Blind Side: Bitmez Bu Kör Noktalar

90ların sonunda başlayıp günümüze ulaşan amerikan sinemasındaki genel hikâye anlayışında amerikan banliyö yaşamı hep eleştirilegeldi. Bu anlayışın hatırladığım ilk örneğiyse Sam Mendes’in American Beauty’siydi. Çekildiği yıl beş Oscarla adından...

blind-side-kor-nokta.jpg

90ların sonunda başlayıp günümüze ulaşan amerikan sinemasındaki genel hikâye anlayışında amerikan banliyö yaşamı hep eleştirilegeldi. Bu anlayışın hatırladığım ilk örneğiyse Sam Mendes’in American Beauty’siydi. Çekildiği yıl beş Oscarla adından oldukça bahsettirmiş, hatta güçlü rakibi Saving Private Ryan’ı dahi safdışı etmeyi başarmıştı [Düzeltme: Saving Private Ryan bir önceki senenin adayıydı]. Bu film kendisinden sonra gelen birçok filme de yol gösterdi: Little Childiren, Crash, Soloist, Lakeview Terrace, Revolutionary Road ilk aklıma gelenlerden bazıları. Bu filmlerin hepsinin ortak yanı Amerika’daki orta sınıfın içine düştüğü bunalımı dile getirmesi, ve amerikan toplumundaki çözülmeyi kast etmesiydi.

Nitekim sinemada dile getirilen bu toplumsal çözülme ve amerikan rüyası bunalımının gerçek hayattaki en dikkat çekici tezahürü bundan yaklaşık bir yıl önce Amerika’da patlak veren ve oradan bütün dünyaya yayılan ekonomik kriz oldu. Krizin merkezinde emlak piyasasının olması da oldukça manidardı. Blind Side (Kör Nokta) tüm bu eleştirel sinema anlayışının dışında Amerika’nın 90ların öncesinde o bildik muhafazakâr sinema dilini kullanarak umut dolu bir hikâyeyle Mazhar Alanson’un “Benim Hala Umudum Var” şarkısındaki sözler gibi bu topluma ve onun ideal yaşamına olan inancı perçinlemeye çalışıyor.

Film bir amerikan futbolu maçında açılıyor. Mevzu bahis karşılaşmada verilen pozisyon Sandra Bullock’ın sesinden analiz ediliyor ve sahadaki futbol oyuncularının mevkilerinin öneminden bahsediliyor. Daha sonra oyuncuların transfer değerleri anlatılırken, izleyenlerin tahminlerinin aksine bir sahada en fazla parayı kazanan mevkinin forvet değil o forveti savunan oyuncunun mevkisi olduğu söyleniyor. Aslında daha bu açıklamadan başlayarak amerikan futbolunun bir toplumsal metafora dönüştüğünü anlıyoruz. Çünkü forveti koruyan defans oyuncusu, forvetin göremediği bu yüzden de kendini sakınamadığı bütün kör noktaları kapatıyor, ona sayı yapması için ulaşması gereken sayısı çizgisine gidecek yolu açıyor.

Bu sahneyi seyrederken benim aklıma nedense Irak’ta, Irak halkına “özgürlük” getirme adına savaşan ve savaşırken yaklaşık iki bininin öldüğü çoğu Amerika’nın alt sınıflarından gelen zenci ve Latin Amerika kökenli askerler geldi. Her ne kadar Amerika dünya kamuoyunda biraz da kendi itibarını yeniden kazanma adına Irak’ta “gol” atmaya çalışırken çok ciddi goller yemiş gibi görünse de herkes tarafından bilinir ki yine Amerika’nın, adını pek kimselerin duymadığı büyük petrol şirketleri yeryüzünün en büyük petrol stoklarına da Amerika adına el koydular. Birileri bu savaşta tezahürata pek gerek duymadan büyük puanlar kazanırken onları korumaya çalışan, onların kör noktalarını kapatmaya gayret eden, aslında tek amacı hayatını kazanmak olan binlerce insan yaşamından oldu. Ve elbette her savaşta ölen her asker gibi hepsi kahraman ilan edildi.

kor-noktalar-film.jpg

Eğer Blind Side bir amerikan futbolu terimi olan kör noktayı belki de az önce bahsettiğim konu üzerinden bir metefora çevirseydi daha farklı bir söylemi olan çok daha özgün bir film çıkabilirdi ortaya. Oysa film, bunu yapmıyor. Bunu yapmak bir yana daha en başta alt sınıf insanlarının dramlarını bir yana koyup onlara her anlamda üstten bakan ama üstten bakarken sahip çıktığını ya da çıkması gerektiğini söyleyen bir bakış açısından anlatıyor hikâyesini. Bu anlamda her ne kadar Blind Side toplumsal bir konuyu işlermiş gibi görünse de, aslında kişisel bir iyilik hikâyesini anlatmanın da ötesine geçemiyor ve bunu bütün Amerika toplumuna sosyal bir mesaj verme çabası içindeyken yapıyor.

İşte bu görmezlikten gelme gafleti filmin hikâyesindeki neden sonuç ilişkilerinin de zayıflaması anlamına geliyor. Örneğin zengin bir ailenin, çocuklarıyla aynı okula giden ki söz konusu okul Amerika için kabul gören seviyede seçkin bir okul ve kalacak bir evi olmayan çocuğu evlerine almaları konusunda izleyiciye kafalarda oluşan soruları cevaplayacak net sebepler veremiyor. Bu da daha en başta filmin merkezinde yer alan sorunsalın havada kalmasına neden oluyor.

Blind Side neredeyse son yirmi yıldır tartışılan amerikan rüyası sorununa yeni bir bakış açısı getirmek bir yana, bence konuyu daha da geriye, sığ bir noktaya taşıyor. Bunu en önemli nedeni ise belki de daha en baştan filmde ele alınan sorunun nedenlerinden çok sonuçlarından hareket edilmeye çalışılması. Bu, elbette bu türden konuları seyirciyle paylaşıp tartışmaya açmak niyetinde olan her filmin kendi toplumunu kıyasıya eleştirmesi gerektiği anlamına gelmemeli. Bir hikâyede konu ne olursa olsun hikâyenin sahip olması gereken en önemli nitelik “sahiciliktir”. Hele ki yüzlerce farklı faktörün bir araya gelerek ortaya çıkardığı amerikan toplumunun yaşadığı kriz gibi geniş kapsamlı, karışık bir konuysa anlattığınız, bunu hangi temayla aktarırsanız aktarın belli bir iç tutarlılığa ve sahiciliğe sahip olması olmazsa olmaz bir özellik haline geliyor.

the-blind-side-sandra-bullock.jpg

Hayal ettiği her şeye sahip olan bir ailenin annesi olan Leigh Anne Touhy (Sandra Bullock) yaşamlarının bir şekilde kesiştiği evsiz bir zenci çocuğu evlerine alır ve ona bakmaya başlar. Bu olayla da hem zenci çocuğun hem amerikalı ailenin hem de Amerika’nın hayatı değişir. Özünde “mutlu olmak istiyorsak paylaşmalıyız” mesajını veren bu film, idealleştirilmiş bir karakterle bir dramdan giderek angaje bir filme dönüşüyor. Ne ilginçtir ki film boyunca pek konuşmayan, genelde filmin ya da hikâyenin nesnesi olan, herkesin zekâ seviyesinden şüphe ettiği zenci çocuk, Forrest Gump misali “yapabildiğin en iyi şeyi yap” şiarından hareketle bütün amerikan üniversitelerinin peşinde koştuğu bir futbol oyuncusu oluyor.

Üzerinde herkesin konuşup yorum yaptığı – nesne olan zenci çocuk, filmin ortasını geçtikten sonra bir manevrayla,  kendi hayatı için bir şeyler yapmaya çalışan evsiz bir genç olarak lanse edilse de, izleyicinin gözünde söz konusu kahraman “pasif çocuk” imajını üzerinden atamıyor.

Amerikan toplumunun muhafazakârlarının toplumu kurtarma amacıyla bugüne kadar görmedikleri ya da görmezden geldikleri “kör noktaları” ortaya çıkarma adına gösterdikleri bu sinemasal çabada, kurtarmaya çalışanlar, kurtarılmaya çalışanlara göre o kadar öne çıkıyorlar ki, arkalarında başka kör noktalar oluşmasını bir türlü engelleyemiyor.

kategori:
izlenim

ilgili