Shame: Saklı Olandan Kaçmayın

Serin sinema salonunda filmin sonunu izlerken fark ettim, sırtımın arkasından sıcacık sular döküldü. Kafamı çevirdim herkes aynı gözle bakıyordu beyazperdeye. Gizil bir mektup gibi çantamda sakladım o filmi. Cinsel...

Serin sinema salonunda filmin sonunu izlerken fark ettim, sırtımın arkasından sıcacık sular döküldü. Kafamı çevirdim herkes aynı gözle bakıyordu beyazperdeye. Gizil bir mektup gibi çantamda sakladım o filmi.

Cinsel bir sürü durumun sonu sadece drama çıkıyordu. Karelerin arkasında bir gölge vardı hep ve sürekli izleyiciyi tehdit ediyordu “iyi bakın, sizin de ensenizde duruyor bu duygu”. Koşmak, pornografi, kadınlar, cinsel fanteziler, iş hayatı, renkli ışıklarla donatılmış barlar, adı New york olan koca kent karşılamıyordu bu duyguyu. Film gözününün içine bakıyordu ve cümle kurmanıza izin vermiyordu. Gırtlağa düğümlenen koca bir kent gibiydi film. Sanırım filmden çıkan her izleyicinin ağzının kenarında duran hüzün günlerce kaldı orada. Politik duruşlar, cümleler muhafazakar kadrajlar, ikiye ayrılan yollar, iç savaşlar, ayaklananlar, öldürülenler. Her şeyi unutan film sadece insanın en derin yerinde duran duygunun sesini fısıldıyordu. Günahtı, yasaktı, ayıptı ama oradaydı ve bize sesleniyordu.

Görünüşte kendine güvenen, yakışıklı, sevimli, günde en az bir kez mastürbasyon yapan ancak bu durumun anlamsızlığına hemen inanıveren, New York’un büyük metrosunda yürürken gelip geçen kadınlara radyoaktif bakışlar atan seks bağımlısı bir adam: Brandon (Micheal Fassbender). Steril ofisler, manzaralı anonim bir ev, ışıklı kent, pornografi, her tende kadın… Ancak tüm bu görünen eklemler Brandon için ancak bir cehennem olarak tasvir edilmiş. Brandon hayatın çıplak ve nefes nefes olan düzlüğünde öylece yaşarken çıkıp gelen kız kardeşi Sissy (Carey Mulligan) her şeyi yeniden başlatıyor.

Sissy, derinlerinde sesli cümleler büyüten, takıntılı, kırık kalpli, güzel sesli zarif kızkardeş. Bir süreliğine Brandon’la birlikte yaşamak isteyen ve bunu zorunluluk siluetiyle abisine kabul ettiren Sissy, Brandon’un yaşamını altüst eder. New York’ta sahneye çıkan Sissy, barda tanıştığı bir adamı eve getirerek Brandon’ın tepetaklak yuvarlanmasına sebep olur. Duvarın ardından yükselen seslerin içinde kafasını duvarlara vuracak kıvama gelen Brandon uzun koşma ayinleri ile kalbini orgazm etmeye çalışır. Sissy ve Brandon arasında gittikçe level atlayan kansız ama yaraları kanatan bir oyun başlar. Durup bakan Brandon, ağlayan Sissy, kızkardeş sığınması, Brandon’ın tanımsız şefkati… Brandon ve Sissy arasındaki bu oyun bir süre sonra izleyicinin elinden tutuyor ve üst üste kilitlenen kapıları hiç hissettirmeden ardı ardına açtırıyor.

Henüz kapıları yeni açmaya başlamışken kadrajın içinde bir ışık beliriyor, kasvetli ve acıtıcı bir ışık. Ancak beliren bu kasvetli ışık Brandon ve Sissy’nin televizyon karşında omuz omuza oturması ile acıtıcılığını tahammül edilmez bir trajediye çeviriyor. Ve tüm bu yapılanmanın içinde o perdeye ve yaşanan hikâyeye bakarak şu soruyu soruyorsunuz kendinize ve evrene: Siz olsaydınız ne yapardınız? Sissy’nin tüm albenisi, baştan çıkaran kadınlığı ve önünde secde edilecek hüznü ile şarkı söylediği sahnede Brandon’ın damla damla akan gözyaşı sanki sizin avucunuzda birikiyor. Tüm o cicili bicili geceden Brandon’ın yanına kar kalan ölüm kokusu ve cızırtılı rüyaları. Beyne narkoz etkisi yapan yokuşlu hikâye plan plan duyguyu yükseltiyor ve izleyici kendini gırtlağına bıçak dayanmış bir kurban gibi hissediyor. Brandon ve Sissy yandaki siyah koltukta oturmuş size bakıyor.

Micheal Fassabender’in “ Açlık” filminde en yukarı zıplayan performansı bu kez daha yukarı gidip tam kalbin ortasından vuruyor insanı. Her kadına ayrı bir bakış bırakan Brandon uzun bir süre Micheal Fassbender’ın hayatından çıkamayacağa benziyor. Yıl içinde ardarda Crononberg, Soderbergh, McQueen’le çalışmak herkes tarafından deliler gibi kıskanılacak bir fantezi halini alırken, film akıllara kazınan hikayesi ve Fassabender’in üstün performansı ile zeka ve duygunun dansını bir kimlik haline getiriyor. Bu kimlikle Venedik’te en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görülen Fassabender’in bu ödülü kılçıksız hak ettiğini ispatlıyor.

Sissy’nin, saklambaç oynayan kız yorumu yönetmene bir kez daha hayran olmayı sağlıyor. Carey Mulligan An Education’da ser serpe, eğlenceli, ışıldayan, hayatın cezp ediciliğine hayır diyemeyen parlak bir oyunculukla çıkmıştı karşımıza. Oscar adaylığına kadar uzanan oyunculuk hikâyesinde göz dolduran, baş döndüren, toy duruşunu uzmanlaşmaya aday disipliniyle güncelleyen Mulligan, sarı saçları, keskin bakışı, asi duruşu ile filmin damarlarında biraz daha heyecanla dolaştırıyor insanı. Kadınlık gücünün ışığında derin bir güce sahip olan Sissy o bembeyaz banyoda kaybedip kana bulanken gölgesini, üzerine giydiği elbisenin farkında ve birçok imgeyi deseninde taşıyan elbise de üzerine cuk diye oturuyor. Shame’de büyük bir hikayenin içinde kendinden son derece emin ve iki kat parıldayan oyunculuğu ile Micheal Fassabender’in yanında oldukça iyi ve uyumlu duruyor.

Derdini sakince anlatan minimalist filmin yönetmeni, Steve McQuenn filmi o kadar kenarsız çekmiş ki dışarı taşan hiçbir fazlalık yok. Sıvı bir dil, çekirdeği hasarlı bir hikaye, ince ince işlenen motif gibi duruyor karşımızda McQueen sineması. Hiçbir otoriteye, ayrıma, egemen duruşa, kenara köşeye takılmadan ellerinin en temiz ve çıplak haliyle yapmış yönetmen filmi. Bir kadın ve bir erkek yokuş yukarı çıkıyor bir hikayede, sonra yönetmen onlara hiçbir şey söylemiyor; bırakıyor / azad ediyor hikayeden ve onlar o hikayeyi kalın bir iple bağlıyorlar hayata. Hunger filmi ile ismini duyuran ve kariyerine sıkı bir karaklılıkla devam eden yönetmene alkış diyoruz. 90 dakikalık kalın enseli bu hikâye Türkiye’de 17 Şubat 2012de gösterimde. Derin hikaye, sakin oyunculuklar, dik bir yokuş…

kategori:
izlenim

ilgili