Sinemaya Biraz “Yabancı”, Biraz da Fransız

Türk sineması, yeni filmleriyle kimi zaman heyecan, kimi zaman ise hayalkırıklığı yaratıyor. Haktan Kaan İçel, hayal kırıklıklarından birini yazdı....

Türk sineması, yeni filmleriyle kimi zaman heyecan, kimi zaman ise hayalkırıklığı yaratıyor. Özellikle son dönemde yurtdışı festivallerinden ödülle dönen filmleri düşündüğümüzde, umudun olduğu gerçeği hepimizi sevindiriyor. Tabii bu sevinç çoğu zaman yarım kalıyor. Vizyona seri bir şekilde giren niteliksiz yapımlar, aslında filmlere özensiz yaklaştığımız gerçeğini ortaya çıkartıyor. Bilhassa son dönemde çok artan ilk filmleri hesaba kattığımızda ilk heyecandan mı, yoksa bir an once vizyona sokma telaşından mı kaynaklı, tam olarak belirleyemediğimiz nedenlerdenden filmler aceleye geliyor. Bazen de parlak bir fikri, iyi bir senaryoya dönüştüremiyoruz. Böyle uzun bir giriş yapmamın tek nedeni yeni bir Türk filmi olan “Yabancı”’dan başkası değil.

4

 

Filmin konusuna baktığımızda, malum 80 darbesinden etkilenen bir Türkiye var. Bu olaylar yüzünden yurtdışına iltica edip, ülkesinden kopan insanlarımız var. Bu film, ilk bakışta bu iltica eden bir ailenin kızının gözünden Türkiye’ye bakmak istemiş. Babası vefat eden Özgür adlı bir bayan, babasını ana vatanı olan Türkiye’ye defnetmek üzere gelir. Ancak Türkiye’deki bürokratik engellerin varlığı ve bu ek olarak Özgür’ün Türkiye’ye yabancı kalması durumun depresifleşmesine neden olur. Genel olarak bu türde yapılan filmlere baktığımızda farklı bir bakış açısı olarak nitelendirebiliriz. Ancak bu parlak fikrin temel sorunu senaryo sürecinde sıkıntılar yaşamasından kaynaklanıyor. Hikayenin neresine bakarsak, her yerinde sökükler var. Ve bu sökükler yamalarla kapatılmaya çalışıldığından, çok sığ duruyor. Bu da genelinde kötü bir senaryonun varlığını gözler önüne koyuyor.

Sıkıntılar bununla bitmiyor. Özellikle filmin oyunculukları ya fazla abartılı, ya da olabildiğince karton karakterlerden oluşuyor. Özellikle vermek istenen duygular, olabildiğince verilemiyor. Oyuncu yönetimindeki sorunlar, bir ilk film sendromu olarak düşünülse de, yönetmenin geçmişine baktığımızda, aslında bu hataları yapacak kadar tecrübesiz olmadığını görüyoruz. Nitekim bu hatalar yapılmış. Filmin baştan sona ilkokul müsamelesini andıran oyunculuklarını gördükçe, bu filmin bir uzun metraj filme yakışmayan hatalar yaptığını görüyoruz. Hatta iddialı bir laf olacak ama filmin köpek oyuncusu bile kötü oynuyor. Figüranlar sürekli kameraya bakarken, kopek de sürekli yiyecek verilecekmiş gibi belli bir noktaya bakıyor. Bu basit ayrıntılarda bile problem çıkarsa, filmin bütünlüğünde nasıl hataların olduğunu siz tahmin edin.1

Özellikle yönetmen filmin içindeki mizansenlere yeterince hakim olamamış. Örneğin Özgür’ün babasının evine girdiği sahnedeki duygu patlaması seyirciye bir türlü geçmiyor. Bilhassa filmin finalindeki duygusuzluk olsun, sanki film bitse de gitsek modundaki oyunculuklarla beraber, konunun sürekli dağılması ve bir filmde birden çok şey anlatayım derdi, filmi bir nevi kaosa sürüklemiş. Filmin görüntü yönetmeninin başarısız kadrajları, hatta bazı planlardaki netliğin nereye verileceğinin karar verilemeyişine dahi neden olmuş. Estetikten yoksun bir sevişme sahnesinin, aslında filmin hiçbir noktasına hizmet etmeyişini de eklersek filmin içinde anlamsızlığı görebiliriz.

Karakterlerin duygu değişimleri o kadar ani oluyor ki, bu kadar da olmaz diyorsunuz. Yönetmen, bir nevi ana karakteri alter egosu haline getirerek, kadın karakterin üzerine yüklenerek onu bir nevi yüceltmeye çalışsa da, tam tersine seyirci kendisiyle özdeşleştireceğine, uzak hissediyor.

Konunun sürekli gel gitlerle değişmesi, seyircinin konsantrasyonunu da etkiliyor. Örneğin babanın defin sorunu filmin açılış noktası olmasına rağmen, film bir anda U dönüşü yaparak dindar insanların mahalle baskısı konusuna evriliyor. Tabii bu iki konunun da ucu açık bırakılarak yaratılan inandırıcılıktan uzak ve yapay aşk denemesi, filmin gittikçe batağa batmasına neden oluyor. Bu ek olarak Fransa’da çekilen sahneler, filmin prodüksiyon değerini arttırmaktan başka neye yarıyor ki? Yani sırf bir Eyfel kulesi göstermek için Fransa’ya gitmeye ne gerek vardı? Artık Türk dizilerinde bile bilgisayarda, yurt dışına gitmeden Eyfel kulesi yerleştirilebiliyor. Kötülük konusunda Fransız oyuncunun da kötü olduğunu eklememe gerek var mı bilmiyorum.

2

Filmin içinde yaratılmaya çalışan ölümü simgeleyen köpek olmasa da, biz ölümü rahatça anlayabilirdik diye düşünüyorum. Bunu yapana kadar filmin içindeki irili ufaklı mantık hataları düzeltilebilirmiş. Örneğin uzun yıllar sonra girilen bir evde, muhafaza edilen sigaranın taze kokusu vesayre gibi yapaylığın doruklarındaki hareketler, babaannenin oğlu için yıllar boyu temizlettiği evi söz konusuyken, torununu gördüğünde dahi mesafeli davranışları anlamlandıramadığımız birkaç mesele olarak göze çarpıyor.

Filmde hiç mi iyi bir şey yok derseniz, tabii ki var. Özellikle Selen Uçer’in oyunculuğu filmin en iyi şeylerinden biriydi denilebilir. Ek olarak Serkan Keskin de sırıtmayan oyunculuğuyla filmin takdir edilesi noktalarından biri… Görüntü yönetmenini hiç beğenmesem de, merdivenlerin olduğu plan gerçekten güzel olmuş. Ancak o plan bile fazla uzatılarak sıradanlaştırılmış.3

Sonuç olarak genel olarak son derece yetersiz bir filmle karşı karşıyayız. Filmin aksaklıklarını bir ilk film olmasına bağlayabiliriz ancak biraz kolaycılığa kaçmak olabilir. Çünkü ne ilk filmler görüyoruz ki, gerçekten sinema ziyafeti olabiliyor. “Yabancı” filmi, sinemaya yaklaşım olarak uzak kalması, konuya hakim olamayarak dayatması ve yazının içerisinde yazdığım sürüyle hatasıyla biraz daha üzerinde düşünülüp çekilmesi gereken bir film olduğu kanaatine varmamıza neden oluyor. Umarım diğer filmlerinde hatalarını görüp düzeltmeye çalışır. Film adı gibi sinemaya “Yabancı” kalıyor maalesef.

kategori:
haber

ilgili