Sinemada Ferit Korkmaz Ekolü

Ferit Korkmaz, insanlara ilham vermiş usta bir yönetmen değil. Yarattığı hikayelerle fikirleri açan ismi gizli kalmış bir senarist de değil. Sinema adına koltuk kabartacak birkaç ünvan daha yazdığımı farz...

Ferit Korkmaz, insanlara ilham vermiş usta bir yönetmen değil. Yarattığı hikayelerle fikirleri açan ismi gizli kalmış bir senarist de değil. Sinema adına koltuk kabartacak birkaç ünvan daha yazdığımı farz edin; Ferit Korkmaz hiçbiri değil. Kendisi sadece bir izleyici. Ancak onu özel kılan, bir seyirci olarak kendi ekolünü yaratabilmesi. Hoşuna giden filmleri sevmesi, hoşuna gitmeyen filmleri beğenmemesi.

 

“Bunda ne var, ben de yaparım” diyenleriniz olacaktır. Hatta bunu diyenler birleşse dünyadaki stadyumlar kendilerine yetmez ama bu o kadar kolay değil. Beğendiğiniz bir filmi beğenmek, beğenmediğiniz bir filmi ise beğenmemek o kadar kolay değil. Umarım söylediklerim garip gelmiştir. Şimdi bunun nedenini birkaç parça halinde anlatmaya çalışayım.

Tribün Etkisi

Dev bir stadyumda, aynı takımı desteklediğiniz 50.000 kişilik seyirci ordusunun içinde bir maç izlediğinizi farz edin. Futbol sevmiyorsanız da bu örnek için seviyor olun ve hep beraber, maçı büyük bir ilgiyle izlediğinizi tahayyül edelim. Tepkinizi dışa vurmayı seven birisiniz, bunu da cebimize atalım. Dikkatle maçı izliyorsunuz. Bir futbolcunun rakiplerine çalım üstüne çalım attığını gördünüz. Ancak pas vermesi gerektiğini düşünüyorsunuz. Bu yaptığı bencil hareketleri beğenmediniz. “Tamam” dediniz, “oğlum bittin sen”. Tam tepkinizi dile getirecekken, bir anda tüm tribün adamı alkışlamaya başladı. Size göre gereksiz olan hareketler seyircinin genelini büyüledi. Arkadaşlarınız size dönüp ışıldayan gözlerle “muhteşem değil mi ya?” dediler. Bu manzaradan sonra, söylemek üzere olduğunuz eleştiriyi yüksek sesle söyler misiniz? Vice versa; beğendiğiniz bir hareket sonucu tüm stad öfkeli bir şekilde futbolcuyu yuhluyor, küfrediyor. Rahatça “yok be arkadaş, ne var bunda” diyebilir misiniz?

Belki diyebilirsiniz. Belki “fiziksel olarak zarar görmeyeceğimi bilsem derim” beyanıyla kendinizi konudan şartlı tahliye edebilirsiniz. Ama bu tavrın yinelenmesi gibi durumlarda insanın kafasındaki kuşkular özgüvenini hafif hafif yoklamaya başlayacaktır. Yine maç örneğine dönerek, aynı maçta 5 kez taraftarın geneliyle aykırı düştüğünüzü farz edelim. İnsanlar artık sizin gıcıklığına yapmaya başladığınızı düşünecek. Ne kadar haklı olduğunuzu bilseniz de, siz bile bu algının farkında olduğunuz için frene basacaksınız belki. Çıkıntı bir izlenim bırakmak istemeyeceksiniz. Seyircinin genel görüşüyle ortak gibi görünen fikirlerinizi ön plana çıkartıp, sivri fikirlerinizi yutakta saklayacaksınız.

İnsan, her nesneye değer biçebilir ama kendi değerini saptama konusunda her zaman mazhar değildir. Değerinin ne olduğunun belli olması için kendisini etiketlemek makul bir yol olarak gözükür. Benimsediği bir oluşumun, grubun, düşüncenin rozetini geçirir insan yakasına. Beni, ondan ötürü tanıyın der. Onun, bunun, bak bi’ de bütün şunların kesişimini alırsan ortaya ben çıkarım der. Kendisini, seçtikleriyle tanımlar, değerlendirir. Haliyle, kendini tanımlarken kullandığı oluşumların söylemleri, kendi söylemlerini de etkiler. Müzik sevgin 12 yaşında aldığın bir Rolling Stone dergisiyle başladıysa, mezkur derginin 5 yıldız verdiği bir albüme burun kıvırmak istemezsin. İlk dinleyişte sevmesen bile anlamak, sevmek istersin. Ortak noktaya bir şekilde ulaşacağını düşünürsün. Böylesi ‘kafa’ insanlarla fikir olarak ayrı düşmek zordur. Sinemayı tanımlayış biçimin sinema dergisiyle çokça örtüşüyorsa, derginin yerden yere vurduğu, dikkate bile almadığı bir filmi hayatının filmi yapmak zordur. “Ya ben yanlış biliyorsam” dersin, “ya ben yeterli değilsem”. Tribün etkisi de tam olarak budur. Sen sadece bir izleyiciysen, fikirlerini takdir ettiğin birilerinin her zaman senden birkaç adım önde olduğunu bilirsin. Özgüvenleri, üslupları ve eleştirdiği şeylere olan hakimiyeti o kadar takdire şayandır ki onlarla farklı fikirde olmanın doğru olmayacağını düşünürsün. Sevdiğin bir kitaptaki beğenmediğin yönleri vurgulamaya, anlamadığın bir filmi anlamış gibi yapmaya başlarsın. Sevdiğin bir filmi sevmek, ve beğenmediğin bir filmi beğenmemek zordur o yüzden. Ferit Korkmaz olmak zordur.

 

Kulağıma Hoş Gelen Her Tür Müziği Dinlerim.

Ne kadar nahoş tınlayan bir cümle değil mi? Liseyi zar zor bitirmiş, üniversitenin yakınından bile geçmemiş, hayatta hiçbir vizyonu, hayali olmadan önüne gelen ilk işe girmiş, akşamlarının tümünü televizyon izleyerek geçiren, arada işyerinde sıkıldığında arkadaşından aldığı toplu karışık mp3 cdsini rastgele dinleyen birine ait gibi duruyor. Müzikle derinlemesine ilgilenen bir entelektüelin ağzından çıkmasının imkansız olduğuna bahse girilir. Bu cümlenin yanlış olduğunu baz alırsak, olması gereken cümle şudur: Kulağıma hoş gelen her tür müziği dinlemem. İşte şimdi biraz mantıklı olmaya başladı!

İnsanın hoşlandığı bir müzik türünü dinlememek gibi bir oto işkenceye başvurması, bana göre ancak dinlenen müzikle, okunan kitapla kendimizi etiketleme hevesimiz doğrultusunda açıklanabilir. Müzik için yanlış kabul edilen “hoş gelen her şey” tavrı, elbette sinema için de sığlık belirtisi olarak görülecektir. Bir filmi izleyip büyük keyif aldıktan sonra bile beğensem mi diye düşünür insan. “Tamam ben şimdi sevdim ama, sessiz kalıp, çakala yatıp bir bekleyeyim” der. IMDb’de ne vermişler mesela? Sinema yazarları ne diyor? “Ekşi’de ne yazmışlar dur bakayım.” Bütün bunlardan sonra ağzın açık izlediğin filmin aslında o kadar da iyi olmadığını öğrenebilirsin mesela. İçten içe kendine “aslen o kadar da beğenmedim ya” diyebilirsin. Diyemez misin?

Aklı başında insanların bir araya gelerek oluşturduğu oluşumlar, bir süre sonra üç aşağı beş yukarı kendi ortak sözünü söyler olur. Sözler, yaklaşımlar değişse de notlar, işe verilen ortak itibar pek değişmez. Bunun sonucu insan izlediği filmi ne kadar beğense de otomatik olarak bir onay, bir kabullenme bekler. “Underrated, overrated” gibi günümüzün popüler terimleri buna bağlı olarak gelişmiştir. Oluşumların filmle ilgili vardığı yargı karar kabul edilir ve filmin bu kararın aslen neresinde olduğu sorgulanır. Beğenilmesine rağmen onaylanmamış ya da onaylanmasına rağmen beğenilmemiş filmlerle ilgili yorum yazarken, “rated” kelimelerle aradaki fark illa ki vurgulanır ve içten içe bu fikre yandaş aranır. Büyük onay mercilerinden, kitlelerden uzak, daha özel kesim, daha kişisel ufak onay mecraları da, insanı bir nebze olsun rahatlatacaktır. “Sen de beğenmedin o filmi di mi ya, abi hep diyorum overratedın allahı bu film…”

Yineliyorum; Ferit Korkmaz olmak zordur.

 

Öyle Eşsiz Bir Film Ki Beğenmeyeni Dövüyorlar.

Meşhur bir geyiktir. Bir ülkede iki grup var. Aslında meşhur bir geyik değil, şimdi uyduruyorum, neyse devam edeyim. Gruplardan birisi 1000 kişilik ve sadece bir tane çok akıllı insan var. Diğer grup ise 10.000 kişilik ve 3.000 tane çok akıllı insan var. Bu iki grup ülke yönetimine aday olup seçime giriyor. Birinci grup tek bir lider çıkartıyor ve 1300 oy alıyor. İkinci grup ise 400 tane lider çıkartıyor ve en fazla alanı 700 oy alıyor. Birinci grup böylece dezavantajına rağmen yüzyıllarca ülkeye egemen oluyor.

Yeminlen ülkemizin güncel durumuna gönderme yapmadığım bu misalden anlayacağımız şudur: bir yerde ne kadar çok çalışan kafa varsa, fikir ayrılıkları o denli kaçınılmaz olacaktır. Olaylara farklı açılardan bakabilen insanlar ne kadar çoğalırsa, birbiriyle örtüşmeyen o kadar fikir ortaya çıkacaktır. Tabiatın gereği bu.

Bu done ışığında biraz kişisel bir fikrimi paylaşmak istiyorum. Yazının “işte burada cıvıdı” bölümü, “iyi geldi, iyi geldi ama o üçüncü maddede batırdı” kısmı olarak da algılanabilir. Risk alıp kutuma gidiyorum yani. Devam edeyim.

Sinema sanatının, düşünen, aklı başında, hayata nefes veren insanları çevresine toplayan bir mecra olduğunu düşünüyorum. Özellikle sanat ağırlıklı filmler, rastladığı şeylere kafa yoran, irdeleyen kesimi Rio festivali gibi bir araya getirir. İşte diyorum ki; böylesi fazla güzel aklın, bu kadar fazla çalışan kafanın bir arada olduğu, gözünü diktiği bir sanat için, çok fazla fenomen var sinemada. Çok fazla tartışılmaz film var. Çok fazla eleştiriye kapalı efsane var. Joel Coen, Martin Scorsese, Stanley Kubrick, Ingmar Bergman, Andrey Tarkovski gibi ustaların çok fazla tartışmasız filmi var. Bakın bu kişilerin bazıları bana “Boğaz Köprüsü’nden atla” dese, “ikinci köprü daha akıcı oluyor, bu saatte trafik beklemeyin oradan atlayayım” derim, o kadar seviyorum ama fazla tartışmaya kapalı filmler olduğunu görüyorum. İzleyen bu kadar aklın olduğu bir yerde garip geliyor. Filmler muhteşem olabilir ama akılcı şekilde eksikler bulmanın imkansız görülmesi tuhaf geliyor.

Şöyle ki 1960 öncesi yapılmış, klasik kabul edilen bir filme yapılan iki tip eleştiri var. Film ya bir sinefilin gözünden katıksız bir başyapıt olarak aktarılıyor, ya da günü yaşayan bir sinemasever tarafından “ne bulduklarını anlamadığım antika film” sınıfına koyuluyor. Filmle ilgili bakışlara ters takla attıracak, ufuk açacak, soru işaretleri oluşturacak yorumları özlüyorum. Delicesine sevdiğim bir filmi yerden yere vuran bir eleştiri okuyup, “lan adamın haklı yönleri var” demek istiyorum. Oscar Wilde’ın meşhur sözünü hatırlatmak gibi olmasın ama, sinefil isminde bir şirketler zinciri insanlara franchising vermiş de, her kalemde aynı tarif varmış gibi geliyor. Filmi eleştirecek olan kişinin, “günü yaşayan” sinemasever gibi fütursuz gözükmekten korktuğunu düşünüyorum. Yine tabiat gereği, iyiliği bu kadar çok mecra tarafından onaylanmış filmlerin karşısında duranların da olduğunu, ancak bu kişilerin saygısızlık yapmama adına sustuklarını düşünüyorum. Klasikler beğenilmeyince sevinecek değilim ama söz konusu olan ağır top bir film olduğunda, gelen eleştirilerin tek yönlülüğü beni 44-12 devam eden bir hentbol (çok fazla futbol örneği verdim, ani bir manevrayla hentbol kozunu oynuyorum) maçını izler gibi kabullenmiş; ilgisi azalmış bir hale sokuyor. Açıkçası, 50.000 kişiden dayak yemek pahasına alkışları bölüp “ben sevmedim” diyecek ve bunu makul gerekçelerle izah edebilecek insanı büyük saygıyla karşılayacağımı biliyorum. Ben o kadar yeterli değilim, çoğu zaman yapamıyorum. Ama mesela Ferit Korkmaz yapıyor. İşte bu yüzden, o kendi ekolünü oluşturmuş oluyor. Ve yine bu yüzden, Ferit Korkmaz olmak gerçekten zor.

 

Ferit Korkmaz Nasıl Ekol Sahibi Oldu?

Yazımızın dinlendirici final kısmında, yukarıda 49 kez “zor” olarak nitelendirdiğim bu “ekol olma” işinin nasıl başarıldığını aktarmaya çalışacağım aklımca.

1.Fikirlerin altını doldurmak.
Ferit Bey için sürecin en zor parçası. Ama ziyadesiyle mantıklı. İzlediğimiz hiçbir eser uzaylıyı, uzaylıya, uzaylıyla anlatmadığı için dünya üzerine anlatılarla donanmak er ya da geç gördüğümüz eserlerdeki belirsizlikleri azaltacak, önümüzü temizleyecektir. Ferit Korkmaz da okuyup, izleyip, donandıkça, anlamadığı bir film görünce anlamaya, beğendiği bir film görünce nedenlerini ortaya dökmeye başladı. Bulutları kaldırınca, bir şeyi neden beğendiğini kendine net bir şekilde ifade edebilecek hale gelince, neden beğenmeyebileceğini de fark etmiş oldu.

2.Cesur olmak.
Birinci madde ile birleştiği zaman daha kolaydır. Altı dolu fikirlerin üzerinde duran kişi daha rahat ayakta kalacaktır. Ferit Korkmaz bunu başarır. İnsanların dediklerini kendi fikrinin içine değil, yanına koyar, öyle karşılaştırır. Ancak en büyük cesareti ise değişimden korkmamasıdır. İnsanların 10 yıl içinde, fizikleri, çevresi ve ruh halleri bu kadar değişiyorken, fikirlerinin birebir aynı kalması olağan değildir. Dolayısıyla fikirler değişir, beğeniler evrilir. Bu değişimi kaypaklık ya da insanın kendisine karşı gelmesi olarak algılamayacak donanım da, cesaretin bir başka kolu olacaktır.

3.Saygıdan ödün vermemek.
Cesur bir tavırla, altı dolu bir şekilde tercihlerini belirtti. İzleyici olarak ekolünü oluşturdu. Yeri geldi, herkesin beğendiği bir işi sevmedi, yeri geldi zerre değer verilmeyen bir filmdeki ışığı gördü. Burada önemli bir üslup sınavı çıktı Ferit Korkmaz’ın karşısına. Bir fikre karşıtlığını belirtirken, o fikrin destekçilerine şuursuz muamelesi yapmaması gerekecekti. Karşısındaki kişinin de bir beyne, bir mukayese yeteneğine sahip olduğunu aklından çıkarmaması icap edecekti. Sadece kendi fikirlerinin değil, katılmadığı fikirlerin de nedenini düşünmesiyle birlikte ekolünü sağlamlaştırmış, itilaf durumlarında “gıcık” olmamayı başarmıştır Ferit Korkmaz.

İsmi Ferit Korkmaz olur, Pelin Karaman olur, Arif Güleç olur, Burcu Köksal olur. Sadece sinema yapımcılarının değil, izleyicilerin de kendi ekollerini oluşturması en büyük dileğim. En azından sinema tartışırken bir blogun, bir sitenin, bir derginin değil de, karşısındakinin kendi sözlerini duyar insanlar. Bir film hakkında ilk duyulan yetkin yargı, virüs gibi yayılıp 250 ayrı ağızdan karşımıza çıkmaz, yıllarca severek izlediğimiz bir film bir anda kaka olmaz, bir yönetmen tek filmle, aynı anda binlerce kişi tarafından “çok bozdu” eleştirisine maruz kalmaz. Umarım sadece filmler değil, sinema sohbetleri de daha çok şey katmaya başlar insana. Daha fazla ekole, daha fazla sivri fikre tanık oluruz. Ve umarım ben de Ferit Korkmaz isimli, en sevdiği film Zelig olan fiktif karakter gibi bir ekole sahip olabilirim. Nitekim tüm filmleri özgün cümlelerle eleştirebilmek, yeri geldiğinde herkes sağa bakarken sola doğru kendinden emin bir şekilde bakabilmek, insana Strangers On A Train filminin meşhur tenis sahnesindeki adam gibi ilahi bir doygunluk hissi veriyor, bundan eminim.

kategori:
seçki

ilgili