Sinemada Distopya: The Lobster

Sinemada Distopya serimizin ilk bölümünde, türün yeni örneklerinden biri var...

19. yüzyılın sonunda bilim kurgu edebiyatı yükselişe geçti. H.G. Wells, Zamyatin gibi yazarların bilim kurgunun yanında yarattıkları distopyalar okurlardan büyük ilgi gördü. Özellikle 20. Yüzyılın ortasında dünya savaşlarıyla da birlikte distopyaların dünyamıza o kadar da uzak olmadığını gördük. Elbette edebiyatta bu kadar ilgi gören eserler beyaz perdede de uyarlama olarak karşımıza çıktı: Dr. Moreau’nun Adası, 1984, Damızlık Kızın Öyküsü, Fahrenheit 451… örnekleri elbette çoğaltmak mümkün.

Sinemada Distopya adlı bir dosya oluşturmak istediğinizde inceleyebileceğiniz birçok film bulmak mümkün; ancak bir film var ki okuduğumuz veya izlediğimiz eserlerden farklı. The Lobster distopyasının yaratıcısı yunan yönetmen ve yazar Yorgos Lanthimos, bu filmle bir kez daha insanların incelemesini yapıyor. The Lobster filmiyle izleyiciye distopyan bir aşk hikâyesi sunuluyor.

The Lobster filmi bize bekâr olmanın suç teşkil ettiği bir distopya sunuyor. “İnsan toplumsal bir varlıktır” sözü ne kadar doğrudur tartışılabilir ancak “toplumsal” olmaya hükümet ya da yaşadığınız sistem tarafından zorunlu tutulmak gerçek bir kâbus olabilir. Hele bir de eşinizi kırk beş gün içerisinde bulmak zorundaysanız.

Yorgos Lanthimos’un yarattığı distopyada bekâr kalmak yasak! Üstelik eş bulmanız için size belli imkanlar sağlıyor; ‘O’nunla tanışabileceğiniz bir otel, birlikte zaman geçirebilmek için tatil… İlk bakışta o kadar kötü değil sanki… Hükümeti kandırmak biraz kolay görünebilir. O yüzden düzen belli kurallarla korunmalı. Mesela bir araya geleceğiniz eşinizle mutlaka paylaştığınız bir şeyler olmalı; sakatlığınız, görme bozukluğunuz ya da bir hastalığınız. Peki, siz mükemmel eşi bulduğunuzda bir şeyler paylaşabilmek adına fedakârlıkta bulunabilir misiniz? Filmin sonunda da Lanthimos bize aynı soruyu soruyor.

Eşini bulamayanlar ne olacak? O insanlar sistem için çürük elma, bu yalnız insanlar diğer çiftlerin arasında barınmamalı, bu isimsiz hükümet bekârları yalnızca evrak işi olarak görüyor, ortadan kaldırılmalılar. Hükümet bu “ortadan kaldırma” işlemini yalnız kalmış insanları hayvana çevirerek yapıyor. Bizim kahramanımız David (Colin Farrell) bir ıstakoza (lobster) dönüşmek istiyor. Çoğu insan bu sistemde köpeği seçerken David’in bir ıstakozu seçme sebebi ıstakozların yüz yıl yaşaması, mavi kana sahip olması -bir inanışa göre aristokratlar gibi- ve her alanda verimli olmaları; doğurganlık gibi. David’in ıstakoz seçmesinde açıkça görüyoruz ki hayatında insan olarak arzuladığı şeylere ulaşamaması durumunda bir ıstakoz olarak bunlara ulaşmak istiyor. Çoğu insanın köpeği seçmesindeki neden ise açık; bu insanların sevilme arzusu, sadık kalma ihtiyacı ve yalnız kalmama isteği. Bu dünyada insan olarak alamadıklarını hayvan olarak almak istiyorlar.

Peki, bu distopyadan kaçmak isteseniz ne olur? Yalnızca başka bir distopyayı seçmiş olursunuz. Bu da Lanthimos’un film içinde bize yaptığı acımasız şakalardan biri. Eğer böyle bir hayatı seçerseniz hükümetten kaçıp ormanlarda yaşamayı ve her zaman bir av olmayı göze almanız gerek. Böyle yaşamayı seçenler var elbette ama onların da kendi katı kuralları var. Eğer bu ‘yalnız yaşayanlar’a katılmayı seçerseniz kesin bir yalnızlığı da seçmiş olmanız gerek. Yalnız yaşayanlardan kimseyle ilişki yaşayamazsınız, âşık olmanız yasak. Kahramanımız David, yerleştiği otelde eşini bulamayıp bir ıstakoza da dönüşmeyi istemeyince ormanda saklanan yalnızlara katılıyor. Ve ne ironidir ki hayatının aşkını da burada buluyor. Âşık olduğu yalnızla (Rachel Wilson) paylaştıkları bir şey de vardı üstelik ikisi de miyoptu, hala sistemde kalmış olsalardı birlikte olabilirlerdi. David ve muhtemel hayat eşi yalnızlarla da kalamaz artık, bir kaçış planı hazırlanmalı. Yalnızların lideri (Lea Seydoux) bu kaçış planı öğrendiğinde yalnızca bu kaçışa engel olmak değil, ikisinin bir araya gelmemesini de sağlamalıydı.

Tıpkı George Orwell’in 1984 adlı eserinde olduğu gibi bu çiftimiz de işkenceye maruz kalacak. David’i ölümle tehdit eden ‘yalnızların lideri’ miyop kadın karakterimizin de gözlerini çıkarıyor. Böylece David’le ikisi artık bir araya gelemez, paylaştıkları hiçbir şey yok.

Umutsuzca ortak bir şeyler arayan David, son çare gözlerinden vazgeçmeli. Böylece kendi ortak paydalarını yaratacak ve hayatının aşkıyla bir araya gelebilecek. Bu fedakarlığı yapabilir mi, peki siz yapabilir miydiniz? İşte Lanthimos da filmin sonunda bunu bize soruyor. David gözünü çıkardı mı bunu izlemedik, ama belki de böyle olmasını umut ettik. Bir ıstakoza dönüşmek mi yoksa sonsuza kadar görememek mi? David’in neyi seçerse seçsin sonunda bu distopyadan kaçamadığını görüyoruz, tıpkı bu türdeki edebiyat kültlerinin kahramanları gibi.

Toplumdaki bekârlar neredeyse tüm dünyada uyumsuz damgası yiyor, belki de izlerken çoğumuz David’in hissettiği aidiyetsizlik duygusunu ya da toplum dışına atılma hissini yaşadık, elbette hayvana dönüştürülmedik. Bu da Lanthimos’un yarattığı distopyada zekice kurgulanmış mizah öğelerinden biri. Bu acımasız distopyayı aynı zamanda mizah diliyle de vurgulaması The Lobster filmini distopya türünün kültlerinden biri haline getiriyor.

kategori:
izlenim

ilgili