Sürü: Ölümden Medet Ummak!

Sürü, Türkiye sinema tarihinin başyapıtlarından biri. Yılmaz Güney’in cezaevindeyken yazdığı senaryoyu filmleştiren isim Zeki Ökten’di. Bir topluma her karesiyle ayna olan bu filmi bugün bir daha hatırlayalım istedik.  Sürü,...

Sürü, Türkiye sinema tarihinin başyapıtlarından biri. Yılmaz Güney’in cezaevindeyken yazdığı senaryoyu filmleştiren isim Zeki Ökten’di. Bir topluma her karesiyle ayna olan bu filmi bugün bir daha hatırlayalım istedik. 

Sürü, 1979 yılında çekilmiş bir film. Yönetmeni Zeki Ökten, senaryosundaki imza ise Yılmaz Güney’e ait. Türkiye sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri olan “Çirkin Kral” cezaevinde olduğu için yönetmen koltuğunda oturamamıştı. Fakat Sürü, kazandığı uluslararası ödüllerle sadece ülke sinemasının değil, dünya sinemasının kalıcı eserlerinden biri oldu.

Sosyal gerçekçiliğin, kusursuza yakın bir sinema diliyle vücut bulduğu film, Siirt’in kırsalında yaşayan iki düşman aşiretin öyküsü üzerine kurulu. Kan davası olan iki aşiretin arasındaki mesele, bir aşiretten diğerine gelin giden Berivan (Melike Demirağ). Karısına sahip çıktığı, onun hastalığıyla ilgilendiği için babası ve aşiret reisi Hamo (Tuncel Kurtiz) tarafından zor duruma düşürülen Şivan (Tarık Akan), Ankara’ya trenle taşıdıkları sürüyle beraber karısını da Kurtalan Ekspresi’ne bindirir. Günlerce süren tren yolculuğunda kadının toplumdaki rolü, toplumsal çürüme, rüşvet, insan-doğa ilişkisi, makinalaşma, devletin acımasız yüzü sert bir şekilde ortaya koyuluyor. Töre ve aşiret kurallarının baskısını ayrıca belirtmeye gerek yok.

Filmin neredeyse her karesinden bir poster çıkabilir. O derece mükemmeliyetçi, detaycı bir görselliğin önünde, çok iyi altmetinlerle dolup taşan bir sinematografiyle karşılaşıyoruz. Şivan’ın her repliğinde toplumun barışa duyduğu hasret vurgulanıyor. Toplumsal kurallar ve baskı altındaki insanın yalnızlığını sade ama son derece sert bir şekilde anlatıyor Sürü.

Hayvanları taşıyan tren makinistlerinin, sürüyü taşımak için aldıkları rüşveti az bulmalarıyla hayvanların sakatlanmasına neden oldukları sahnenin ardından Hamo, “Biz eşkıyayı dağda bilirdik” diyor. Filmin ana müziği, Zülfü Livaneli’nin yorumuyla “Eşkıya dünyaya, hükümdar olmaz” adlı türkü.

“Sene 341 mevsime uydu
Sebep oldu şeytan bir cana kıydım
Katil defterine adımı koydu
Eşkıya dünyaya, hükümdar olmaz”

Kim hükümdar pekiyi o eşkıya dünyaya. Cana kıyan tetikçiler mi, cana kıyılması için her türlü altyapıyı oluşturmuş, anlaşılması imkânsız bu düzen mi?

Tetikçi bazen Hamo, bazen makinist, bazen o, bazen bu… Ancak kurban olan, canını veren Berivan, ceylanını yitiren Şivan, kışı fukaralıkla geçirecek olan, sonu gelmiş aşiret… Kurban edilen bir toplum…

Her karesinde Türkiye’yi anlatan bu filmin hangi karesini anlatsanız eksik kalıyor. Bu yüzden çok iyi bir film Sürü. Bu öykü sinemanın güzel dili olmasa, hangi dille anlatılır? Hiçbir dille. Belki bu nedenle Yılmaz Güney, ülkesinde “hain” olarak görüldü. Çünkü Yılmaz Güney, o dili çok iyi konuşuyor, ülkesini çok iyi tanıyor ve ülkesinin toplumlarını birarada, kardeşçe yaşarken görmek istiyordu. Yılmaz Güney, yaşadığı dönemde sürüye dahil olanlardan olmadı. O, bu ülkenin, canına kıymet vermediği evlatlarındandı. O da Berivan gibi, Şivan gibi, hakça, adil bir hayat sürmek isteyen milyonlarca insan gibi kurban oldu.

kategori:
izlenim

ilgili