The Cut: Kayıp Hikayelerin Peşinde Kaybolmak

Haktan Kaan İçel, cuma günü Kesik ismiyle vizyona girecek olan Fatih Akın'ın yeni filmi The Cut'ı yazdı......
the cut

Ülkemizdeki sansür meselesi malum her gün daha can sıkıcı boyutlara geliyor. Filmekimi’ndeki gösteriminin gerçekleşmemesinden sonra, sansür konusunda adı geçen filmlerden biri de Fatih Akın’ın Venedik’te yarışan fakat eli boş dönen filmi “The Cut” olmuştu. Filmin vizyona girmeyecek denilmesine ve aldığı tehditlere karşın, Cuma günü Kesik ismiyle vizyondaki yerini alacak gibi görünüyor.

Filmin basın gösteriminin ardından çeşitli tepkiler geldi. Bir kesim helal olsun ne cesur adam Ermeni Soykırımı’nı tüm yüreğiyle çekti darken, diğer bir kesim filmin ısmarlama bir film olduğu yolunda fikirlerini belirttiler. Bu tartışmalar devam ededursun, biz de filme bir göz atalım.

the cut kesik

Filmin konusuna kısaca değinecek olursak, Nazaret Manukyan adlı bir adamın 1915’teki sürgün sırasında Mardin’de ailesinden koparılarak zorla taş işçisi yapılmasından sonra ailesine kavuşmaya çalışmasını anlatıyor. Tabii bu hikayeyi anlatırken tam bir yolculuk filmi olmayı başarıyor. İstanbul’tan Suriye’ye, Küba’dan Amerika’ya birçok şehir ve ülke atmosferinde film gerçekleşiyor.

Filmin genel yapısına baktığımızda, belki de en zayıf noktasının hikayesi olduğunu söyleyebilirim. Başlamasıyla beraber mutluluk görüntüleri, gündelik yaşamdan karelerle ilerleyen film, bir anda Osmanlı askerlerinin baskınıyla acı ve zülumün egemen olduğu ağdalı bir melodrama bürünüyor. Fatih Akın sinemasında yer yer görünen arabesk tutum bu sefer zulüm konsepti içerisinde harmanlanarak içeriği çok da doldurulmayan kötü bir senaryoya hapsediliyor.

Fatih Akın’ın soykırım hakkında söyledikleri kimilerince tüm Türkler değil, başıboş askerlerin zulmü olarak algılanırken, kimilerince yepyeni Geceyarısı Ekspresi olarak şimdiden lanse edilmeye başlandı. Filmin ilk çeyreği için ikinci yorum belki daha doğru denilebilir. Fatih Akın cesur davranarak bu durumun gerçek olduğunu ve unutulmaması gerektiğini vurgulamış. Ancak filme sırf soykırım filmi demek biraz yersiz olur. Çünkü filmin diğer üçte ikilik kısmı, daha çok ailesine kavuşmaya çalışan bir adamın dramı anlatılıyor. Hatta bazı yönleriyle Peter Weir’in “The Way Back” filmine dahi benzetebiliriz.

Ancak Fatih Akın’ın en başta yaptığı en büyük hata kesinlikle senaryoyu böyle babul etmesi denilebilir. Örneğin film tamamen Ermeni bir aileyi anlatmasına rağmen, ailenin tamamen İngilizce konuşması, Ermenice dışında Arapça bile iletişime girmesi gerçeklik adına biraz vurgun yiyiyci bir durum olmasına neden olmuş. Farklı şehirlerde filmi çekerek değişik renkler filme dahil edilmeye çalışılmış ancak etkileşime geçilen insanlarla öyle yüzeysel diyaloglar ve ilişkiler resmedilmiş ki, bu insanların karakterlerinin varlığını bırakın, bir film karakteri olduğuna dahi inanamıyorsunuz. Son derece sığ mizansenlerden kaynaklı filmin içeriği boş ama görsel bakımdan ortalama bir filme imza atılmış gibi görünüyor.

the cut kesik tahar rahim

Oyunculuklar Fatih Akın filmleri içerisinde gördüğüm en teatral ve yapmacık işler olarak öne çıkıyor. Bilhassa Tahar Rahim’in hemen her filmde verdiği iyi oyunları düşündüğümüzde, bu filmdeki tepkileri yer yer komik kalıyor. Özellikle kuyudaki bir grup cesedi gördüğündeki mimikleri, en kötü korku filminde dahi göremeyeceğimiz cinsten olmuş. Yan karakter konusunda çok göze batan biri yok denebilir. Zorlarsak Bartu Küçükçağlayan’ı ilk bakışta öne çıkartabiliriz. Çünkü yapılan makyaj çalışmalarının başarılı olmasından kaynaklı zor tanınacak duruma gelmiş. Ancak ağzını yamultması gibi mimik ve jestlerinden Yalan Dünya dizisindeki hallerini hatırlayıp oyuncuyu rahatlıkla hatırlayabilirsiniz.

Filmin müzikleri güzel ve tadında hazırlansa da, kullanımı tam bir skandal olmuş. Sürgün sırasındaki elektro gitar nameleri, her rüya sahnesinden önce filmin içinde bol bol yer alan türkü, fazla tekrarlanarak film içinde sıkıcı hale getirilmiş. Genel olarak ben müzik kullanımı yersiz buldum.

Filmin hiç mi iyi yanı yok diyecekseniz tabii ki var. Özellikle sanat yönetimi bakımından film son derece başarılı işler çıkarmış. Ermeni Ölüm Kampı özellikle görsel bakımdan çok tatmin edici olmuş. Gerçi ona bile net mükemmel diyemiyorum. Çünkü yer yer bende stüdyo yapaylığı hissi yarattı. Bu hisse kapılmazsak filmin artıları hanesine eklenebilir.

Görüntü yönetimi filmin bir diğer öne çıkan artılarından biri denilebilir. Türkiye ve Ürdün’de çekilen sahnelerde Avrupa ve Asya sinemasına daha yakın durulurken, Küba ve Amerika’ya kaydıkça Hollywoodvari kamera hareketlerine yer verilmeye başlanmış. Özellikle de Florida’da geçen sahnelerde tipik bir Hollywood filmi dokunuşları görebiliyoruz.

cut fatih akın

The Cut hakkında genel bir toparlama yaparsam, çok iyi cümleler kuramayacağım. Ne senaryo olarak, ne oyunculuklar olarak yenilikler barındırıyor. Hatta idare bile edemiyor. Örneğin bir sabun yapma sahnesi var ki, evlere şenlik! Onca dram yaşanırken, filmin ortasına insanlar şenlensin diye lüzumsuz komik sahne koyulması tutarsız bir yaklaşım olmuş. (Bilmiyorum belki de dramatik bir sahne yapaylığından dolayı komik durumuna düşmüştür. Bu da mümkün.) Görüntü yönetimi ve dağılan hayatlar sonucunda kavuşmaya çalışan epik film doneleriyle de Fatih Akın deyim yerindeyse Hollywood’a selam çakarak ben de buradayım demiş. Ama keşke bunu daha sağlam bir filmle yapsaydı.

Ermeni olaylarıyla ilgili filmlerin yapılması lazım ama bunun daha doğru anlatılar eşliğinde olabileceği aşikar. Bu açıdan film ne kendini memnun edebilmiş, ne de izleyenlerini… The Cut’ta her şeyden biraz var ama hiçbir şeyden tam olarak yok gibi gözüküyor.

kategori:
izlenim

ilgili