Sweet Sixteen: Afilli Delikanlı

Çizgisini bozmadan daima dik yürüyen bağımsız güzel adam Ken Loach’un, Liam isimli bir çocuğun hayatta kalma/yeni bir hayata başlama mücadelesini anlattığı “Afili Delikanlı” (“Sweet Sixteen”), yönetmenin en çok beğenilen...

Çizgisini bozmadan daima dik yürüyen bağımsız güzel adam Ken Loach’un, Liam isimli bir çocuğun hayatta kalma/yeni bir hayata başlama mücadelesini anlattığı “Afili Delikanlı” (“Sweet Sixteen”), yönetmenin en çok beğenilen eserlerinden. Sinema yolculuğunun ilk günlerinden, yetmişli yaşlarını yaşadığı şu döneme kadar sınıf bilincini ve film yapma tutkusunu hiç yitirmeyen İngiliz yönetmen, 2002 yılında kendine has anlatımıyla yine çok güçlü bir filmle izleyicilerin karşısına çıkmıştı. Afili Delikanlı, sade, abartısız, hatta aşırı derecede doğal anlatımı, sağlam hikaye kurgusu ve oyunculuklarıyla Ken Loach külliyatına örnek gösterilebilecek kalitede ve önemde bir referans film.

İşçilerin, azınlıkların, ezilenlerin, zordakilerin hikayelerini anlatan Ken Loach, Afili Delikanlı’da kötü bir çevreye doğan henüz 15 yaşındaki Liam’ın (Martin Compston), yakında hapisten tahliye olacak olan annesiyle birlikte tekrar aile olma, sıfırdan başlama çabasını konu ediniyor. Ancak bu masum düş, pek tabi kolay olmayacaktır. Liam, en yakın arkadaşı Pinball (William Ruane) ile birlikte bu yolda karşısına dikilen, uyuşturucu bağımlısı annesinin sevgilisi, öz büyükbabası gibi engelleri aşmak zorunda kalacaktır (bu ailevi ilişkiler özellikle tuhaf- serseri bir büyükbaba karakteri Türk sinemasına özellikle yabancıdır mesela; bizdekiler hep bilge tontonlar olur). Üstelik İskoçya’nın yoksul, vasıfsız ve metruk mahallelerinde bir “ned” (suça meyilli genç figürü) olarak büyümüş olmanın getirdiği zorluklar da cabası. Kendi ayakları üzerinde kalma zorunluluğundan, yaşıtları gibi okula gitmeyen (gidemeyen) Liam, 16. yaş gününde annesiyle beraber yeni bir hayata başlayabilmek adına sokaktan öğrendiği yöntemleri kullanmayı deneyecektir. Dikkafalı cesaretiyle birlikte.

Yönetmenin düstur edindiği sosyal realizm, Afili Delikanlı’da atbaşı gidiyor. Britanya’yı Londra’nın ışıltılı yaşantısından ibaret sananlar, zor anlaşılan İskoç aksanının da yardımıyla filmin bambaşka bir yerde geçtiğini zannedebilirler. İşte aslen bu yüzden oranın adı İngiltere değil. Kraliyet düğünleriyle meşhur, seçilmişliğe, asalete vurgu yapmayı seven elit Londra İngiltere’sinin, Ken Loach’un kadrajına girmesi pek mümkün değil. Onun gözü, her defasında bu sunî, göz kamaştıran imajın sahte gerçekliğine, arka bahçede kimsenin görmek istemediği yoksulluk ve adaletsizliğe takılıp kalıyor. Bu seferki adres İskoçya.

Estetik yönden bakıldığında filmde, sade anlatımı pekiştiren temel kamera açıları ve planlar kullanılmış. Atmosfer ile anlatımı örtüştürmek üzere tasarlanan ışık, minimum düzeyde. Örneğin Liam ve Pinball’un Glasgow banliyölerinde takıldığı ortamlarda oyuncuları parlatacak güçlü ışık kullanımı olmadığı gibi, sahneler de genelde birkaç plan ile hallediliyor. Naturel ışık kullanımı, mekanların verdiği gri kasvet duygusunu koyulaştırıyor. Müzik kullanımı da yine oldukça seçici ve kararında. Böylece genelde müzikle yapılan ve ajitasyona kaçan duygu yönlendirmelerine izleyici kurban edilmiyor.

“Doğal” kelimesi, basit bir tanım olarak Ken Loach’un sinemasal yaklaşımını anlatmakta eksik kalacağından, Ken Loach bağlamında “doğal”ın açıklanması lazım gelir. Çoğu Ken Loach filminde vurucu öğedir aslında bu doğallık. Filmin gücünü aldığı kaynak, özündeki kaskatı çekirdektir. Karakterler o kadar gerçek ve olaylar o kadar iyi örülmüştür ki, kamera önündeki oyun bir süre sonra (varlık sebebi) kamerayı bile yok eder. İzleyici bunun bir film değil, pekala bir belgesel olduğuna rahatlıkla inan(dırıl)abilir (amma ve lakin klasik olay örgüsü, giriş-gelişme-sonuç, bu istenmeyen algıya yine de izin vermez). Bu hissiyat özellikle Afili Delikanlı’da oldukça baskın ve onu bir kat daha çarpıcı yapıyor. Öyle ki, yer yer “bu film gizli bir kamerayla çekilmiş olabilir mi?” düşüncesine sevk olabilir; ve bir adım ötesinde de uydurduğunuz bu komplo teorisine kendinizi inandırabilirsiniz. Aktörlerin veya aktrislerin, bazen kendi imzaları olarak düşündükleri kamerayla flört durumları, Ken Loach direktifinde pek görülmez. Bu doğal vadinin arkaplanında bir kamera arkası, kalabalık bir set ekibi olduğunu hayal etmek oldukça güç. Ki, bu da Ken Loach’u özgün kılan unsurlardan biri esasen.

Filmdeki oyunculuk performansları (ana karakterlerin çocuk yaşta olduğu düşünüldüğünde) harikulade. Özellikle Liam karakterini canlandıran başroldeki Martin Compston, büyük bir “casting” ve oyuncu yönetimi başarısı. Öncesinde herhangi bir oyunculuk deneyimi bulunmayan Martin, yerel bir okuldaki seçmelerde keşfedilmiş. Yaralı yüzü ve öfkeli bakışlarıyla (hırpalanmış ama asla geri basmayan bir ifade), bu rol için adeta biçilmiş kaftan. Zeki Demirkubuz’un filmlerindeki karakterler için amatör (yeni) ama anlamlı suratlar seçmesi gibi, Ken Loach da o doğallığı yansıtabilmek adına amatör oyuncularla çalışmayı seviyor. Yönetmen, bu amatör oyunculardaki cevheri ortaya çıkarmak için sahne sırası geldikçe senaryoyu dağıtma yoluna gitmiş. Böylece, bir sonraki sahnede karakterinin başına ne geleceğini bilmeyen aktör ve aktrisler ilk tepkiyi kamera önünde vermek zorunda bırakılmışlar. Bu da filmdeki olağanüstü doğallığı bir nebze de olsun açıklıyor.

Filmdeki tek amatör Martin değil. Liam’ın annesi Jean’i oynayan Michelle Coulter aslında bir rehabilitasyon danışmanı ve ablası Chantelle’i oynayan Annmarie Fulton da oyunculuk okumasına karşın ilk defa bir filmde rol almış. İlginçtir; Martin Compston’ın oyunculuk kariyeri tam gaz devam ederken, oyunculuk eğitimi alan Annmarie pek tutunamamış (kaynak: imdb).

Yabancı dildeki bir film adını Türkçe’ye çevirirken sözlük karşılığı dışında tercih edilen seçimlerin motivasyonunu hep merak etmiş ve çoğu zaman da yadırgamışımdır. “Afili Delikanlı” da orijinal başlığı olan “Sweet Sixteen”’in çok dışında bir anlam yüklenmiş böylesi bir başlık. Oysa ki, nadiren rastlanan bir biçimde, oldukça riskli olmasına karşın bu Türkçe başlık, filme yüklediği yeni anlam boyutuyla oldukça olumlu bir işlev görüyor. Hatta şahsen, Türkçe başlığını orijinalinden daha çok seviyorum. Liam’ın karakterini iyi özetliyor.

“Afili Delikanlı”, yayınlandığı 2002 yılında içerdiği agresif sözler nedeniyle 18+ etiketiyle gösterime sokulmaya çalışılmış ve sansür tartışmalarını beraberinde getirmişti. Bu durumu sert bir dille eleştiren Ken Loach ve senarist Paul Laverty (ayrılmaz ikili), bunun filme karşı uygulanan ağır sınıf ayrımcılığı ve sansür olduğunu kamuoyuna ilan etmişlerdi. Bu itirazlar ses getirdi ve film İngiltere’de 15+ etiketiyle gösterildi. Amerika ve İspanya gibi bazı ülkelerde ise 18+ olarak gösterilmiştir.

Uzun Ken Loach kariyerinin en başarılı filmlerinden “Afili Delikanlı”, Cannes’da gösterildikten sonra senaristi Paul Laverty’ye “En İyi Senaryo” ödülünü getirmiştir. Yanı sıra Ken Loach, başrol oyuncusu Martin Compston ve filmin tüzel kişiliği, türlü festival ve ödül törenlerinde onurlandırılmıştır. Şahsi fikrim olarak ise, Ken Loach’a 2006’da “The Wind That Shakes Barley” ile edindiği Altın Palmiye’nin yolunu açmıştır.

kategori:
izlenim

ilgili