
85′i ilk kez seyirciyle buluşan 117 film… 39 ayrı ülkeden yönetmenler… İlk filmi gösterime giren 51 yeni sinemacı… Bu rakamlar her ne kadar çarpıcı olsa da Sundance’in önemini anlatmaya tek başına yetmiyor. Sundance herkesin bildiği gibi sadece ABD’de değil tüm dünyada bağımsız sinemacılara kucak açan en önemli festivallerden biri… Hollywood’un son dönemde artan ilgisi nedeniyle bir sıçrama tahtası haline geldiği yönünde eleştiriler alsa da filmleri seçen kurul hala şaşırtıcı bir içerik sunmayı başarıyor.
Sundance ve diğer önemli festivallerle Türkiye’deki sinemaseverlerin yaşadığı en büyük sorun dağıtım. Bu yazımızda da övgüyle bahsedeceğimiz birçok filmi maalesef Türkiye’de legal yollardan bulmanız imkansız… Film ve DVD dağıtım şirketlerimizin araştırma, iyi filmler bulma yönündeki atıl tutumu nedeniyle bu yazı biraz da “suça teşvik” olarak adlandırılabilir… “Film indirip, suç işlemeye razıyım, iyi filmler izleyeyim yeter” diyorsanız Sundance 2010′dan kısa bir toparlama yapalım…
Jüri ayrı, İzleyenler ayrı
Sundance 2010 da jüri, seçici kurul ve izleyenleri karşı karşıya getiren bir festival oldu. Sundance’i yerinde izleyen Firstshowing.net yazarı Brandon Lee Turney “Festivalde 35 film izledim ama jürinin ödül verdiği filmlerin bir tanesini bile yakalayamadım” diyerek izleyicinin ve jürinin farklı bir gündemi olduğunu güzel bir örnekle anlattı. İzleyicinin sevdiği ve festivalin ardından önemli dağıtımcılarla anlaşmalar imzalayan filmler genelde jürinin ödül verdiği filmlerden farklı filmler oluyor. Son yıllarda bu geleneği bozan tek film geçtiğimiz yıl ödül alan Precious oldu.
Dikkat çeken filmler
Abel
Birçok filmde usta oyunculuğuyla dikkatleri üzerine çeken Diego Luna, ilk yönetmenlik denemesiyle olumlu not aldı. Kaybolan babasının yerine ailesinin tüm sorunlarıyla ilgilenen psikolojik sorunlu bir çocuğun hayatını anlatan film birçok eleştirmenden tam not aldı.

Animal Kingdom
Son dönemde Melbourne’ün mafya yaşamı hakkında birçok film ve dizi çekiliyor. Şehrin nüfusunun büyük bir bölümünün italyan ve doğu avrupalı göçmenlerden oluşması senarist ve yönetmenler için bulunmaz fırsatlar yaratıyor. David Michod’nun bu ortamda ayakta kalmaya çalışan bir ailenin hayatını anlattığı film, Martin Scorsese’nin başyapıtlarına benzetildi. Film, bu övgülere uygun bir şekilde “Dünya Sineması” kategorisinde ödüllendirildi.
Buried
Bizimde haberler, fragman ve posterleriyle tanıttığımız filmleren Buried, Rodrigo Cortes’in ve daha önce sit-com ve romantik komedilerden tanıdığımız Ryan Reynolds’un meydan okuması olarak dikkat çekiyor. Irak’ta canlı canlı gömülen bir rehineyi canlandıran Reynolds izleyen herkesten tam not aldı. Eleştirmenler filmi sadece klostrofobiden muzdarip insanlara tavsiye etmiyorlar.
The Company Men
Krizin vurduğu bir şirketteki küçülmeyi anlatırken vahşi kapitalizmin tüm yönlerini anlatan The Company Men, ER ve West Wing gibi dizilerin ardından ilk uzun metrajlı yönetmenliğini yapan John Wells’e pek iyi eleştiriler getirmedi. Wells, dizi estetiğinden ve havasından kurtulamamakla suçlandı.
Cyrus
Duplass kardeşlerin John Reilly, Jonah Hill ve Marisa Tomei’li filmi, yeni çıkmaya başlayan orta yaşlı bir çiftin, kadının oğlu yüzünden karman çorman olan ilişkilerine odaklanıyor. Film izleyenlerin ve eleştirmenlerin kafasını karıştırdı. Kimi filmi beğenirken, kimi de yılın uzak durulması gereken yapımları arasına koydu.

Exit Through the Gift Shop
Eskiden grafitti dediğimiz şeyin adı artık “Guerilla Street Art”… Ve bu dünyanın en önemli isimlerinden Banksy’nin hayatının anlatılmaya başlandığı ve giderek Banksy’nin yönetmen Thierry Guetta’nın hayatını anlattığı bir belgesele dönen film “postmodern bir şaheser” olarak anılıyor.

happythankyoumoreplease
Doğrusu How I Met Your Mother’ın yıldızlarından Josh Radnor’dan kimse bu kadar eli-yüzü düzgün bir film beklemiyordu. Film İzleyici ödüllerinde en iyi film ödülünü aldı ama jüri ve eleştirmenler tarafından geçer not alamadı. New York’ta yaşayan 30′lu yaşlardaki çiftlerin hayatlarını anlatan Radnor’ın happythankyoumoreplease’i hakkındaki en rastlanan eleştiri “How I Met Your Mother’ın uzun hali” şeklindeydi. Eh, bu birçokları için negatif değil, pozitif bir eleştiri.
Hesher
500 Days of Summer’ın ardından Joseph Gordon Levitt’in yaptığı her iş daha sıkı takip edilir oldu. Levitt’e Rainn Wilson ve Natalie Portman’ın eşlik ettiği Hesher ise bu kadar iyi bir oyuncu kadrosuna rağmen beklediği övgüleri alamadı. Filmin bir kült olmak için biraz sınırları fazla zorladığı konuşuldu.
Holly Rollers
Gerçek bir olaydan uyarlanan ve Jesse Eisenberg’in başrol oynadığı film, uyuşturucu kaçakçılığı yapan “Hasidik Musevi”lerin hayatlarının anlatıldığı bir komedi olarak dikkat çekti. Birçok sinema sitesi filmi “yılın mutlaka izlenmesi gereken filmleri” arasına koydu.
Howl
Allen Ginsberg’in 1957′de “muzır neşriyat” davasının anlatıldığı Howl, günümüz Türkiyesi ile ilgili de birçok ders içeriyor gibi görünüyor. Rob Epstein ve Jeffrey Friedman’ın yönettiği film eleştirmenler tarafından standartların üstünde bulundu ancak “Bir başyapıt olma şansını da kaçırmış” olarak nitelendi.

Jack Goes Boating
Philip Seymour Hoffman’ın ilk yönetmenlik denemesi “Jack Goes Boating” aynı isimli popüler bir tiyatro oyunundan uyarlandı. Filmin oldukça yavaş aktığı konusunda birleşen eleştirmenler ancak yine de izlenebilir buldular.
The Killer Inside Me
Jim Thompson’ın aynı isimli romanından uyarlanan pulp romanından Michael Winterbottom taragından uyarlanan film Sundance’in en çok tartışılından eserlerinden biri oldu. Özellikle filmdeki bazı sahnelerin kadına karşı şiddeti özendirebileceği belirtilirken filmin geneliyle ilgili yorumlar ise olumluydu.
Restrepo
En iyi belgesel ödülünü kazanan film, ABD’nin Afganistan’daki varlığına odaklanmış durumda. Bir çok eleştirmen “Böyle birşey izlemediniz yorumunu” yaparken özellikle birçok askerin röportajlarda söylediklerinin, savaşın kendisinden çok daha iç acıtıcı olduğu konusunda birleştiler.
The Runaways
Floria Sigismondi’nin ilk yönetmenlik denemesi tarihin ilk kadın metal grubu “The Runaways’in kısa ama hareketli hikayesine odaklanmış durumda. Film eleştirmenlerden geçer not alamazken “Kötü bir VH1 belgeseli gibi” yorumları havada uçuştu.
Sympathy for Delicious
Mark Ruffalo’nun yönetmenliği denediği bu ilk film Sundance’te en çok yerden yere vurulan yapım oldu. İnsanları dokunarak iyileştirme gücünü kötüye kullanarak bir rock yıldızı olmaya çalışan adamın hikayesini anlatan film, özellikle senaryosu yüzünden ağır bir şekilde eleştirildi.

Winter’s Bone
Festivalde en iyi film seçilen Winter’s Bone kendilerini bırakıp giden babalarının izini süren üç çocuğun hikayesini anlatıyor. Özellikle başrol oyuncusu Jennifer Lawrence’ın muhteşem bir performans sergilediği konusunda tüm eleştirmenler birleşiyor.
