Terminator 2: Judgement Day…

Terminator serisinin dördüncü filmi 5 haziranda gösterime giriyor. John Connor rolünde Christian Bale’ i görmeye hazırlanaduralım bir soru hala cevap arıyor; yeni film sinema tarihindeki en iyi ve görkemli...

t2-069.jpg

Terminator serisinin dördüncü filmi 5 haziranda gösterime giriyor. John Connor rolünde Christian Bale’ i görmeye hazırlanaduralım bir soru hala cevap arıyor; yeni film sinema tarihindeki en iyi ve görkemli devam filmlerinden biri olan Terminator 2: Judgment Day’ i birçok açıdan yakalayabilecek mi?
Çoğu insanın aklına Terminator denince Arnold Schwarzenegger’ in John Connor’ ı T1000’ den korumak için yine kendisi tarafından gelecekten gönderilen T800’ ü canlandırdığı T2 (Terminator 2) filmi geliyor. Dördüncü filmin yaklaştığı şu zamanlardaysa Terminator: The Sarah Connor Chronicles ile serinin içeriği ve söylemi biraz yön değiştirir oldu. Hele hele serinin en zayıf halkası sayılan, sanki öyküyü ilerletip (artık) Mahşer Günü’nün beyazperdede yer alması için yapılmış olan üçüncü filmden sonra bu güncelleme şart olmuştu. Teknoloji gibi özellikle son yıllarda çok hızlı gelişen bir konuyu baz alan bilimkurgu türündeki bu yapıtta güncelliği korumak önemli yer arz ediyordu. Serinin ruhunu da koruyarak yapılması gereken bu güncellemenin tohumları dizide atılıyordu. Peki her şeyi başlatan neydi?
1984te James Cameron görece düşük bir bütçeyle The Terminator’ ı çekti. Gelecekten gelen Kyle Reese, Sarah Connor’ a makinelerin dünyayı ele geçirdiğini ve geçmişe, insan direnişinin lideri John Connor’ ı doğmadan yok etmeye bir yok edici gönderdiğini anlatır. Böylece bir kovalamaca başlar. Bu kaçma – kovalama sırasındaysa Kyle ve Sarah yakınlaşır. Akabinde anlaşılır ki John Connor’ ın var oluşu geçmişe babasını göndermesine bağlı. Bununla birlikte geçmişe gönderilen T800’ ün “sağ kalan” çipi ve kolu sayesinde de teknoloji ilerliyor ve makinelerin yükleşini yani Skynet’ in doğuşunun önünü açıyor.  Yani geleceğin kendini geçmişte var etmesi gibi paradoksal bir durum ortaya çıkıyor ama James Cameron ne zaman yolculuğunun, ne de yarattığı bu paradoksal durumun üstüne gitmeyerek filmsel mantığa çomak sokmuyor. Hatta bu muğlâklığı, kaderin insanın kendi elinde olduğunu vurgulamak için kullanıyor.
Terminator 2’ de ise öykü benzer; bu sefer John Connor’ ı öldürmesi için T1000 gönderiliyor. On yaşında olan John Connor’ ı koruması içinse gelecekteki John tarafından programlanmış T800 gönderiliyor. Öykünün ana öğelerinin benzerliğine inat sinema tarihinin en başarılı devam filmlerinden biri ortaya çıkıyor. Üstelik ilk filmden ayrı olarak ele alındığında kendi başına ayakta duran, sağlam bir film var önümüzde. Nedeni ister daha geniş bütçe,  olanaklar ve bunlara sahip Cameron’ ın becerisi olsun, ister oyuncuların “insanüstü”  performansları olsun, ister filmin seyirciyi içine alan, klostrofobik atmosferi ve ele aldığı konular olsun T2 son derece iyi bir film.

Bilimkurgunun teknoloji safhasının ve gelişiminin gösterdiği yolu çok iyi takip eden Terminator serisinin en iyi parçası olan T2 ayan beyan ortaya koyduğu insanlık sorunlarıyla da ilgiyi hak ediyor. Tüm çocukluğu gelecekte olacağı kişi olması için annesi tarafından şekillendirilen bir çocuk var ortada; oldukça sıradan değil mi? Makinelerin nükleer saldırılarına verilen karşılıktan sonra sağ kalan insanların liderinin hikâyesini de anlatsa oldukça genel. Hatta çocuğun gelecekte oluşan misyonunun habercisi olan babasını da hesaba katarsanız ortaya bir çekirdek aile yapısı bile çıkıyor. Öyle ki bu çekirdek aile yapısı çok güzel bir şekilde yapı bozuma uğratılıyor; hem de birkaç kez. Ebeveynlerinin çizdiği kaderi yaşamak zorunda kalan çocuk (hem de filmin önermelerinden biri kaderin insanın kendi elinde olmasına rağmen!), baskıcı ve saldırgan anne ve pasif, itaatkâr (üvey) baba figürü olarak da çocuktan emir alan makine. Üvey baba olarak resmedilen makinenin insanın yerine geçmesi genelleştirilerek insanlığı bekleyen kader olarak da ele alınabilir mi? Sırf çizilen bu (karanlık) tablo bile filmi düşünsel olarak doldurmaya yetecek potansiyele sahip. Yalnız bir olanağın altını öyle ince bir çizgiyle çizmişler ki, şimdi de onu Terminator: Sarah Connor Chronicles’ da değerlendiriyorlar; Skynet’ in, emrindeki siborgların bağımsız düşünmesini istememesi. Yapay zekâyı ele alan birçok yapıt gibi Terminator serisi de insan – yapay zekâ arasındaki farklara odaklanan bir yapı izliyor. Bununla birlikte insan ve makine arasındaki farkları silikleştiren dizide Skynet’ in oluşturduğu baskıcı rejim ön plana alınıyor.

Ana hat makine ve insan arasındaki fark değil de bu farkın neredeyse azalması olarak belirlenirken, ırkçılığı makineler ve insanlar bağlamında inceleyen dizide alttan alta faşist rejim yergisi de sunuluyor. Dizinin ön yargıları eleştiren öykü ve kurgusuna değinmeden T2’ nin yapısına devam etmek gerekirse filmin en öz eleştirel yanı insanlığın kendi kendini yok ediyor olması(özellikle kendiyle savaşarak).

t2-057_l.jpg 

Yapay zekâ filmlerinin iyi bir eleştirel yanı olan bu yaklaşım I, Robot filmi başta olmak üzere diğer filmlerde de işleniyordu. En basit silahtan tutun hidrojen bombasına kadar tüm silahları yapan da biziz, tetiği çekip, düğmeye basan da. O zaman makinelere ne gerek vardı? Filmler içinde ortak temaları ince nüanslarla ararsanız Watchmen’ in, insanlığı kendi kendini yok eden bir ırk olarak gören yapısına getirdiği çözümü Terminator’ ın alt çıkış noktası olarak ele alabiliriz; insanlığın hem bireysel, hem de toplu varoluşunu sürdürmek için doğaya ve kendine (yani ortak bir düşmana) karşı verdiği savaşı resmetmek için var makineler. Çünkü evrimsel olarak gelişimi de ifade ediyorlar, insanın kendinden olanı da. Yaratıcısına baş kaldıran ve onu alt eden bir yaratık, bir Frankenstein modellemesi… Makinelerin ortaya çıkardığı tehdit hakkında uyarılan, kendi hayatını feda ederek bir lider yetiştirmeye çalışan Sarah Connor… Bir görev yüklenip, tüm varoluşlarını bu görevi yerine getirmek üzerine kuran makinelerin aksine insanoğlu yaşamının genel vizyonu içine bu görevi (misyonu) yedirir, yaşamıyla organik bir bütün haline getirir. T2’ de makine- insan farkları daha çok duygular üstüne işlenirken dizide insanı insan yapan değerlerden biri olan görev ve yaşam çeşitlemesi daha ağır bir yer alıyor. Zira gerçek hayatta da öngörüldüğü üzere yapay zekâ ve insan arasındaki sınır muğlaklaşmaya başladı. İnsan olunmaz, insan doğulur deyişine nazire yaparcasına siborgların “insanlığı” öğrenerek insanileşmesi vurgulanıyor. T2’ nin sonuna doğru T800’ ün insanileşmesi ele alınırken getirdiği sonuç da belirtiliyor; umut. Eğer bir makine bile insan hayatının önemini kavrayabiliyorsa ( yani insanileşebiliyorsa), belki insanlar da öğrenebilir. Sanatı gerçek dünyanın bir yansıması olarak görüp de bu temenniye katılmamak elde değil doğrusu.

kategori:
izlenim

ilgili