The Cotton Club (1984): Godfather’ın İzinde

Can Rende, 1984 yapımı Francis Ford Coppola'nın yönettiği The Cotton Club filmini masaya yatırıyor......
cotton club

“The Godfather”, “The Conversation”, “The Godfather: Part II”, “Apocalypse Now” başyapıtlarını arka arkaya çeken, daha sonra asi gençleri, serserileri konu alan “The Outsiders” ve “Rumble Fish” filmleriyle kariyerine başarıyla devam eden Francis Ford Coppola 1984’e geldiğinde çok iyi bildiği mafyaya tekrar odaklanmak istedi ve “Cotton Club” filmini Mario Puzo’nun (“Godfather”ın yaratıcısı) öyküsünden yola çıkıp William Kennedy ile birlikte senaryolaştırdı.

İş oyuncu kadrosuna gelince gene etkileyici bir kadro oluşturmakta zorlanmadı. Filmin başrolünü dönemin en popüler aktörlerinden Richard Gere’e teslim eden Coppola; Diane Lane, yeğeni Nicolas Cage, Tom Waits ve Laurence Fishburne gibi sıkça çalıştığı isimleri de kadroya dahil etti. Rahmetli usta aktör Bob Hoskins, Gregory Hines, James Remar (“Dexter”ın babası rolünden tanıyabilirsiniz) da kadroda yerlerini aldılar. Peki nasıl bir film bu film?

the cutton club 1984

Başyapıtlarını bir inci gibi arka arkaya dizen Coppola’dan beklenmeyecek bir film olduğunu söyleyebilirim. Ama mesela Coppola değil de sektöre yeni girmiş birisi çekse “Bu yönetmende bir ışık var. Takip etmek gerek.” de diyebilirdik. Lakin sektöre ilk kez giren birisi çekmedi filmi. O yüzden bazı açılardan hayalkırıklığı yaratan bir film “Cotton Club”. Enfes kadrosunu (Cage’i bile) izlemek gayet güzeldi. Hoskins, Remar mafya babaları rollerinde döktürürken Lane femme fatale rolünde izleyiciyi büyülüyor. Gere gene karizmasına yaslanıp iyi bir performans ortaya koyarken Cage amcasının önceki filmlerinde olduğu gibi bunda da yeteneksiz olmadığını kanıtlıyor. Coppola oyuncu kadrosundan gene oldukça iyi performanslar almayı başarıyor.

Filmin sorunu senaryosunda kanımca. Coppola bu kez bizleri siyahilerin mekânı Harlem’deki Cotton Club’a götürüyor. Siyahi kadınların ve erkeklerin dans ettikleri, çoğunlukla siyahilerin girdiği bu mekân üzerinden dönen kirli işlere odaklanıyor. Film bir yandan siyahi kardeşlerin (Gregory ve Maurice Hines’ın canlandırdıkları Williams Kardeşlerin) kulübe girme çabalarına odaklanıyor; öbür taraftan Dixie’nin (Gere) patronu Dutch’ın (Remar) metresi Vera’yla (Lane) ilişkisine; istemeyerek girdiği bu mafya aleminde hayatta kalma çabalarına ve bu suç dünyasında batan kardeşiyle (Cage) ilişkisine; ayrıca Cotton Club’a, gösterilere ve danslara odaklanıyor, odaklanmaya çalışıyor.

Bir yandan mafyalar arası hesaplaşmalar, ihanetler, ölümler üzerinden karanlık bir film olmaya çalışırken öbür taraftan siyahi kardeşler üzerinden komik, Dixie-Vera ilişkisi üzerinden romantik bir film olmaya çalışıyor. Öykünün dağınık olduğunu, tüm bu yan öykülere iyi ve daha önemlisi etkileyici ve çarpıcı bir şekilde değinilmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Bu çok öykülü film ne siyahi kardeşlerin ilişkisine, ne romantizme, ne de mafyaya ve Dixie’ye doğru dürüst odaklanabiliyor. Tabii hem komik, hem karanlık, hem de romantik bir film yapılmaya çalışılmış ama bu da mesela mafyanın olduğu karanlık sekansların etkisini yitirmesine neden olmuş. Komik sekanslardan sonra gelen ölüm sekanslarını ciddiye almak zor oldu benim için. Bariz ton farklılığı var çoğu sahnede. Kim bilir, belki de Coppola tam da bunu amaçlamıştır. Belki de “Godfather”ın izinden giderken bu filminden bu şekilde filmini farklılaştırmak istemiştir. Benim penceremden bu pek işe yaramıyor.

cotton club film

Sahneler arasındaki ton farklarından, dağınık öyküsünden ve mafyaya pek iyi bir şekilde değinememesinden film hayal kırıklığı yarattı. Ama bu filmin tamamen kötü olduğu anlamına gelmesin. Coppola’nın bu filme kadar çektiği tüm filmleriyle ister istemez karşılaştırınca tatmin etmiyor. Filmin çarpıcı sahnelerinin sayısının çok az olması da üzücü. Filmin en etkileyici sahnesi; ölüm sekansıyla tap dans sekansının paralel kurguyla iç içe geçirildiği o sekans. Bu sahne bence filmin en iyi çekilmiş sahnesi.

Öte yandan müzik son derece önemli bir noktada. Dönemin en ünlü caz kulübüne odaklanıyor zira. Müzisyen John Barry sağlam bir soundtrack hazırlamış filme. Mafya sahneleri hayal kırıklığı yaratmış olabilir. Neyse ki caz türüne odaklanan soundtrack’i iyi.

“The Cotton Club” daha iyi olabilecek ama olamamış filmlerden. Şüphesiz 1928’i başarıyla yansıtmasıyla, caz müzikleriyle, danslarıyla, Lane’in güzelliği ve Hines Kardeşlerin tap dans performanslarıyla sıkmadan izlenen ortalama bir film olmuş.

kategori:
izlenim

ilgili