The Crown: Kraliçe Boomer’ın Maceraları Sürüyor

The Crown'ın dördüncü sezonu yayınlandı.

Kraliçe İkinci Elizabeth, doğum tarihi itibariyle Baby Boomer kuşağına tam uymuyor. Ondan bir önceki Silent Generation (Sessiz Nesil), 1926’daki doğum tarihine daha yaklaşık. Hızla 100 yaşına yaklaşan kraliçenin hayatını aktaran The Crown, dördüncü sezonunda da, doğum yaşı tam tutmasa da en büyük Baby Boomer’ın yaşantısından kesitler sunmayı sürdürüyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kapitalizm ve tüketim patlaması içine doğan, ardından soğuk savaşın gerilimlerini yaşayan, Kore ve Vietnam gibi bölgesel ama büyük etkileri olan savaşlara tanık olan nesillerin davranış biçimleri hakkında hala çok şey yazılıp çiziliyor. Biz bu yazımızda Kraliçe İkinci Elizabeth’i ve dizisini anlatmaya çalışalım, Boomer’larla paralellikleri siz kurarsınız.

Batı ve doğu monarşileri, 1800’lere kadar yönetim gücünü ellerinde bulundurduğu için, iktidarı paylaşmak isteyenlerin cinayetlerine, darbelerine, zehirlenmelere, kardeş katliamlarına çok sık sahne oluyordu. Batıda 1800’lerle başlayan demokratikleşme ile birlikte sembolik bir statüye evrildiler. Çoğu ülkede gereksiz veya tehlikeli bulundukları için kaldırıldılar. İngiltere, Magna Carta’dan bu yana kamaralar/meclisler ve kral/kraliçelerin yönetimi paylaştığı farklı bir geleneğe sahip olduğu için saraydan vazgeçmeye gerek duymadı. Kralları, kraliçeleri, prensleri, prensesleri ve bir dolu aristokratı olduğu gibi dondurdu ve vitrine koydu. İngiliz Kraliyet Ailesi, 200 yıldır pastane vitrinindeki renkli, bol süslü pastalar gibi, görenleri içeri davet etmeye yarıyor.

İçinden 54 ülke çıkan bir imparatorluğun, gücü elinden alınmış aileleri olarak monarşi oyununu sürdürüyorlar. Geleneklerini, 1000 yıllık anlamını yitirmiş kurallarını koruyarak, kendilerinin şanslı diğerlerinin zavallı olduğu ön kabulüyle yaşamlarına devam ediyorlar. İngiliz hükümetleri de büyük toprak sahiplerinin hala aristokratlar olması, kraliyet ailesinin iyi turizm geliri getirmesi ve The Crown’da örneklerini gördüğümüz gibi uluslararası ilişkilerde arasıra etkin olması nedeniyle monarşiyi kaldırmıyor.

Elizabeth II, bu dünyada yaşayan insanların neredeyse yüzde 90’ının İngiltere Kraliçesi olarak gördüğü tek isim. Beklenilenden uzun yaşaması, krizlerden çok sesini çıkarmayarak başarıyla sıyrılması, “Bize dokunmasınlar da istediklerini yapsınlar” mantığıyla kendisini ve ailesini korumaya almasıyla tarihin en uzun süre taç taşıyan isimlerinden biri oldu. Boomer gibi davranan ve en çok desteği de hala Boomer’lardan alan bir hanedanı sürdürüyor.

Aile olarak The Crown’ın çok iyi yansıttığı klostrofobik, 1600’lerden günümüze ışınlanmış Buckingham’ın içinde değişimlere ve dönüşümlere uzak bir şekilde yaşamlarını sürdürüyorlar. Dizi boyunca İngiltere’nin başta müzikte olmak üzere yaşadığı büyük kültürel değişimi göremedik. Beatles, Rolling Stones, Led Zeppelin, 80’lerin punk kuşağı, Sex Pistols, The Clash ve hatta kraliçenin ismini taşıyan The Queen’i bile tam duymadık. Üçüncü sezonda saygı gösterilen ancak yaptıkları hak ettiğinden az yansıtılan Harold Wilson’ın önemli değişimlerini de (kilisenin kanunlarını zayıflatmak, LGBTİ kimliklerinin suç olmaktan çıkması) tam anlayamadık. Dördüncü sezonda ise güç, para ve kapitalizm delisi Margaret Thatcher’ın yarattığı korkunç etkiyi hissedemedik. Bu durum yapımcıların veya Netflix’in suçu değil. Kraliçenin hayatında, anılarında fazla yer tutmadığı için bu konular The Crown’ın konusu değil… Kraliçe İkinci Elizabeth bir boomer ve ona göre yaşıyor.

The Crown’daki meseleler genel olarak bir mahalle dizisinde veya şimdilerde ülkemizde moda olan şirket dizilerinde görebileceğimiz sorunlar. Kim kimi aldatmış, kim kiminle evlenmiş, baba öldükten sonra şirketin başına kim geçecek gibi sorunları tabi biraz büyük ölçekte izliyoruz. Avcılıkla ve atlarla kafayı bozmuş hanımağamız, pardon kraliçemiz, kendi imajına hiçbir zarar gelmesin diye yakınlarının mutluluğunu hiçe sayıyor ve bunu da “Monarşizmi korumak” olarak satıyor.

İlk sezonlarda Claire Foy, son iki sezonda da Olivia Colman’ın mükemmel canlandırdığı gibi, önemli sorunlar karşısında donup kalan ve genelde kendini korumak için kararlar alan kraliçe, ülkede değil ama aile üzerindeki hükmünü sürdürüyor. Dizinin ve kraliyet ailesinin esas yıldızı aslında Prenses Margaret denebilir. Vanessa Kirby ve Helena Bonham Carter’ın canlandırdığı Margaret, sarayda içinde biraz aşk, saygı ve insanlık olduğunu hissettiğimiz tek karakter. Doğar doğmaz kimin başa geçeceği, kimin hayatını sıra beklemekle sürdüreceği belli olduğu için kendini zorlamayan bir sürü pek zeki olmayan çocuğun yarattığı sorunlar da ailenin ve dizimizin tuzu biberi gibi…

İlk iki sezonda Matt Smith’in canlandırdığı Prens Philip “outsider” pozisyonundaydı. Dördüncü sezonda ise Prenses Diana’yı izledik. İkisinin sahneleri Charles-Diana sahnelerinden daha heyecanlı ve anlamlı gibiydi. Ancak özellikle Diana’nın Buckingham’da yarattığı etkinin tam iyi yansıtılmadığını söylemeliyiz. O dönemleri yaşayanların da hatırlayacağı gibi Diana popülerlikte sadece Charles’ı değil, Elizabeth’i de büyük farkla geride bırakacak bir seviyeye gelmişti.

Dördüncü sezonu kısaca özetlemek gerekirse de Thatcher ve Diana’yı derinlemesine tanıyıp motivasyonlarını anlayamadığımız, Charles’ın bu kadar yetersiz ve kötü gösterildiğine şaşırdığımız (gerçekte kır yaşamını seven ve pek modern olmayan ailenin içinde en kültürlü isimdir), geçtiğimiz sezonlarda olduğu gibi uluslararası krizleri tam izleyemediğimiz bir sezon oldu. Falkland Savaşı’nı tayfaların marş söylemesi ve arşiv görüntüleriyle geçiştirilmesi, Thatcher’ın yarattığı Brixton gibi ayaklanmaların isminin bile geçmemesi ve IRA’in sadece Prens Mountbatten’ı öldüren bir hareketmiş gibi anlatılması zayıf bir sezon izlememize neden oldu.

Umarız günümüze iyice yakınlaşacağımız 5 ve 6. sezonlarda Buckingham’ın dışına biraz daha fazla çıkarız.

kategori:
izlenim

ilgili