SubUrbia: Richard Linklater’ın Sıkıntılı Köşesi

Linklater, Eric Bogosian'ın tiyatro oyunundan uyarladığı filmde yeteneklerini gösteriyor.

SubUrbia, Gene Pitney’in Town Without Pity’siyle ve ortalamanın altında bir amerikan kasabasının görüntüleriyle başlar. Alışveriş merkezleri, banliyö evleri, fast food restaurantları, boş, geniş, insansız sokaklar…
ABD’nin 90’lara kadar filmlerde pek görmediğimiz, karanlık, insanı durduğu yerde patlatacak kadar sıkıcı, hayatta birşeyler yapmak isteyen her ruh için bir cehennem haline gelen kentlerinin bir prototipini perdede izleriz…

Richard Linklater, mikrokozmosunu Burnfield isimli bu hayali kasabanın önemsiz bir köşesine gelip kurar. Filmin büyük bölümü pakistanlı bir ailenin işlettiği marketin yanındaki çöp kutusunun yanında geçer. Filmimizin ana karakterleri için bu “corner” küçüklüklerinden beri bir araya geldikleri, marketten aldıkları biraları ve daha sert içkileri tüketip kaderlerine, yaşadıkları kasabaya küfrettikleri yerdir.

Koleji varoluşsal sorunlarını çözemediği için bırakan Jeff (Giovanni Ribisi), grubun cool tipi gibi dursa da yalancılık ve ırkçılık gibi karakter sorunları yaşayan Tim (Nicky Catt) ve film boyunca hayatı tek bir saniye bile ciddiye almayan Buff (Steve Zahn) ilk sahnelerde Linklater tarafından seyirciye takdim edilir. Hepsi hayatı bir yerinden tutmaya çalışmış ve kaderden yedikleri sillelerle hissiz bir hale gelmiştir. Eğleniyorlar gibi görünseler de nefret ve gerilim havada asılı duruyor gibidir. Özellikle Buff’ın irrite edici, soğuk komiklik çabaları aralarında başlayabilecek ciddi konuşmaları bile başlamadan bitirir.

Ardından Jeff’in kız arkadaşı, New York’a göç etme hayalleriyle yanıp tutuşan Sooze (Amie Carey), alkolden muzdarip olduğunu anladığımız Bee-Bee (Dana Spybey), bu sıkıcı dünyaya dahil olurlar. Hepsi farklı kişiliklere sahip ve aslında birlikte kasabanın kahrını çekmekten başka hiçbir ortak noktaları bulunmayan 5 arkadaşın sıkıcı rutini eski bir arkadaşlarının dönüşüyle bozulur. Her nasılsa o köşeden kendisini kurtarmış ve rock yıldızı olmuş Pony (Jayce Bartok) ve onun halkla ilişkiler uzmanı Erica (Parker Posey) köşeye gelir.

Linklater, bu 7 insanın hikayesinden karanlık, gerilimli ve rahatsız edici bir hikaye çıkarır. Pony, köşeden çıkıp kendisine boş şarkılar ama çok paradan oluşan bir müzik kariyeri kurmuştur. Limuziniyle ve güzel halkla ilişkiler uzmanıyla köşede belirince 5 arkadaşın başarıya olan açlığı ve Pony’nin kurtulup gitmesine olan nefretleri kafalarındaki mantık kurgusunu yok eder. Bekledikleri “Godot” gelmiş ama o kadar beklemelerine rağmen aslında Godot’dan nefret ettikleri ortaya çıkmıştır.

Richard Linklater’ın tüm filmleri arasından acıtan gerçekliğiyle öne çıkar SubUrbia… Bunun en önemli nedeni bir tiyatro oyunu olarak ele alınmış ancak sonradan senaryoya dönmüş hikayesidir. Birçok dizide yan rollerde izlediğimiz Eric Bogosian, kendi kasabasındaki hayatı ve kendi gençliğini anlatmıştır SubUrbia’yı yazarken… Senaryonun tiyatro oyunundan uyarlanması ve 3-4 mekanda geçmesi, hikayenin çoğu açık havada geçmesine rağmen klostrofobi hissini arttırır.

Filmin sonunda kendisini grubun akıllısı sanan ve herşeyi ciddiye alan Jeff’in yanlış yerde doğmuş olduğunu ve kasabadaki küçücük dünyanın “boktan” olmak dışında çarpıcı hiçbir yanının olmadığını anlarız. Sooze, kasabadan tek kaçış umudu olarak hayallerine ve New York’a sığınmayı sürdürür. Yakışıklı ve serseri karakter Tim, yarattığı tüm cool imajın altında ne kadar büyük bir pislik yattığını gösterir. Pakistanlı çiftimiz (Ajay Naidu ve Samia Shoaib) ortamdaki tek mantık sahibi insanlar gibi görünseler de onlar da kontrolü kaybederler. Rock Star Pony, dışarıdaki ününün ve parasının bu sıkıcı köşede geçmediğini acı bir şekilde anlar.
Filmde eğlenen ve mutlu olan iki karakter hayatı pek takmadan yaşayan Erica ve Buff’tır.

SubUrbia, başrolünde sıkıcı bir kasaba olmasına rağmen Bogosian’ın inandırıcı senaryosu ve Linklater’ın dokunuşları sayesinde kesinlikle sıkıcı bir film değil. Çok iyi oyunculuklar, sonu hiçbir yere varmasa da tansiyonu zaman zaman yükselten olaylar çok iyi bir film ortaya çıkarıyor. Her Linklater filminde olduğu gibi mükemmel bir soundtrack de filmi güzel kılan özelliklerden biri…

Linklater’ın, Slacker, Dazed and Confused ve Before Sunrise gibi klasiklerinden hemen sonra çektiği filmi bir yerlerden bulup izlemeniz tavsiye olunur.

kategori:
izlenim

ilgili