Sundance 2013’ten İlk Kareler: İkinci Bölüm

Sundance Film Festivali'nde yarışacak filmlerin ilk karelerini paylaşmaya devam ediyoruz....

Sundance Film Festivali’nde yarışacak filmlerin ilk karelerini paylaşmaya devam ediyoruz.

2009 yılında izleyicilerin karşısına Rooney Mara’lı Tanner Hall ile çıkan İtalyan senarist-yönetmen Francesca Gregorini “Emanuel and the Truth About Fishes” adını verdiği ikinci filminin prömiyerini Sundance’te gerçekleştirecek. Jessica Biel, Kaya Scodelario, Alfred Molina’nın başrollerini üstlendiği bu dramada Gregorini, annesinin ölümünden sonra psikolojisi bozulan, daha da kırılgan hale gelen Emanuel’in hikayesini anlattı.

Hep yardımcı rollerde takılan ve bir türlü tam anlamıyla dikkatleri çekmeyen yetenekli aktör Garret Dillahunt “Houston” adlı filmin başrolünü üstlendi. Alman senarist/yönetmen Bastian Günther bu ilk Amerikan filminde alkolik bir beyin avcısının hayatına odaklanmış. Wagner (Dillahunt) her geçen daha da fazla içen bir beyin avcısıdır. Houston’da yetenekli bir CEO ararken alkol yüzünden gerçek dünyadan uzaklaşacak ve en sonunda kendi karanlığına teslim olacaktır.

“Amreeka” (2009) adlı filmi ile Cannes Film Festivali’nden FIPRESCI ödülü ile dönen Amerikalı senarist/yönetmen Charien Dabis “May in the Summer” adını verdiği yeni filmini kendi öyküsünden uyarladı. Filmin yardımcı rollerinden birisini de üstlenen Dabis, başrolleri Arap oyunculara teslim etmiş. Yönetmenlik, senaristlik ve oyunculuk kimliklerine sahip Hiam Abbas ve Sudan doğumlu Alexander Siddig filmin başrollerini üstlendiler. Amerika ve Katar’da çekilen film ebeveynleri boşanmaya karar veren bir kadının ailesi ile ilişkisi anlatılmış.

Stacie Passon da ilk filmini çeken yönetmenlerden. Bu sene Sundance’in programına şöyle bir göz atıldığında ilk filmlerini çeken yönetmenlere şans tanındığını görmek mümkün. Passon “Concussion” adını verdiği filminde filmin adından da anlaşılacağı üzere kafasına aldığı darbeyle beyin sarsıntısı geçiren bir kadının tekrar eski günlerine dönme çabalarına odaklanmış.

Kyle Patrick Alvarez’ “C.O.G.” adlı filmini David Sedaris’ın aynı adlı romanından uyarlandı. Film, kendini beğenmiş genç bir adamın Oregon’a gidip burada elma çiftliğinde çalışmaya başlamasını konu alıyor. Bu genç adam burada çalıştığı dönemde gerçek kişiliğini ve hayat tarzını keşfedecek.

Hem gişe filmlerinde, hem de bağımsız filmlerde karşımıza çıkan yetenekli aktris Juno Temple’ın başrolünü üstlendiği “Afternoon Delight”tan da bir kare yayınlandı. Filmde Temple’a Josh Radnor, Kathryn Hahn ve Jane Lynch eşlik ettiler. Hayatından sıkılmış bir ev kadının hayatını değiştirmesi üzerine kurulu bir film “Afternoon Delight”. Filmin yönetmenliğini “Six Feet Under” gibi popüler dizilerin senaristliğini ve yapımcılığını üstlenen Jill Soloway üstlenmiş.

Amerikan bağımsız sinemasının anlatmaktan çokça hoşlandığı “pılısını pırtısını toplayıp otostop yapa yapa yolculuk yapan arkadaşlar” konusunu Chris Nelson da anlatmaya yeltenmiş. “Ass Backwards” adını verdiği filminde Jon Cryer, Vincent D’Onofrio ve Alicia Silverstone’la çalıştı.

“Hell Baby” ise festivalin en farklı filmi olarak göze çarpıyor. Bu film bir korku filmi. Diğer bağımsız filmlerin aksine karakterleri değil de “korkuyu” merkeze koyuyor ve hikayesini şekillendiriyor. Hollywood’un sıkça işlediği bir konuya sahip. Yeni bir eve taşınan sevimli bir çift bu evdeki hayaletlerin saldırısına çok geçmeden uğrarlar. Lanetlenmiş bir ev, kontrolden çıkan olaylar, Vatikan gibi şimdiye dek onlarca filmde işlenmiş ve artık klişe haline gelmiş temaları bir bir kullanmış yönetmenler Robert Ben Garant ve Thomas Lennon.

Bir gerilim filmi de İngilizlerden. “In Fear” adındaki bu bağımsız film Jeremy Lovering’in ilk yönetmenlik denemesi. “In Fear” de klişeleri kullanan bir film olarak göze çarpıyor. Bir arabada mahsur kalmış Tom ve Lucy hayatlarının en kötü günlerini geçireceklerinin farkında değillerdir. Bir işkenceci ortaya çıkar ve terör estirmeye başlar. Psikopat bir adam, yolculuğa çıkan bir çift, bolca şiddet ve bir yerde mahsur kalma temalarını Lovering de kullanıyor.

Son kare ise bir filmden değil, bir belgeselden. “kink” adını alan bu belgesel aynı adlı bir porno sitesinin arka bahçesine götürüyor izleyicilerini ve hardcore pornolarda rol alan kadınların dramına odaklanıyor. Sabahtan akşama kadar çalışan, burada çekilen pornolarda akla hayale sığmayan şiddetlere maruz kalan bu kadınların gözünden porno sektörünün geldiği/getirildiği nokta açık seçik bir şekilde ortaya konuyor. Kameranın arkasında ise Christina Voros ve “Pornolardan hoşlanıyorum. Hatta ben de evimde sevgilimle birlikte porno film çektim” şeklinde açıklamalar yapıp şaşırtan, bu açıklamalardan sonra pornoyu anlatan/eleştiren iki filmde rol alan James Franco bulunuyor.

 

kategori:
haber

ilgili