek ve eşyalarını karıştırmaktır. Bir süre sonra bu fazla güvenli topraklara Esther’in gecekonduda yaşayan kardeşi, ziyarete gelir. Daha başta sitenin güvenlik görevlileri tarafından suçlu muamelesi görür, sonrasında da erkek çocukların dışlayıcı muamelesine maruz kalır ve sonunda potansiyel suçlu konumundayken, suçlu konumuna düşürülür.

Velhasılı kelam, film bütün dünyanın muzdarip olduğu bir derdi açık ediyor. Yüksek güvenlikli, yüksek duvarlı siteler ve bu duvarlarla ayrılan dünyalar; sosyolojik tabiriyle segregasyon! İşte Murga bu filmle birlikte büyüklerin dünyasında oynanan oyunları çocukların önüne koyuyor ve onların nasıl baktıklarını başarıli bir şekilde görüntülüyor.

Dördüncü filmi Mülteci’yle yeniden sinema seyircisiyle buluşan Reis Çelik, bu sefer Türkiye’ye Almanya’dan bakıyor ve ülkesinde barınamayan mülteci Şivan’ın hikayesini anlatıyor. 2007 yapımı bu filmde, Reis Çelik hem senarist, hem yönetmen, hem yapımcı, hem de görüntü yönetmeni olarak karşımıza çıkıyor.

Filmin başrolünde ise son dönemde yıldızı parlayan başarılı oyuncu Haluk Piyes var. Babası rolünde ise Halil Ergün’ü izliyoruz; Şaho Ağa’dan ziyade Halil Ergün’ü izliyoruz. Halil Ergün’ün tersine, dingin ve durağan bir oyunculukla çekingen Şivan olarak karşımıza çıkan Haluk Piyes, karakteri iyi kotarıyor. Film, Şivan ve sevgilisinin tarlada buluşması ve tarlanın kimlikleri belirlenemeyen kişilerce yakılmasıyla başlıyor. Şivan’ın babası Givdanlı aşiretinin ağası Şaho Ağa korucu olmayı reddettiği ve hem örgüte, hem de devlet güçlerine karşı mesafeli durmayı tercih ettiği için böyle bir komploya maruz kalmış. Ateşe verilen tarlalardan oğlu sorumlu tutulmakta ve bu nedenle sıklıkla Karakolda sorguya çekilmektedir. Tek çare Şivan’ın sığınmacı olarak yurtdışına gitmesidir. Bu nedenle Şivan, babasının azameti ve bir şebekenin aracılığıyla Almanya’ya kaçırılır. Asıl hikaye bundan sonra başlar. Reis Çelik burada kamerasını sadece Türkiye’den giden sığınmacılara çevirmekle kalmaz, ayrıca diğer ülkelerden gelen sığınmacıları da görüntüler. Çelik Mülteci’yle ikinci sınıf insan muamelesi görmeyi, memleket özlemini, iki kültür arasında bocalamayı, istenmemeyi kendine has sinemasal yorumuyla izleyiciye sunuyor.