bakınız

Şizofreniyi Konu Edinen 15 Film

Şizofreni, hem yönetmenlerin hem de oyuncuların ilgi gösterdiği bir konu. Oyunculara kendi yeteneklerini gösterme fırsatı tanır bu tür karakterler. Bu tür karakterleri oynamak gerçekten de zordur. Belki de oyuncunun oyunculuğunu konuşturacağı az sayıdaki karakter özelliklerinden bir tanesidir. Şizofreniyi konu edinen filmlerden bazılarına bakıldığında da yönetmenlikte veya senaryoda bir özgünlük olmasa da oyunculuk anlamında tatmin edicidirler. Hatta bazı filmler sadece oyunculukla kendilerinden söz ettirmişlerdir. Yönetmenler açısından bu tür filmler önemlidir. Yönetmen genelde bu karakterleri anlatan filmlerde izleyiciyi şaşırtmaya çalışır. Karakterin halisünasyonlarını bizlere gerçekmiş gibi sunar. Finalde de tüm bunların halisünasyon olduğunu belirtir. Tabi bir diğer önemi de atmosferi yaratabilmektir. Karakterin sanrıları bu açıdan önem taşır. Eğer sanrılar için uygun bir atmosfer oluşturulmazsa inandırıcılık sorunu doğabilir. Bu yazıda şizofreniyi konu edinen bazı filmlere değineceğim. Sinemanın en popüler konularından şizofreniye değinen bir sürü isim ve film var şüphesiz. Ben 15 tanesini irdeledim. Yazılar sürprizbozan (spoiler) içerir.

shutter island

Shutter Island / Zindan Adası (2010):
Martin Scorsese’nin 2010 çıkışlı gerilim filmlerinden bir tanesi. Bu türde sadece “Cape Fear” (1991) filmini kotaran Scorsese konunun hakkını vermeyi başarmıştı. Dennis Lahane’in çok satan aynı adlı romanından uyarlanan filmde adli polis Teddy Daniels’ın deliler hastanesinden kaçan bir kadının kaçışını soruşturmak için adaya gelmesi ve kendi gerçeğiyle yüzleşmesi anlatılıyordu. Finalde çoğu kişiyi ters köşeye yatırmasa da Scorsese, oluşturduğu atmosfer ve gerilimle olumlu eleştirileri topladı. Çoğu kişi gibi ben de Scorsese’nin Oscar’ı “The Departed” yerine bu filmle almasını isterdim. Filmde görüntü yönetmenliği ve müzikler kadar oyunculuklar da iyiydi. Özellikle Leonardo DiCaprio şizofrenik karakterde inandırıcı olmayı başarmıştı.

repulsion

Repulsion / Tiksinti (1965):
Roman Polanski’nin 1965 çıkışlı siyah-beyaz filmi yönetmenin apartman üçlemesinin de ilk filmiydi. Şizofreniye fazlasıyla ilgi duyan aktör-yönetmen Polanski, bu filminde şizofreninin katatonik türüne değinmişti. Katatonik şizofreni aniden olan bir hareket bozukluğudur. Genelde bu tür hastalar çevreye kayıtsız kalmamakla birlikte saatlerce aynı pozisyonda durabilirler. İşte filmdeki Carole’ın da hastalığı budur. Bir sahnede sevgilisi onu kafede beklerken kendisi dışarıda bir taşın üstüne oturmuş, dakikalarca yerdeki çatlağa bakmıştı. Bu gibi ayrıntılarla filmini zenginleştirmişti. Polanski filmde sadece bu hareket bozukluğuna değinmiyor. Ayrıca bastırılmış cinselliğin yol açacağı sorunları da irdeliyor. Film 4 oyuncuyla ve genelde tek mekanda geçmesine rağmen ortaya oldukça sürükleyici bir yapım çıkmış. Carole’ın erkek tiksintisinin temellerine indiğimizde de Polanski bizleri şaşırtmayı başarıyor. Carole rolünde usta oyuncu Catherine Deneuve bu karakterde çok iyiydi. Karakterin donuk bakışlarını, tedirginliğini, parçalanmışlığını ve finalde çıldırışını yansıtmakta çok başarılıydı.

le locataire 1976

Le Locataire / Kiracı (1976):
Polanski’yle devam edelim. Bireyin kötücül ve hastalıklı taraflarını yansıtmakta oldukça başarılı olan yönetmen apartman üçlemesini (Tiksinti, Rosemary’nin Bebeği ve Kiracı’dan oluşan bir üçleme) sona erdirdiği bu filminde başrolü de kendisi üstlenmişti. “Tiksinti”den farklı yanlara da sahip olan “Kiracı”nın bu filmle en büyük benzerliği gene şizofrenik bir karakteri anlatmasından ileri gelmekteydi. “Tiksinti”nin aksine apartman ve apartmandaki bireyler bu filmde oldukça önemli bir konuma gelmişlerdi. Filmde uzun uğraşları sonucunda bir daire bulup buraya taşınan Trelkovsky’nin gün geçtikçe apartman ahalisi tarafından sindirilmesi, taciz edilmesi, özgürlüğünün kısıtlanması sonucu intihara meyilli hale gelmesi anlatılıyordu. Tabi buzdağının görünen kısmı buydu. Fakat sonradan öğreniyoruz ki aslında çoğu şey Trelkovsky’nin sanrılarından ibaretti. Örneğin apartman ahalisi tarafından intihar etmeye teşvik edildiğini düşündüğü sahne bunun bariz bir kanıtı. Burada Polanski olayları önceTrelkovsky’nin gözünden gösteriyordu. Buna göre ahali, Trelkovsky’i intihara teşvik ediyordu. Sonraysa olaylara objektif açıdan bakıyor ve aslında ahalinin onun durumundan endişeli olduğunu gösteriyordu. Bu da Trelkovsky’nin benliğinin bölünmüşlüğünü göstermesi açısından oldukça önemli bir sahne oluyordu. Tabi Trelkovsky’nin paranoyalarının, sanrılarının da nedeni vardı: Kiraladığı dairenin önceki kiracısı Simone, karakterine hiç uymamasına rağmen intihar etmişti. Trelkovsky de bir süre sonra kaderlerinin benzeşeceğinden korkmaya başlar ve paranoyalara teslim olur. Sözün özü “Kiracı” Polanski’nin en iyi filmlerinden bir tanesi. Kimilerine göre de “Tiksinti”den daha iyi olan filmdi.

black swan

Black Swan / Siyah Kuğu (2010):
Henüz üzerinden bir yıl dahi geçmemesine rağmen klasikleşme yolunda emin adımlarla ilerleyen bir Darren Aronofsky filmi. Hikaye herkesin malumu. Hem siyah kuğuyu, hem de beyaz kuğuyu, yani Kraliçe Kuğu’yu oynamak isteyen Nina’nın paranoyalarla dolu hikayesi anlatılıyordu. Aronofsky’nin filmi, Polanski’nin “Tiksinti”sini ve Michael Powell’ın “Kırmızı Pabuçlar”ını hatırlatsa da özgün olmayı başarıyordu. Balenin sinemaya çok az ve hakkıyla taşındığı aşikardır. Aronofsky baleyi hakkıyla perdeye taşıyan yönetmenlerden bir tanesi olmuştu. Natalie Portman’ın Nina kompozisyonuysa görülmeye değerdi. Black Swan’de diğer filmlerden farklı olarak kamera asla Nina’yı terk etmiyordu. Onun içinde bulunduğu paranoyalarla dolu bir kaç gününe bizleri de dahil edip germeyi başarıyordu Aronofsky.

beautiful mind

A Beautiful Mind / Akıl Oyunları (2001):
Yukarıdaki filmlerin hepsinde ekipçe bir başarı sözkonusuydu. Yönetmen, şizofreniye farklı bir açıdan yaklaşıp klasikleşecek bir filme imza atarken, oyuncu da etkileyici bir şizofrenik karakter portresi ortaya koyuyordu. Ne yazık ki “Akıl Oyunları”nda bu ekip başarısını göremiyoruz. Russell Crowe’un Profesör Nash rolünde döktürdüğü herkesin malumu. Aktörün kariyerinin en iyi performanslarından bir tanesini içeren “Akıl Oyunları” ne yazık ki Ron Howard’ın vasat filmlerinden bir tanesi olmuştu. Howard, perdeye taşıdığı Nash’in bütün yönlerini ve şizofreniye teslim olmasının nedenlerini irdeleyememişti. Gerçek hayatta yaşayan ve önemli bir profesör olan Nash’in filmdeki hali inandırıcılıktan bir parça sapıyordu. Film ve senaryo Oscarlarını evine götürse de vasat bir şizofrenik film olarak tarihe geçmişti Akıl Oyunları.

fight club

Fight Club / Dövüş Kulübü (1999):
David Fincher’ın 90’larda çektiği başyapıtlarından bir tanesi olmakla beraber üç oyuncusunun döktürdüğü, şizofreniyi çoğu filmden daha iyi irdeleyen, film noir türünü canlandıran, sistem karşıtı sağlam bir film. Edward Norton’un şizofrenik Tyler Durden’ı Brad Pitt’le beraber canlandırdığı film sisteme uçan tekmelerle saldırmasıyla bir hayli popüler olmuştu. Chuck Palanhiuk’un aynı adlı underground romanından uyarlanmıştı. Filmdeki şizofrenik karakter Tyler Durden’dan başkası değildi. Tyler, düzenli ama çok sıkıcı bir işe, konforlu ama aynı derecede boğucu ve monoton bir hayata sahip birisi. Film ilerledikçe Durden’ın “dövüş kulübü” kurmasını ve buraya eleman toplayıp düzenli dövüşler düzenlemesini izliyorduk. Filmin sonuysa epey bir şaşırtıyordu. Pitt ile Norton’un aynı kişinin farklı karakterlerine hayat verdikleri film izlenmemişse çok şey kaçırılmıştır.

neredesin firuze

Neredesin Firuze (2003):
Amerika’da şizofreniye değinilir de ülkemizde değinilmez mi. Ezel Akay’ın 2003’te kotardığı filmde Demet Akbağ şizofrenik Firuze’yi canlandırmıştı. Firuze kendisini zengin ve ünlü bir prodüktör sanan birisiydi. Firuze, dibe vurmuş olan elemanlarımızı (Haluk Bilginer, Cem Özer, Özcan Deniz, Ruhi Sarı ve Ragıp Savaş’ın canlandırdığı müzisyen, şarkıcı ve prodüktörler) maddi açıdan olmasa da (Firuze kendisini çok zengin sanmasına rağmen aslında öyle değildi) manevi açıdan tekrar yükselişe geçmelerini sağlıyordu. Ezel Akay’ın çektiği “Neredesin Firuze” şizofreniyi ana malzemesi yapmasa da karakterin bir özelliği olarak perdeye taşımıştı.

psycho

Psycho / Sapık (1960):
Büyük yönetmen Alfred Hitchcock’un psikolojiye, özellikle psikoanalize ve Freud’a ilgisi büyüktü. Çoğu filminde karakterlerini hep bu açıdan yaratır ve çözümlerdi. “Sapık” da şizofreniyi irdelediği bir kaç filminden bir tanesiydi. Bir süre sonra başka yönetmenlerle devamları çekilip ve yeniden çevrimleri yapılan “Sapık” oldukça güçlü ve kaliteli bir film olarak sinema tarihine girmişti. Genelde “Sapık” denince akla o meşhur öldürme sahnesi gelir. Ama Sapık’ın başka önemli tarafları da var şüphesiz. O da normal görünen ama şizofreniden muzdarip olan Norman Bates karakterinin ürkünçlüğü ve sahiciliğiydi. Bates, ismiyle müsemma otelinin işletmeciliğini yürüten ve göründüğü kadarıyla annesiyle beraber yaşayan birisi. Şirketin parasını çalıp kendisine daha iyi bir hayat kurmak üzere yola çıkan Marion bu otelde geceyi geçirmeye karar verir. Duş alırken de katledilir. Hitch cinayeti işleyeni göstermeyecek açılar kullanır bu sahnede. Ardından Bates’ten kızı öldürenin annesi olduğunu öğreniriz ama Hitch bize anneyi de göstermez. Filmin sonundaysa Marion’ı ve onu arayan polisi öldürenin Bates olduğunu öğreniriz. Bates cinayeti annesinin kılığına girerek işlemiştir. Bates’in amacı dikkatleri başkasının üstüne çekmek değildir. O, şizofreniktir. Benliği parçalanmıştır. “Sapık” şizofreniyi konu edinen filmler arasında en önemli ve kalitelilerinden bir tanesi olarak sinema tarihine girmeyi başarmıştı. Aynı zamanda Hitch.’in çektiği son dönem başyapıtlardan bir tanesidir.

makinist

El Maquinista / Makinist (2004):
Brad Anderson’ın özellikle atmosferiyle önplana çıkan filminde başrol taze Oscarlı Christian Bale’e aitti. Karakteri Reznik’in ruh halini yansıtması açısından Bale o zamanlar epey kilo vermiş, tanınmayacak hale gelmişti. Uyuma yeteneğini yitiren, aşırı yorgunluk ve uykusuzluktan dolayı sanrılar görmeye başlayan Trevor gitgide akıl sağlığını yitirir. İşyerinde bir anlık dikkatsizliği yüzünden mesai arkadaşının elinin kopmasına neden olacak o kazadan sonra kendisinin öldürüleceğini düşünmeye, bu konuda paranoyalar üretmeye başlar. Anderson’ın bu sağlam filmi şizofreninin çok kullanılan türünü, paranoidi sinemaya taşır. Öldürülme korkusu yaşayan Trevor’ın finalde öğrendikleriyle ters köşeye yatmamız bir oluyordu. Bale’in kariyerinin en sağlam performanslarından bir tanesini ortaya koyduğu film sadece bunun için bile izlenmeli.

beyzanın kadınları demet evgar

Beyza’nın Kadınları (2005):
Sinemamızda sağlam bir gerilim ne yazık ki mevcut değil. Korku-gerilim olarak piyasaya sürülen çoğu film Hollywood ürünlerinin birer taklidi olmaktan kurtulamamışlardı. Beyza’nın Kadınları sinemamızın bu alandaki eksiğini biraz da olsa kapamak amacıyla (aslında daha çok parayı iç etmek amacıyla) yola çıkan bir film. Beyza’nın Kadınları da yabancı polisiye dizilere benzeyen bir yapıya sahip olsa da kanımca önemli bir gerilim olarak sinema tarihimize geçti. Öyle bir başyapıt değil ama gerilim türünde çekilen filmlerin çıta vazifesi bile görmediği sinemamız için önem arz eden bir film. Demet Evgar, Beyza ve alter egolarını başarıyla kotarmıştı. Adından da anlayacağımız gibi Beyza şizofrenik bir kadın. Alter egolarıyla cinayetler işleyip bunları hatırlamayan birisi.

frankie alice

Frankie and Alice (2010):
2011’deki diğer büyük filmler arasında kaynayıp giden bir gerilim filmi Frankie and Alice. Ülkemizde vizyona girmeyen film, Amerika’da da gündemi meşgul edemeden sinemalardan ayrılmıştı. Genelde şizofrenik karakterler oyuncusuna ödül ve adaylıklar getirir. Başroldeki Halle Berry’nin adaylıklara ulaşamamasının bir nedeni bu sene Natalie Portman’ın da şizoid bir karakteri canlandırıp gündemi uzunca bir süre meşgul etmesinden kaynaklanıyordu. Biraz da bu sebeple Berry’nin performansı gündemde yer edemedi, filmi gibi. Berry filmde Frankie’yi ve onun kötücül benliği Alice’i kotarmıştı. Frankie, kendisini beyaz olarak gören, faşist eğilimlere sahip, hayatını berbat eden Alice ile savaşa girişiyordu. Diğerleri kadar sağlam bir film olmasa da gene de bir şans tanınabilir Frankie and Alice’e.

Spellbound

Spellbound / Öldüren Hatıralar (1945):
Kariyerine 58 film sığdıran Hitch.’in çektiği bir diğer şizofreniyi konu edinen filmi. Favori oyuncusu Ingrid Bergman’a bu kez diğer rollerinden farklı bir rol vermiş, iyi de etmiş. Bergman filmde bir doktoru canlandırıyor. Fakat filmin önplanda olan karakteri tahmin edileceği gibi Gregory Peck’in canlandırdığı Anthony Edwardes/John Ballantine. Anthony bizlere bir doktor olarak tanıtılıyor. Ama yersiz yere sinirlenmesi, bağırması ve bayılması izleyende ve meslektaşı Constance’ta şüphe yaratıyor. Çok geçmeden Anthony’nin doktor olmadığını, en önemlisi doktor olan Anthony’nin yerine geçtiğini ama geçmişi hakkında hiçbir şey hatırlamadığını öğreniyoruz. Anthony öldürülmüştür. Suçlanan kişi de onun yerine geçen ve ileride adının John olduğunu öğreneceğimiz kişidir. Doktor Constance ise John’a çoktan aşık olmuştur. Gerçeği ortaya çıkarmak için John’a terapi uygulamaya başlar. John şizofren birisi. Nedensiz çıkışlarına ek olarak gerçek benliğini yitirdiği anlarda cinayet işleyebilecek ve bunu hatırlamayacak denli şizofrendir. Hitch.’in en iyi filmlerinden biri olarak görülür Spellbound. Bu filmde Hitch. çok sevdiği Freud’tan çokça yararlanmıştı.

spellbound

Jacob’s Ladder / Dehşetin Nefesi (1990):
Adrian Lyne yönettiği, Tim Robins’in döktürdüğü 90 çıkışlı bir gerilim filmi Dehşetin Nefesi. Robins kariyerinin en iyi performansını sergilediği bu filmde tahmin edileceği gibi şizofreniden muzdarip bir gaziyi, Jacob’ı kotarmıştı. Jacob Vietnam savaşından psikolojisi bozularak dönen birisi. Çocuğunun ölümüne yol açadan bir kazada başroldeydi. Savaşın kendisinde yarattığı baskıya, bir de oğlunun ölümü eklenince gerçeklikten kopmaya başlar. Fakat n’olursa olsun hayata tutunmaya ve bunları atlatmaya çalışır. Ta ki takip edildiğini düşündüğü güne kadar. Bundan sonrasında Jacob paranoyalarla, sanrılarla mücadele etmeye çalışır. Aslında Jacob ölü birisidir. Lyne zekice bir senaryodan kotardığı filmde Jacob Vietnam savaşında öldürülmüştür. Bizlere gösterilen tüm vakalar Jacob’ın son anılarıdır. Tabi gerçek olmayan yerler de vardır bu anılarda. Yukarıda da çoğu filmde irdelediğimiz gibi, Dehşetin Nefesi de paranoid şizofrenik bir karakteri temel almıştır. Savaşın acı yüzünün ve insan üzerindeki (Naziler’e atıfta bulunulur filmde) deneylere değinmesiyle daha da önem kazanmıştır. Buna ek olarak ters köşeye yatırmayı ve sağlam bir gerilim olmayı da başarmıştı.

lost highway

Lost Highway / Kayıp Otoban (1997):
Konu şizofreni olunca büyük yönetmen David Lynch’in 2000’lerde çektiği başyapıtı Kayıp Otoban’ı anmamak olmaz. Çoğu kişiye sinemayı daha da sevdirecek, çoğu kişiyi de sinemadan nefret ettirecek bir yönetmen olan Lynch’in bu filmi bilinçaltını, rüyaları, gerçeği inanılmaz bir kurgu, gerilim ve erotizmle karıştırmayı başarıyordu. Evi taciz edilen Fred, hayatta, cinsellikte ve evlilikte başarısız birisi. Hep olmak istediği ama olamadığı birisidir. Eşini, Renee’yi tatmin etmekten uzaktır. Bir gün bir cinayetin baş suçlusu olarak mimlenir. Filmin ikinci bölümünde, hapishaneden ve ölümden kurtulan Pete’in hikayesini izleriz. Fred’in tam zıttıdır. Cinsel açıdan oldukça faal, çekici, başarılıdır. Fred’in hep olmak istediği ama olamadığı birisidir Pete. Lost Highway karmaşık kurgusunda aslen Fred’in bölünmüş benliğini anlatır. Freud’u herkesten iyi çözümleyen Lynch’in bu filmi ilk bir kaç izleyişte kafaları karıştırır ama belki sonraki izleyişlerde her şey olmasa da bazı şeyler yerlerine oturabilir. 90’ların başyapıtlarından birisidir.

donnie darko

Donnie Darko / Karanlık Yolculuk (2001):
Richard Kelly’nin (şimdilik) tek sağlam filmi Donnie Darko vizyona girdiğinde sevindirici bir gişe elde edememişti ama çok geçmeden dvd ve divx’ler sayesinde hakkettiği mertebeye ulaştı. Kendisine hayran bir kitle oluşturmayı ve günden güne de bu kitleye yeni sinefilleri eklemeyi başardı. Bu filmde en temel mevzu, yukarıdaki filmlerden farklı olarak şizofreni değildi. Başkarakteri olan Donnie yalnız, anlaşılamamaktan muzdarip, hayattan bıkmış bir ergendi. Bu özelliklerine ek olarak tam olmasa da bir şizofrendi. Filmdeki çoğu şey de hayalinde gerçekleşiyordu aslında. Kelly’nin şizofrenik ergen karakteri listenin en farklı şizofrenlerinden bir tanesi.